Ekolojik Sorunlara Dair Edebiyatın Sözü
Dosya

Ekolojik Sorunlara Dair Edebiyatın Sözü

Erol Malçok

Evimiz yanıyor… Bunu mecazen söylemiyorum, gerçekten evimiz yani gezegenimiz yanıyor.  Hepinizin bildiği küresel iklim bozulması ve felaketlerini sayacak değilim çünkü iklim krizinin etkilerini evinizde, sofranızda, bahçenizde, ormanınızda, havanızda hemen her gün yaşıyor ve hissediyorsunuz.

 

Ekoloji felsefesi konulu kalabalık bir oturumda salondakilere şunu sormuştum; “Burada yoğun bir iklim krizi olduğunu düşünenler ellerini kaldırsın.” Salonun tamamı el kaldırdı. “Peki kaç kişi ekoloji aktivizmine destek veriyor ya da bilfiil içerisinde” dediğimde ise üç kişi el kaldırmıştı. İşte ekoloji felsefesi budur. Praksis bir felsefe olmak zorundadır yani. Ağır bir felaketin evinizin kapısına dayandığını ve hatta içerisine girdiğini düşünüyorsanız derhal harekete geçmek zorundasınız. Peki durum böyle mi? Maalesef değil. Bunca iklim krizi ve adaletsizliğine rağmen hem ülkemizde hem de dünyada az sayıda insan bunun mücadelesini veriyor. Ben bu durumu, Hitler’in orduları 50 km yakınına gelmiş olmalarına rağmen, gündelik hayatını hiçbir şey yokmuş gibi devam ettirip, ordular kentlerine girdiğinde şaşkınlık içerisinde kalan Avrupa’nın kimi halklarının durumuna benzetiyorum. Evet artık uyanmalıyız, tam olarak bunu söylüyorum. Bu uyanışı sağlamak için, ekoloji aktivistleri, yerli halklar, deniz yükselmesi sonucu sular altında kalmanın eşiğinde olan ülkeler ve bilim insanları ellerinden geleni yapıyor. Şimdi bizim derdimiz eko eleştirel bağlamda tüm bunlara dair edebiyatçının sözü ve sesi olur mu? Bu sözün eko etik boyutları nasıl olabilir? Gılgamış’tan günümüze eko eleştirel edebiyat nasıl yol aldı? Bunun için önce eko eleştiri kavramına bir göz atalım.

 

Ekoeleştiri, edebiyatla tüm fiziksel çevre arasındaki bağın incelenip, bunun tarihsel arka planının ortaya konması ve metinlerin, fikirlerin, eserlerin ekolojik etik açısından tutarlılıkları ile tutarsızlıklarını araştırarak açıkça politik bir tutum alınmasıdır. “En geniş tanımıyla da insanla insan dışı arasındaki ilişkinin kültürel tarih boyunca irdelenmesi ve bizzat “insan” kavramının eleştirel bir incelemesidir.” 1

 

Kaybettiğimiz doğaya yeniden ulaşma çabası olarak ekokurgu.

 

