Evimiz yanıyor… Bunu mecazen söylemiyorum, gerçekten evimiz yani gezegenimiz yanıyor. Hepinizin bildiği küresel iklim bozulması ve felaketlerini sayacak değilim çünkü iklim krizinin etkilerini evinizde, sofranızda, bahçenizde, ormanınızda, havanızda hemen her gün yaşıyor ve hissediyorsunuz.
Ekoloji felsefesi konulu kalabalık bir oturumda salondakilere şunu sormuştum; “Burada yoğun bir iklim krizi olduğunu düşünenler ellerini kaldırsın.” Salonun tamamı el kaldırdı. “Peki kaç kişi ekoloji aktivizmine destek veriyor ya da bilfiil içerisinde” dediğimde ise üç kişi el kaldırmıştı. İşte ekoloji felsefesi budur. Praksis bir felsefe olmak zorundadır yani. Ağır bir felaketin evinizin kapısına dayandığını ve hatta içerisine girdiğini düşünüyorsanız derhal harekete geçmek zorundasınız. Peki durum böyle mi? Maalesef değil. Bunca iklim krizi ve adaletsizliğine rağmen hem ülkemizde hem de dünyada az sayıda insan bunun mücadelesini veriyor. Ben bu durumu, Hitler’in orduları 50 km yakınına gelmiş olmalarına rağmen, gündelik hayatını hiçbir şey yokmuş gibi devam ettirip, ordular kentlerine girdiğinde şaşkınlık içerisinde kalan Avrupa’nın kimi halklarının durumuna benzetiyorum. Evet artık uyanmalıyız, tam olarak bunu söylüyorum. Bu uyanışı sağlamak için, ekoloji aktivistleri, yerli halklar, deniz yükselmesi sonucu sular altında kalmanın eşiğinde olan ülkeler ve bilim insanları ellerinden geleni yapıyor. Şimdi bizim derdimiz eko eleştirel bağlamda tüm bunlara dair edebiyatçının sözü ve sesi olur mu? Bu sözün eko etik boyutları nasıl olabilir? Gılgamış’tan günümüze eko eleştirel edebiyat nasıl yol aldı? Bunun için önce eko eleştiri kavramına bir göz atalım.
Ekoeleştiri, edebiyatla tüm fiziksel çevre arasındaki bağın incelenip, bunun tarihsel arka planının ortaya konması ve metinlerin, fikirlerin, eserlerin ekolojik etik açısından tutarlılıkları ile tutarsızlıklarını araştırarak açıkça politik bir tutum alınmasıdır. “En geniş tanımıyla da insanla insan dışı arasındaki ilişkinin kültürel tarih boyunca irdelenmesi ve bizzat “insan” kavramının eleştirel bir incelemesidir.” 1
Kaybettiğimiz doğaya yeniden ulaşma çabası olarak ekokurgu.
Aslına bakarsanız insanın edebiyat, felsefe, tarih, psikoloji, sanat ve siyaset bilimi alanlarındaki tüm çabası kaybettiği şeyi tekrar elde etme arzusundan kaynaklanır. Şunu söylemeliyiz ki; ilksel insanların genellikle karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, doğayla daha uyumlu bir hayatları vardı. Kıskançlık, haset, kibir, oburluk, özel mülkiyet yoktu. J.J.Rousseau’nun mealen deyimiyle ne zaman ki uyanık bir insan bir toprak parçasını çitle çevirip burası benim dedi ve diğerleri de buna karşı çıkmadı işte o zaman kötülük tohumları ekilmiş oldu. Neredeyse tüm kötülüklerin müsebbibi olan özel mülkiyet sistemi, erkek egemen bir şekilde kadını, doğayı, yoksul erkekleri ve hayvanları tahakkümü altına almaya çalıştı. İnsanın kendini doğadan ayırıp ona hükmetme çabasının edebiyattaki ilk örneğini bundan yaklaşık 3000 yıl önce yazılan Gılgamış Destanı’nda görürüz. Uruk Kralı Gılgamış, güçlü ama adaletsiz bir hükümdardır. Tanrılar tarafından onu dengelesin diye ormanın bağrından hayvan-insan olan Enkidu gönderilir. Gılgamış güç olarak kendi denginde olan ve yabanı temsil eden Enkidu’yla güreşte yenemez ve dost olurlar. Destanın dili çok seslidir, medeniyetin bazı getirilerine olumlu yaklaşırken yaban hayatın insan eliyle yok edilişine de ağıt yakar. Enkidu, yaban hayatla uygarlığın ona sundukları arasında git geller yaşar. Yakalandığı bir hastalık sonucu Enkidu öldükten sonra Uruk Kralı Gılgamış çok üzülür ve ölümsüzlüğün peşine düşer. Dünyada dolaşmadık köşe bırakmaz ancak ölümsüzlüğü bulamaz. Gılgamış’ın bu arayışında vardığı son nokta ölümsüz eserler bırakmak olur. Devasa kapılar, kuleler ve binalar inşa ederek bunu sağlayacağını düşünen Gılgamış, ormandaki sedir ağaçlarını kesmek için ormanın koruyucusu Humbaba’ya savaş açmak zorunda kalır. Bu aslında insanın doğayı yani yaban hayatı düşman olarak görmesinin de ilk örneklerindendir. Humbaba, hazin bir şekilde bu savaşı kaybeder ve öldürülür. Ancak ormanı yok edip Humbaba’yı öldürmek, uygarlaşma yolundaki insana doğal felaketler olarak geri döner. İnsanın evi artık doğanın içerisi değil ördüğü duvarlar ve korunaklı kapılarla dışarısı olmuştur. Yaban hayatı düşman görüp, onu kontrol altına alma ve insan için sınırsızca kullanma hakkı yaklaşımını daha sonra tek tanrılı dinlerde de görüyoruz. Sonrasında bu yaklaşıma yine edebiyat metinleri üzerinden örnek verecek olursak, Goethe’nin altmış yılda yazdığı en büyük eseri Faust’u söyleyebiliriz. Faust, hayatta uzun süre aradığı anlamı, bataklıkların ıslah edilmesi, doğanın peyzaj yaklaşımıyla kontrol altına alınmasında bulur.’ Fiil her şeydir’ dediği mottonun vardığı yer burasıdır. Bu nedenle modernizmin felsefi temellerinin edebiyatta ilk olarak Faust’la atıldığını söylersek yanlış olmaz. Giorgio Agamben, insanın doğa üzerindeki bu mutlak egemenlik çabasına hümanizmin antropolojik makinesi der.
