Ekolojik Edebiyat
Dosya

Ekolojik Edebiyat

Yonca Yaşar

İnsan ne zaman kendisini doğanın parçası olduğunu unuttu, dağları delip, ağaçlarına kıydı, denizleri kirletti, balığından vazgeçti o zaman bir mezar çukuru derinleşmeye başladı. Oysa “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşanacak bir hayatı haykırıyordu Nazım ve “insan ormanlarda ölmelidir” diyordu, Turgut Uyar. Ne var ki insan, nehirleri kurutup beton havuzlarda serinlemeyi beceri saydığında, binaları göğe doğru yükseltip cam binalarda gizlemeyi seçtiğinde hatırlamayı da unuttu. Doğaya olan aşkına ihanet etti. Yapıp ettikleriyle, suyuna, havasına, kendini kendine affettirebilecek mi? Kendi eliyle kazdığı çukura düşmekten kurtulabilecek mi?

 

Söylediğimizden daha fazlasını bilebiliriz denir. Belki de insanın ihtiyacı olan doğaya kulak kesilmesi, onun örtük ve kadim bilgilerini keşfederek yazmasıdır. Edebiyat bunu yapabilir mi? Bilgileri bize hatırlata bilir mi?

 

Kısıtlı sayfalarda veya tartışma programlarında sonuca ulaşılamayacağı açık olsa da şimdinin ve geleceğin başat konusu olan çevreyi dert edinip, yerinden edilen bir taşın ruhumuzda bıraktığı izi sürmenin, zamansız kırılan her dalın sızısını vicdanımızda hissetmenin, yeryüzünün çığlığını gündemde tutmanın gerekliliği de su götürmez bir gerçeklik olarak ortada duruyor.

 

Sürdürülebilir adil bir yaşamın hayalini kurmaya olanak sağlayacak bilgi ve becerileri edinmek, öncelikli olarak gündelik yaşamımıza yön veren çevre, ekoloji, çevre adaleti gibi kavramlarla ilgilenmeyi dahası harekete geçmeyi zorunlu kılıyor.

 

İnsanların, hayvanların ve bitkilerin yaşadığı doğal ve yapay unsurlardan oluşan alan olarak tanımlanabilecek çevre; bilim insanlarınca, insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde hemen ya da uzunca bir süre içerisinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zamandaki toplamı olarak tanımlanmaktadır[1].

 

Yaygın olarak kullanılan bir sözcük olan ekoloji ise; çoğu zaman çevre, ekosistem, biyoloji ile karıştırılmaktadır. Ekolojinin tek bir tanımı olmasa da akademisyenlerce üstünde hem fikir olunan en genel tanım; ‘canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalı’ olduğudur.  Ekolojinin özgün bir yorumunu yapan Prof. Dr. Tuncay Neyişçi’ye[2] göre, ekolojik çalışma, incelenmek istenen herhangi bir olayı veya nesneyi kürenin merkezine yerleştirip, kürenin üzerindeki her noktadan ortaya bakmayı gerektirir. Kavranmak istenen olay, nesne, her noktadan farklı görüş açısı başka bir tarife denk düşeceğinden hareketle ekolojik bakış açısı; değişen koşullar çerçevesinde bütünden her ayrıntıyı görebilmeyi zorunlu kılar. İnsanın doğa ile ilişkisi tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. İnsan, Hesiodos’tan başlayarak doğanın görünür yüzünden öte görünmeyen yüzünü de öğrenmek istemiş, böylece ona daha fazla hakim olabileceğini sezmiştir. Bu yüzden mitolojik dönemde bile yazdığı destanlarda doğayı ve kendini tanımanın derdinde evrenin kökenin ne olduğunun peşine düşmüştür.