Aslına bakarsanız insanın edebiyat, felsefe, tarih, psikoloji, sanat ve siyaset bilimi alanlarındaki tüm çabası kaybettiği şeyi tekrar elde etme arzusundan kaynaklanır. Şunu söylemeliyiz ki; ilksel insanların genellikle karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, doğayla daha uyumlu bir hayatları vardı. Kıskançlık, haset, kibir, oburluk, özel mülkiyet yoktu. J.J.Rousseau’nun mealen deyimiyle ne zaman ki uyanık bir insan bir toprak parçasını çitle çevirip burası benim dedi ve diğerleri de buna karşı çıkmadı işte o zaman kötülük tohumları ekilmiş oldu. Neredeyse tüm kötülüklerin müsebbibi olan özel mülkiyet sistemi, erkek egemen bir şekilde kadını, doğayı, yoksul erkekleri ve hayvanları tahakkümü altına almaya çalıştı. İnsanın kendini doğadan ayırıp ona hükmetme çabasının edebiyattaki ilk örneğini bundan yaklaşık 3000 yıl önce yazılan Gılgamış Destanı’nda görürüz. Uruk Kralı Gılgamış, güçlü ama adaletsiz bir hükümdardır. Tanrılar tarafından onu dengelesin diye ormanın bağrından hayvan-insan olan Enkidu gönderilir. Gılgamış güç olarak kendi denginde olan ve yabanı temsil eden Enkidu’yla güreşte yenemez ve dost olurlar. Destanın dili çok seslidir, medeniyetin bazı getirilerine olumlu yaklaşırken yaban hayatın insan eliyle yok edilişine de ağıt yakar. Enkidu, yaban hayatla uygarlığın ona sundukları arasında git geller yaşar. Yakalandığı bir hastalık sonucu Enkidu öldükten sonra Uruk Kralı Gılgamış çok üzülür ve ölümsüzlüğün peşine düşer. Dünyada dolaşmadık köşe bırakmaz ancak ölümsüzlüğü bulamaz. Gılgamış’ın bu arayışında vardığı son nokta ölümsüz eserler bırakmak olur. Devasa kapılar, kuleler ve binalar inşa ederek bunu sağlayacağını düşünen Gılgamış, ormandaki sedir ağaçlarını kesmek için ormanın koruyucusu Humbaba’ya savaş açmak zorunda kalır. Bu aslında insanın doğayı yani yaban hayatı düşman olarak görmesinin de ilk örneklerindendir. Humbaba, hazin bir şekilde bu savaşı kaybeder ve öldürülür. Ancak ormanı yok edip Humbaba’yı öldürmek, uygarlaşma yolundaki insana doğal felaketler olarak geri döner. İnsanın evi artık doğanın içerisi değil ördüğü duvarlar ve korunaklı kapılarla dışarısı olmuştur. Yaban hayatı düşman görüp, onu kontrol altına alma ve insan için sınırsızca kullanma hakkı yaklaşımını daha sonra tek tanrılı dinlerde de görüyoruz. Sonrasında bu yaklaşıma yine edebiyat metinleri üzerinden örnek verecek olursak, Goethe’nin altmış yılda yazdığı en büyük eseri Faust’u söyleyebiliriz. Faust, hayatta uzun süre aradığı anlamı, bataklıkların ıslah edilmesi, doğanın peyzaj yaklaşımıyla kontrol altına alınmasında bulur.’ Fiil her şeydir’ dediği mottonun vardığı yer burasıdır.  Bu nedenle modernizmin felsefi temellerinin edebiyatta ilk olarak Faust’la atıldığını söylersek yanlış olmaz. Giorgio Agamben, insanın doğa üzerindeki bu mutlak egemenlik çabasına hümanizmin antropolojik makinesi der.

 

“Antroposen’e hoşgeldiniz!” ²

 

İnsan insanlığını yaptı ve gezegeni geri dönülemez bir şekilde mahvetti. İşte bu duruma bilim insanı Paul Crutzen, Antroposen yani insan çağı ismini verdi. Crutzen, 2002 yılında Nature Dergisi’nde yazdığı makaleyle Holosen Çağı’nın bitip Antroposen Çağı’nın başladığını iddia etti. Bunun miladını da buhar makinesinin bulunuşuna ve sanayi devriminin başlangıcına gönderdi. Gerçekten de insanlığın gezegen üzerindeki olumsuz etkisi, sanayi devriminden bu yana inanılmaz derecede arttı ve milyonlarca yıllık etkisini geride bıraktı. Bilim insanları bu kavrama iki türlü yaklaşım sergiledi. Birinci yaklaşımda evet Antroposen resmi bir çağ olarak ilan edilmelidir denilirken ikinci yaklaşımdakiler Antroposen Çağı ilanına mesafeli durdu. ‘İnsanın gezegen bir jeolojik çağ başlatacak gücü yoktur’ diyerek bunu insanın kibrine bağladı. Ben açıkçası kendimi birinci yaklaşıma daha yakın buluyorum. İnsan yapıp ettikleriyle yerkabuğu, hava ve su üzerinde geri dönüşümü çok zor tahribatlar üretmiştir. Diğer canlılardan farklı olarak soyutlama yapma ve organizasyon üretme kapasitesinden dolayı da sorumluluk alıp gezegenin ve kendinin iyiliği için elinden geleni yapmak zorundadır.

 