“Antroposen’e hoşgeldiniz!” ²
İnsan insanlığını yaptı ve gezegeni geri dönülemez bir şekilde mahvetti. İşte bu duruma bilim insanı Paul Crutzen, Antroposen yani insan çağı ismini verdi. Crutzen, 2002 yılında Nature Dergisi’nde yazdığı makaleyle Holosen Çağı’nın bitip Antroposen Çağı’nın başladığını iddia etti. Bunun miladını da buhar makinesinin bulunuşuna ve sanayi devriminin başlangıcına gönderdi. Gerçekten de insanlığın gezegen üzerindeki olumsuz etkisi, sanayi devriminden bu yana inanılmaz derecede arttı ve milyonlarca yıllık etkisini geride bıraktı. Bilim insanları bu kavrama iki türlü yaklaşım sergiledi. Birinci yaklaşımda evet Antroposen resmi bir çağ olarak ilan edilmelidir denilirken ikinci yaklaşımdakiler Antroposen Çağı ilanına mesafeli durdu. ‘İnsanın gezegen bir jeolojik çağ başlatacak gücü yoktur’ diyerek bunu insanın kibrine bağladı. Ben açıkçası kendimi birinci yaklaşıma daha yakın buluyorum. İnsan yapıp ettikleriyle yerkabuğu, hava ve su üzerinde geri dönüşümü çok zor tahribatlar üretmiştir. Diğer canlılardan farklı olarak soyutlama yapma ve organizasyon üretme kapasitesinden dolayı da sorumluluk alıp gezegenin ve kendinin iyiliği için elinden geleni yapmak zorundadır.
Antroposen kavramındaki ayrışma ekoloji felsefesi alanında da yaşanmaktadır. Bunlar arasında en öne çıkanları derin ekoloji, sosyal ekoloji ve marksist ekolojidir. Derin ekoloji biyomerkezci ve mistik bir yaklaşımla insanı diğer canlılarla eşitlerken, her canlının kendine içkin bir değeri olduğunu savunur. Sosyal ekoloji ise; hiyerarşiye vurgu yapıp toplumsal sorunlarla ekoloji meselesinin birbirine çok bağlı olduğunu söyler. Sosyal ekolojinin kurucu düşünürü Murrray Bookchin’e göre; insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri doğaya tahakküm sonucunu doğurur. Bu nedenle kalıcı ekolojik çözümler ancak yeni ve hiyerarşi içermeyen bir toplumsal organizasyonla mümkündür. Marksist ekoloji ise; sorunların kökeninde kapitalizmi görür ve hatta yeni çağın Kapitolosen olarak adlandırılmasını salık vererek ekososyalist bir çözüm önerir. Bütün bu ekoli felsefeleri yaklaşımları edebiyatta da karşılığını bulmaktadır. Kimi yazarlar, insanı doğadaki kanserli bir hücre gibi görebilmektedir. Örneğin modern edebiyatta ekoeleştirel ilk metinlerden sayılan D.H.Lawrence’ın Aşık Kadınlar’ında, Lawrence şöyle dedirtir karakterine; “şu insanoğlunun yeryüzünden yok olup gitmesini öyle çok isterdim ki…” Kimi yazarlar ise; bir distopik ortamdan bahsederken aynı zamanda bir kurtuluşa ve çabaya da işaret eder. Bu metinlerde ekoloji aktivistlerine sık rastlarsınız. Yalnız şunu belirtmeliyiz ki; bu tür metinler görev icabı ortaya çıkmamalıdır. Çünkü, metin bu kaygıyla ortaya çıktığında hemen kendini belli etmekte ve okuru soğutmaktadır. Örneğin; Oya Baydar’ın Can Yayınları’ndan çıkan ‘Köpekli Çocuklar Gecesi ‘ romanı böyledir. Metin ekolojik sorunlar dokümanı gibi ilerlemektedir. Bu durumda metnin, edebiyat yanı zayıf kalmakla birlikte okuma keyfi ve etkisi kaybolmaktadır.