 

Rousseau’ya göre; insanlar doğal halde özgürce yaşarlarken, ne zamanki birisi bir toprak parçasını çitle çevirip ‘bu benimdir’ demiş, o gün bozulmanın kaynağı olan uygar toplumun temelleri atılmıştır. Topluluk halinde yaşamayı seçerek özgürlüğünü kaybetme uğruna doğadan, özünden uzaklaşan insan, özellikle Sanayi Devrimi ve ardından gelen teknik gelişmelerle doğada canlı cansız varlıkların tümünü kendi hizmetine alet eden kibirli bir varlığa dönüşmüş, adına medenileşme dediği geriye dönülemez sapa bir yola girmiştir. Sapa bir yoldur çünkü; bu yolda ne suyundaki balığın ne toprağındaki tohumun ne de göğündeki bulutun huzuru vardır. Kurutulan nehirlerin üzerine diktiği binalar çökerken, denizinde balığı azalırken, bir yağmur damlasına hasret ovaları çatlarken vicdanın sesi yerine gücün yeri göğü inleten naralarının peşinden gittiği yoldur.

 

2025 yılı Bileşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve ilgili kuruluşların raporuna göre;

 

‘Gezegen yüzeyinin yaklaşık %40’ı kuru alan kategorisine giriyor. Halihazırda en az 1,6 milyar hektar (16 milyon km²) arazi insan kaynaklı faaliyetler ve iklim değişikliği nedenleriyle bozulmuş durumda. Bu durum doğrudan yaklaşık 3,2 milyar insanı etkiliyor. Çölleşme ve arazi bozulması artarken, buna bağlı göç, gelir kayıpları ve gıda güvensizliği riskleri de büyüyor.’

 

‘Her yıl yaklaşık 19–23 milyon ton plastik atık, nehirler, yağmur suları ve kıyı boşaltımları yoluyla okyanuslara, denizlere ve diğer su sistemlerine karışmakta ve bu miktar, her gün yaklaşık 2.000 çöp kamyonu dolusu plastik atığın suya boşaltılması anlamına gelmektedir.’

 

‘Okyanusların derin bir kriz içinde. iklim değişikliği, aşırı avlanma, kirlilik ve habitat tahribatı deniz yaşamını ciddi şekilde tehdit ediyor. Türkiye topraklarının yaklaşık %88’i çölleşme riski altında[3].’

 

Araştırmacılara göre, dünyanın uzaydan fotoğraflanabildiği ve sınırları belli bir küre olduğunun anlaşıldığı 1970’lerden sonra o zamana kadar hunharca kullanılan dünya kaynaklarının (örneğin petrol rezevlerinin) sınırlı olabileceği bilinci oluşmuştur. Çevre sorunlarının önem kazandığı bu yıllardan sonra küreselleşmenin yarattığı olumsuzluklar, sürdürülebilirliğin mümkünatına dair tartışmaların altında çevreyi koruma amaçlı sivil toplum oluşumlarının da sayıca arttığı görülmüştür.

 

Bazı bilim otoritelerince 2000’li yılların başında doğaya geri dönülemez şekilde verilen bir hasarın öznesi olarak insanın, kendini doğa üstü bir varlık gördüğü bu çağ “Antroposen”[4] olarak tanımlanmıştır. ‘İnsanın gezegen ölçeğinde bir jeolojik çağ başlatacak gücü yoktur’ diyerek bu sınıflandırmaya karşı çıkanlara rağmen, söz konusu tanımlama çevrenin ve doğanın korunması hedefine odaklanmış çeşitli uluslararası girişimlerin hayata geçirilmesini beraberinde getirmiştir. Aşırı avcılık, kirlenen denizler, eriyen buzullar, artan toprak ve orman kayıpları, plastik atık artışı, sera gazlarının salınımı çevrede olduğu kadar bireyde de sessiz ve derinden gerçekleşen onarılamayacak tahribatları, değişimleri beraberinde getirmektedir.