Antroposen kavramındaki ayrışma ekoloji felsefesi alanında da yaşanmaktadır. Bunlar arasında en öne çıkanları derin ekoloji, sosyal ekoloji ve marksist ekolojidir. Derin ekoloji biyomerkezci ve mistik bir yaklaşımla insanı diğer canlılarla eşitlerken, her canlının kendine içkin bir değeri olduğunu savunur. Sosyal ekoloji ise; hiyerarşiye vurgu yapıp toplumsal sorunlarla ekoloji meselesinin birbirine çok bağlı olduğunu söyler. Sosyal ekolojinin kurucu düşünürü Murrray Bookchin’e göre; insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri doğaya tahakküm sonucunu doğurur. Bu nedenle kalıcı ekolojik çözümler ancak yeni ve hiyerarşi içermeyen bir toplumsal organizasyonla mümkündür. Marksist ekoloji ise; sorunların kökeninde kapitalizmi görür ve hatta yeni çağın Kapitolosen olarak adlandırılmasını salık vererek ekososyalist bir çözüm önerir. Bütün bu ekoli felsefeleri yaklaşımları edebiyatta da karşılığını bulmaktadır. Kimi yazarlar, insanı doğadaki kanserli bir hücre gibi görebilmektedir. Örneğin modern edebiyatta ekoeleştirel ilk metinlerden sayılan D.H.Lawrence’ın Aşık Kadınlar’ında, Lawrence şöyle dedirtir karakterine; “şu insanoğlunun yeryüzünden yok olup gitmesini öyle çok isterdim ki…” Kimi yazarlar ise; bir distopik ortamdan bahsederken aynı zamanda bir kurtuluşa ve çabaya da işaret eder. Bu metinlerde ekoloji aktivistlerine sık rastlarsınız. Yalnız şunu belirtmeliyiz ki; bu tür metinler görev icabı ortaya çıkmamalıdır. Çünkü, metin bu kaygıyla ortaya çıktığında hemen kendini belli etmekte ve okuru soğutmaktadır. Örneğin; Oya Baydar’ın Can Yayınları’ndan çıkan ‘Köpekli Çocuklar Gecesi ‘ romanı böyledir. Metin ekolojik sorunlar dokümanı gibi ilerlemektedir. Bu durumda metnin, edebiyat yanı zayıf kalmakla birlikte okuma keyfi ve etkisi kaybolmaktadır.

Hikayenin gücü

“Hikayeler temel bir bilişsel işlev yüklenir. Hikayeler sayesindedir ki; duygusal beyin, entelektüel beyin tarafından toplanan bilgiye bir anlam verir. İnsanlar veriler ve sayılar biçiminde bilgi sahibi olabilir ama bu bilgi hakkındaki kanaatlere tamamen hikayeler biçiminde sahip olunur.” ³

 

İşte bu nedenledir ki; modern zamanların ilk çevreci metni olarak Rachel Carson’ın 1962’de kaleme aldığı Sessiz Bahar’ isimli eserinin “Yarının Masalı” başlıklı bölümü kabul edilir. Carson, bu Peri Masalı’nda, doğayla alabildiğine uyumlu insanlar ve müthiş bir pastoral yaşam resmederken, sonrasını ise pestisitlerin kansere yol açtığı, kuşların sayısında çok ciddi bir azalmanın görüldüğü, ölümün ve felaketin kol gezdiği ortam olarak anlatır. Sessiz Bahar özellikle Amerikan toplumunda çevre bilinci ve modernliğin yarattığı hastalıklar konusunda oldukça önemli etkiler sağlamıştır. Ama aynı etkiyi o dönemde pestisitlerin yok edici etkisi üzerine sayısız makale yazan Murray Bookchin sağlayamamıştır. Tabii bu durum makalelerin önemini azaltmaz. Yeri gelmişken ve modern zamanlar demişken bu konuda hakkının yendiğini düşündüğüm Rus yazar Aleksandr Bogdanov, daha 1908 yılında yazdığı Kızıl Yıldız isimli bilimkurgu romanında, geleceğin toplumunu ekososyalist bir bakış açısıyla oluşturur. Bilim insanları henüz karbon ayak izinden bahsetmezken o, ‘Karbon Ayak İzi Topluluğu’nu zikreder. Devamı niteliğindeki Mühendis Menni romanında  bu bakış devam eder. Her iki kitap da Yordam Yayınları tarafından basılmaktadır.  Aslında Bogdanov ekososyalist bir duruşa siyaseten de sahiptir. Üyesi olduğu Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik kanadında çalışmalarını yürütürken klasik sosyalizmden farklı olarak işçilerin doğrudan demokratik ve ekolojik bir bilinçle yetişmeleri gerektiğini savunmuştur. Bunun için Proletkült isimli bir okul kurmuş ve büyük bir ilgi görmüştür. Ekim Devrimi sonrasında Bogdanov’un fikirleri daha çok hayata geçseydi kim bilir nasıl bir Sovyetler Birliği olurdu diye düşenmeden edemiyor insan. Hazır Rus Edebiyatı’na girmişken Çernişevski’nin Nasıl Yapmalısı’na da değinmeliyiz. Çernişevski Nasıl Yapmalı’da komün yaşamını, enerjinin az tüketimini bunun için de insanların beraber yemek yapıp yediği, çamaşırların hep bir yerde yıkandığı ve özgür aşk ilişkilerinin yaşandığı bir topluluk hayal eder. Bu bakış açısında Fransız ütopyacı filozof Charles Fourier’den çok etkilenmiştir. Fourier daha 1700’lerin sonu ve 1800’lerin ilk yarısında ekolojik sorunlardan, ağaç kesimlerinin yapacağı yıkımdan, sistemin dayattığı evlilik kurumunun baskıcılığından, cinsel yönelim serbestliğinden, komün hayatının gerekliliğinden ve çocukların özgür eğitiminden bahseder. Dünyanın birçok yerinde Fourierist Komün’ler kurulmuştur. Çernişevski gibi, Rus Edebiyatı’nın en büyük yazarlarından Dostoyevski ise; Petraşevski liderliğindeki Fourierist bir derneğin toplantılarına katıldığı ve dernek köylüleri devrimci bir ayaklanmaya çağırdığı için diğer 21 kişiyle beraber idama mahkûm edilmiş ve kurşuna dizilecekken son anda Çar’ın affıyla kurtulmuştur.