 

Değişimi esas alması ve bütünden ayrıntıya odaklanması bakımından ortak paydada buluşan edebiyat ve ekoloji; ekoeleştiri kavramı altında edebi eserlerin doğa-merkezli bir yerden incelenmesini ortaya çıkarmıştır. İlk olarak kendini edebiyat alanında gösteren ve siyasetten, psikolojiye, kimyadan sinemaya sosyal-beşeri bilimleri olduğu kadar doğa bilimlerine eleştirel bakış açısıyla farklı bir perspektif kazandıran ekoeleştiri kavramı,  edebiyat eleştirmenleri tarafından kurulan Edebiyat ve Çevre Araştırmaları Birliği’nce (ASLE) gerçekleştirilen çalışmalar sayesinde akademik olarak kabul görmüştür.

 

İnsan merkezli dünya görüşünün edebi ve kültürel yansımaları çerçevesinde ele alındığı yayınları bir araya getiren platform olan ASLE, akademik yayınların kitaplaştırılmasında ve akabinde Avrupa’da ve çeşitli ülkelerde; çevre bilincini önceleyerek, yeniden ve değişik açılardan edebiyatı ekolojik farkındalığın duyumsatılacağı bir alan haline getirmeyi amaçlayan edebiyat ve çevre derneklerinin kurulmasına vesile olmuştur.

 

Türkiye’de ise ekoeleştiri çalışmalarında dönüm noktası; Serpil Oppermann, Ufuk Özdağ ve Nevin Özkan’ın 2009 yılında düzenlediği “The Future of Ecocriticism: New Horizons” [Ekoeleştirinin Geleceği: Yeni Ufuklar] adlı konferans olmuştur. Bu sayede dünyanın pek çok ülkesinden ekoeleştiri alanında çalışan bilim insanları Antalya-Kemer’de bir araya gelmiş ve ekoeleştiri alanına önemli katkılar yapmışlardır. 2011 yılında da söz konusu konferans aynı isimle kitaba dönüştürülmüştür[5]

 

Sepil Opperman  tarafından ekoeleştiri ilkeleri vurgulanmış, doğanın tüm unsurlarını bir bütün olduğu ve tüm canlıların yaşam hakkı olduğuna dikkat çekilmiştir.[6] Serpil Oppermann editörlüğünde yayımlanan Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat (2012), Ufuk Özdağ’ın Çevreci Eleştiriye Giriş: Doğa, Kültür, Edebiyat (2014) adlı eserleri ve Ufuk Özdağ ile Gonca Gökalp Alpaslan‟ın birlikte sunduğu “Türkiyat Araştırmalarında Yeni Bir Alan: Çevreci Eleştiri” (2010) başlıklı bildiriler, konu hakkında önceki dönemlerde yayımlanmış ekoeleştiriden yoksun ve edebiyat eserlerinin; (özellikle şiirlerde, romanlarda işlenen doğa anlayışını) yeniden gözden geçirilmesine öncü olmuştur.[7]

 

Araştırmacı Türkan Topçu, “Türk Romanında Çevrecilik” başlıklı (1945-2015) doktora tezinde; Halikarnas Balıkçısı tarafından 1946 yılında yayımlanan Aganta Burina Burinata’nın Türk Edebiyatı’nda ilk çevreci roman olduğunu yazmıştır.[8] Bununla birlikte editörlüğünü Halil İbrahim Ünser’in yaptığı “Türk Edebiyatında Çevreci Düşünce”[9] başlıklı çalışmada ise; doğu-batı karşıtlığı, yerel folklorik duyuş tarzının romantik saiklerle keşfi gibi yönelimler üzerinden yüzeylerin kazınmasıyla ortaya çıkarılmaya çalışılan doğa-insan ilişkisinin, Halikarnas Balıkçısı’nın eserlerinde oldukça özgün bir yönelim olarak dikkat çektiği belirtilmiştir. Sözü edilen her iki çalışmada yer alan çağdaş Türk yazarlarının çevreci bakış açısıyla yapılan incelemeleri, sonraki çalışmalara ışık tutacak niteliktedir.

 

Çağdaş Türkiye edebiyatında “Alıç Ağacı ile Sohbetler” eseri ile Hikmat Birand, “Ormanda Ölüm Yokmuş” adlı romanı ile Latife Tekin, “Uyumsuz Defne Kaman’nın Maceraları” serisi ile Buket Uzuner, “Köpekli Çocuklar Gecesi” isimli distopik romanıyla Oya Baydar, Deniz Küstü romanıyla Yaşar Kemal ekoeleştirel bir yaklaşımla incelemelere konu olmuştur. Bununla birlikte Sait Faik Abasıyanık, Ahmet Hamdi Tanpınar, Murathan Mungan, Sema Kaygusuz, Bilge Karasu,  Abdullah Ataşçı, Yaman Koray ve Faruk Duman, Deniz Gezgin ve Türk şairler arasında ise; Gülten Akın, Süreyya Berfe, Nazmi Ağıl, Elif Sofya, Asuman Susam ekolojik edebiyat örnekleri oluşturan eserleri ile öne çıkmaktadır.

 

Çevresel felaketlerin ardından hazırlanan her rapor gerçeklerin örtük yüzüdür. Rakamlar ruhumuza hitap etmiyor. Zira dünyanın farklı coğrafyalarındaki insanların, söz gelimi; Amerika’daki bir bireyin ürettiği plastik atık veya harcadığı su miktarı Afrika’daki biriyle eş sayılabilir mi? Sermaye odaklı güçlerin dayatmaları neticesinde maden sahası ilan edilen köylerini terk etmek zorunda bırakılanların ve üzerine bina inşa etmek üzere bilinçli olarak suyu çekilen sulak alanlardaki hayvan ve bitkilerin gasp edilen yaşam hakkını hangi rapor yazabildi, bir kalpte burkulmayı sağlayabildi ki?

 

‘İnsanlık’, yaşam ve canlılık söz konusu olduğunda, insanın karşısına çıkan en büyük engeldir bana göre. İnsanın doğal var oluşunu kökünden koparan, ideolojiler, dinler, felsefeler yoluyla egosunu ve kibrini oburca besleyen bu yapay üretim hatası, sadece insanı değil, tüm gezegeni yok etmek üzere ilerliyor. Üstelik bu kıyımı, sürekli kendisini kutsayarak yapıyor. Kötülüğü ve gerçek yüzü ortaya çıktığı anda hemen konuyu ‘insanlık dışı’na iteleyip pişkince devam ediyor yoluna. Elbette yeryüzünü, tüm yaşam alanlarını fütursuzca işgal edip sömüren bu egemen güçle meselem var. Şiir de mücadele alanlarımdan biri sadece.’ diyor Elif Sofya.[10]

 

Yaşar Kemal’i, Yaşar Kemal yapan yetmişaltıyıl önce yazdığı ‘Deniz Küstü’ romanındaki Balıkçı Selim’in sesiyle duyurmaya çalıştığı Haliç’i, siyasilerden önce duyarlı kalplere taşıyabilmesi değil miydi? Edebiyat anlatılarının hem tanıklık hem de farkındalık oluşturması açısından bir görev üstlendiği açıktır. Şüphesiz, çevre adaleti ve çevre etiği konuları üzerine tesis edilecek eserlerin yarına söyleyecek sözleri insana kendini hatırlatacaktır.

 

‘…. Haliç çamur, büyük bir lağım, çöplük, köpek, kedi, at, iri fareler, martı leşleriyle ağır, çalkalanmayı, akmayı, dalgalanmayı unutmuş, neon, otomabil, puslu donuk güneş ışıklarıyla üstünde odun parçaları, kabuklarla, süprüntülerle, sebze halinden dökülmüş yüzlerce kilo sebzeyle, domatesle, patlıcanla, portakal, pırasa, karpuz, kavunla kımıltısız, yıllardır hiç durmadan, akıtılan fabrika atıklarıyla, yanmış acı, kokan yağlarla kaymak bağlamış, dünyada hiçbir kokuya benzemeyen ağır, öğürtücü, delirtici bir kokuyla, gene dünyada hiçbir bataklığa benzemeyen bir bataklıktı. (Yaşar Kemal, Deniz Küstü 255)’

                                                                                   

Birçok yazar için doğa, edebiyatın seyrini değiştirebilecek kadar güçlü bir gerçeklik. İnsanı ve insan dışı varlıkların bozulan ekosistemden aldığı hasarları, sesleri duyulur kılmak için farklı anlatılara ihtiyaç duyulduğunu söyleyenler az değil.