 

20.yüzyılda ise;  Ursula K.Le Guin, David Harvey, Joel Kovel, Antonio Negri, Zapatista hareketten Marcos, İvan İllich, Rehe Scherer, Pascal Brucner, John Updike, İtalo Calvino, Andre Breton, Roland Bartes gibi daha birçok düşünür ve edebiyatçı Fourier’den etkilenenler arasındadır. Sosyal ekoloji siyasetinin kurucusu Bookchin de Fourier’den çok etkilenenler arasındadır. Bookchin, onu sosyal ekolojinin öncüsü olarak görür. Ursula K. Le Guin de anarşistlerin başucu kitaplarından Mülksüzler romanını Bookchin felsefesinin etkisiyle yazmıştır. Ernest Callenbach’ın ekotopya romanına da esin veren yine Bookchin olmuştur.

 

Bütün bu zincirleme felsefi etkiyi biraz da şu nedenle verdim. Biz her ne kadar yazarın eko eleştirel bir metin çıkarırken bunun kendiliğinden gerçekleştiğini düşünsek de okuduğu metinler ve ilgilendiği sosyal ve bilimsel disiplinlerin bunda büyük etkisi olmaktadır. Hatta her yazarın elinden geldiğince birçok disiplinle ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu durum onun edebiyatını çok daha güçlü kılacaktır. Çünkü, mesele çevre duyarlılığının ötesinde olmalıdır.

 

Hazır bu noktaya gelmişken günümüz edebiyatında artık cinsiyet politikalarına dikkat ediliyor ve dil öyle kuruluyor. Bu durum kadın ve LGBTİ+ hareketinin gücü ve etkisiyle de ilgili tabii. Fakat okuduğum birçok metinde hayvan hakları konusu yeterince etik boyutuyla yer almıyor. Metinlerin çoğunda et yeme güzellemesiyle karşılaşabiliyorsunuz. Oysa et yeme ve avcılık eleştirel bir biçimde de yer alabilir. Yazar bunu çok rahat kurgulayabilir, eğer bir bakış açısı varsa konuya dair.

 

Dosya konusu çerçevesinde başka yazar arkadaşlarım değinecektir düşüncesiyle ben sadece ülkemiz ekoeleştirel edebiyatı yazarlarının bildiğim kadarının ismini anmakla yetineceğim: Yaşar Kemal, Sait Faik, Bilge Karasu, Ülkü Tamer, Latife Tekin, Buket Uzuner, Faruk Duman, Elif Sofya, Asuman Susam, Deniz Gezgin, Orhan Pamuk, Özcan Doğan, Hikmet Birand, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Bülent Şık, Abdullah Ataşçı, Halikarnas Balıkçısı… Benim bilmediğim ve okumadığım daha nice yazarlar olduğu düşüncesiyle ismini sayamadıklarımın affına sığınıyorum.

 

Son sözümüz şu olsun:

 

“Muhriplerin şiddetine ve açgözlülüğüne karşı yerli kabile halklarının galip geleceğine dair hiçbir umut olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dünyanın öfkesini ve asla durmayacak titremesini unutuyorsunuz. Dünya bir gecede tüm ulusların ‘zenginliğine’ tekrar el koyacak.” 4

  1. Ekoeleştiri, Greg Garrard, syf.17, Kolektif Kitap 2017
  2. Anroposen’e Hoşgeldiniz, Slavoj Zizek, Encore Yayıncılık
  3. George Marshall, Don’t even Think About it, Londra Bloomsbury, 2015
  4. Ekoeleştiri, Greg Garrard, arka kapak yazısından, Kolektif Kitap 2017