 

Deniz Gezgin, insanı metnin merkezi olmaktan çıkaran özgün kalemiyle dikkat çeken yazarlardan.

 

….. Geride tek tük kuş kalmış.  En uzağa vardıklarında solukları tükenmek üzereyken suyun ortasından görünen bir adaya inmeye mecbur kaldılar. Alçalıp yaklaştıkça devleşen bir çöp kabuğuna çaresizce kondular. Yüzebilen tüm çöplerin birbirine yapışıp karaya dönüştüğü naylondan bir adaydı, çöp ada. Uzun zamandır orada olacak ki üzerinde dev bir yaşam oluşmuştu, kabuklular, kanatlılar, böcekler ve bolca leşle. Dönerek yüzdüğünden suyu da döndürüyor, girdabına kapılan ne varsa kendine ekliyordu. Genişleyen halkaları yüzölçümünün kat kat üstünde, kendisini uzaklaştırıp uzaktakileri kendine çekiyordı. (Deniz Gezgin, Yerkuşağı)’

 

Yazının başındaki sorulara geri dönersek; “Edebiyat insanoğlunu çukura düşmekten kurtarabilir mi? Doğadaki yangını; yangından kaçan sincabın korkusunu, plastik atıklarla nefessiz kalan denizlerin öfkesini, suyundan hunharca alınan minik balığın çaresizliğini ve yosunun kokusunu vicdana taşımak mümkün mü? Taşın, rüzgarın dilinden farklı anlatım olanaklarına ihtiyaç var mı?

 

Soruların yanıtlarını netlikle veremesek de ütopya, distopya, öykü, roman, sinema, müzik, resim; sanatın her dalıyla birlikte el vermeli doğaya diyerek İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg’in konuşmasını bu yazıyı okuyan duyarlı çevrecilerin kulağına bırakalım.

 

“Evimiz yanıyor. Ben buraya evimiz yanıyor demek için geldim (…) Yetişkinler bize “gençlere umut aşılama borcumuz var” deyip duruyorlar. Ben sizin umudunuzu filan istemiyorum. Umutlu olmanızı falan da istemiyorum. Sizin paniğe kapılmanızı istiyorum ben. Her gün duyduğum korkuyu sizin de duymanızı. Ondan sonra da artık harekete geçmenizi. Bir krizde nasıl davranırsanız işte öyle davranmanızı. Eviniz yanıyormuş gibi hareket etmenizi. Çünkü yanıyor[11].”

 

Kaynakça;

Keleş ve Hamamcı,1995, Sürdürülebir Kalkınma Yaklaşımı Çerçevesinde Ekonomik Büyüme ve Çevre İlişkileri

Neyişli, T,  Koyu Yeşil Ekoloji Söyleşileri: Ekoloji Nedir? Ne    Değildir?

https://www.youtube.com/watch?v=UXxAZgfSl8Q

 BBC News Türkçe (https://www.bbc.com/turkce/articles/c80pdkvn135o), 2025 yılı Birleşmiş Milletler Raporuna göre   

çevre raporu sorgulaması

Antroposen Çağında Çevreci ve Beşeri Bilimler, Serpil Operrmann , https://www.youtube.com/watch?v=cRq_bO7oOuU

  1. G. İbrişim, https://sugender.sabanciuniv.edu/tr/etkinlikler/deniz-gundogan-ibrisim-antroposen-travmasi-kavramini-turkiye-literaturune-kazandiriyor

Oppermann, Serpil, (postmodern edebiyatedebiyat ve çevre çalışmaları  (2012).,Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat. Ankara:

Phoenix.

M.E,Gül, 2024, Ekosinema Üzerine Düşünmek: Andrey Tarkovski, Abbas Kiyarüstemi ve Nuri              Bilge

Ceylan Sinemasında Doğa

  1. Topçu, Türk Romanında Çevrecilik (1945-2015), 2019

Ünser, H. İ.,2022, Türk Edebiyatında Çevreci Düşünce.

  1. Oktay, Y.Birtane, 2026, Türk Edebiyatında Doğa/Çevre/ Ekoeleştiri Üzerine Yapılmış Çalışmalar

Bibliyografyası, 2026,Gülçin Oktay, Y. Birtane )

 

    Ünser, H. İ.,2022, Türk Edebiyatında Çevreci Düşünce.

 

 

İbrişim, G. D, Androposen Çağında Coğrafya, Ekoloji, Edebiyat (https://www. youtube. com/watch?v=gyhARauBidk)

[1] Keleş ve Hamamcı,1995, Sürdürülebir Kalkınma Yaklaşımı Çerçevesinde Ekonomik Büyüme ve Çevre İlişkileri 

[2] Prof. Dr.Tuncay Neyişli, Akdeniz Üniversitesi, Koyu Yeşil Ekoloji Söyleşileri: Ekoloji Nedir? Ne Değildir?

[3] BBC News Türkçe (https://www.bbc.com/turkce/articles/c80pdkvn135o), ChatGPT, 2025 yılı Birleşmiş Milletler Raporuna göre çevre raporu sorgulama sonucudur.

[4] Yunancada  antropsos; erkek insan, tanrıların karşısındaki insan, seen ; sahne  anlamı, yeni anlamına gelmektedir. Antroposen Çağında Çevreci ve Beşeri Bilimler, Serpil Operrmann , https://www.youtube.com/watch?v=cRq_bO7oOuU,   D. G. İbrişim, https://sugender.sabanciuniv.edu/tr/etkinlikler/deniz-gundogan-ibrisim-antroposen-travmasi-kavramini-turkiye-literaturune-kazandiriyor

[5] Oppermann, Serpil, (postmodern edebiyatedebiyat ve çevre çalışmaları  (2012).,Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat. Ankara: Phoenix.

[6] Prof. Dr.Serpil Oppermann, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü akademisyendir. Oppermanna ait konuşma metni M.E,Gül, 2024, Ekosinema Üzerine Düşünmek: Andrey Tarkovski, Abbas Kiyarüstemi ve Nuri Bilge Ceylan Sinemasında Doğa isimli çalışmadan alınmıştır.

Disiplinlerarası çalışmanın sağladığı çok boyutlu yaklaşımlara sahip ekoeleştirinin en önemli temel ilkelerinden biri, insan ve insan olmayan tüm toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini, insan merkezli olmayan bir bakış açısıyla incelemesidir. Açık olarak ifade etmek gerekirse, ekoeleştiri insanın tüm canlıların aleyhine geliştirdiği davranış ve düşünce kalıplarını yıkmaya çalışmaktadır, zira ekoeleştiri doğaya içsel değer atfederek, doğanın tüm unsurlarını bir bütün olarak görmekte ve tüm canlıların yaşam hakkına saygıyla yaklaşılması gerektiğini savunmaktadır.”  

[7] G. Oktay, Y. Birtane, 2026, Türk Edebiyatında Doğa/Çevre/ Ekoeleştiri Üzerine Yapılmış Çalışmalar Bibliyografyası, 2026,Gülçin Oktay, Y. Birtane.

[8] Topçu,T, Türk Romanında Çevrecilik (1945-2015), 2019

[9] Ünser, H. İ.,2022, Türk Edebiyatında Çevreci Düşünce

[10] Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi,  Elif Sofya Söyleşisi, Tümay Çobanoğlui Yonca Yaşar, Sayı105, Mart- Nisan 2022

[11] (Greta Thunberg’in 2019 yılı başında Davos’ta yapılan Dünya Ekonomi Formu Toplantısın’a katılım sağlayan liderlere hitaben yaptığı konuşma)