“Hadi lades çekelim!” dedi Yıldız. “Madem baharın gelişini kutluyoruz ve önümüzde Haft Sin’in yedi bereketi kurulu…”
Anadolu’dan gelip Pers diyarının bu zarif sofrasına misafir olmuştum. İki kadim komşunun kadınları olarak aynı güneşi aynı baharı karşılıyorduk. Yaşamı, sabrı ve şifayı müjdeleyen o yedi sembolün arasına, taze çimlerin yeşiline ve sümbüllerin kokusuna bir lades kemiği dileği yakışır mıydı? Yakışırdı elbet. Bahardı, Zerdüşt’ün, Şahmaran’ın toprağına güneş düşmüştü ve biz, masadaki o diriliş şöleninin ortasında, o kadim oyunun peşindeydik. Çatal bir kemik… İki ucundan tuttuk. “Nesine?” diye sordu Yıldız. “Aklımın kalanına…” diyemedim. “Darband’ın semaver çayına…” dedim gülümseyerek. Çektik. “Çıt”. O kuru, keskin kırılma sesi masadaki kahkahaların arasına karıştı. Yıldız, elinde kalan büyük parçaya zaferle baktı. Oysa benim gözüm, parmaklarımın ucunda kalan o sivri, kırık kemikteydi.
Lades… Farsça “yâd ast”tan geliyordu, “Aklımda!” demekti. Oysa o an benim aklımda bambaşka bir kemik vardı. Lades gibi kırıldığı yerden kopan değil kırıldığı yerden yeniden kaynayan bir kemik.
“Çay ister misin?” dedi Yıldız. “Aklımda…” diye mırıldandım. Ama aklımdaki, bu sofradan uzaklarda bir yerde beni bekliyordu
Yıldız çayını tazelemek için kalktığında, masadaki o neşeli gürültüye yabancı kaldım. Dışarıda Tahran sokakları Nevruz’u kutluyor, ateşler yakılıyor, yeni yılın gelişine herkes yeniden “Merhaba!” diyordu. Ama ben, lades kemiğinin o keskin “çıt” sesinde takılı kalmıştım. Kırmak ne kadar kolaydı… Bir anlık iş. Peki ya iyileştirmek?
Bir yerde okumuştum; bir medeniyetin ilk işareti kaynamış bir uyluk kemiğiymiş. Yani kırılmış ama sonra iyileşmiş bir kemik… Vahşi doğada kırık bir bacak ölüm demekti, iyileşmiş bir kemik ise merhamet. Birileri merhamet etmiş, yaraya merhem olmuş, yarayı sarmış ve başında beklemiştir. İşte tam da bu an yani zorluk içindeki birine yardım edilen an, medeniyetin başladığı andır! Ve biz, en iyi hâlimizi, başkalarına hizmet ettiğimizde gösteririz. Ya bunu tersten okursak? Uyluk kemiğini kıran da yine insanın kendisi ise? Bir tarafta kıran diğer tarafta iyileştiren, kıran, iyileştiren, kıran… Kıran kırana dedikleri bu mu ki acaba? Belki…
Hatta belki şüphesiz… Yani çok komik, trajedisi ve ironisiyle birlikte… İlk kırılıp kaynayan şu uyluk kemiğini bulabilsem… Her yerde onu arıyorum. Anlamam lazım çünkü; insanı, hıncını, hırsını, öfkesini, sevgisini, yıkıcılığını, inşa edişini, yaratıcılığını, yok ediciliğini… Bir ilk sebep olmalı! Özellikle kötülüğünde… Bu uyluk kemiğini ve öyküsünü bulursam anlayabilirim belki…
Yıllardır peşindeyim… Köşe bucak arıyorum. Tam “Buldum!” diyorum, sonrası hüsran… Çözemiyorum… Ama pes etmeye de niyetim yok.
İşte ilk iyileşen kırığın peşinde İran’dayım bu sefer. Burada bulacağıma dair bu his de nereden geldi? Köklerimin buraya uzanması mı? Yoksa Elamlardan günümüze kadim kültürlerin beşiği olması mı? Buralarda bir yerlerde olmalı… Humeyni’nin yıkandığı musalla taşına mı saklandı, yoksa binlerce düşünceyi, bilgiyi sayfalarına nakşeden bu kitaplara mı? Belki de çiğnenen bu mermerde ve bu mermerdekilerle yitip gitti… Belki de bir giz odasında sonsuza kadar kilitli bırakıldı.
Millet Müzesi’ne saklanmış olabilir mi? Ne de olsa medeniyetlerin aynı anda bir arada olduğu tek yerdir müze, kavgasız gürültüsüz…
Kendimi o güzel ama kalabalık sofradan, Tahran’ın bahar kokan sokaklarından sıyırıp müzenin ağır demir kapısına atıyorum.
Burası farklı. Dışarıdaki yaşamın gürültüsü burada yerini tozlu, ağırbaşlı bir sessizliğe bırakmış. Zaman, üzerine tüm medeniyetleri giyinmiş, çıtını çıkarmadan saklanıyor. Vitrinlerin ardında tüm zamanların taşlaşmış mühürleri… Ama ben onları değil o ilk kırılıp kaynayan uyluk kemiğini arıyorum. İnsanlığın “merhamet” denen o ilk anını…
Müzenin loş koridorlarında, vitrin camlarına yansıyan siluetimle birlikte yürüyorum. Kendi aksime bakarken camın derinliğinde başka bir yüz beliriyor. Yaralı, kırgın ama bir o kadar da dirençli bir yüz. Tanıdık… Ürperiyorum yine de.
“Yeniden merhaba!” diyen kırılgan sesi yankılanıyor etrafımda.
Dönüyorum. Kimse yok. Sadece camdaki yansıması, ben ve sesi. Ama orada! Sanki lades kemiğinin kırığına inat, bütün kırık kadınlar adına kırık dökük bedeni ve sesiyle konuşuyor benimle. Kendisine yakışan o hüzünle fısıldıyor:
“Neyi arıyorsun? Kırık bir kemiği mi yoksa kırılan umudunu mu? Biz, yitirmiş olmamız gereken ne varsa yitirmiş, ışıksız yola düşmüşüz. Dikkat et sen de su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin”.
Ahh, diyorum. Bu; karanlık bir ayeti kendi bedeninden okuyan Füruğ Ferruhzad.
Dilim kuruyor, sesimi yutkunuyorum. Yansıyan hüznüme bakıp üzülmüş olmalı ki birden o melankolik hâlini kovup bana dönerek müzenin tozlu havasına inat, gövdesinden akan ırmaklardan, uzayıp giden düşüncelerine benzeyen bulutlardan söz etmeye başlıyor coşkuyla ve ekliyor: “Yeryüzüne yeniden merhaba diyeceğim!”
Göz göze geliyor ve bir gülümsemeyi yarım yarım paylaşıyoruz. Yanında da derin bir sessizliği. Sonsuzluk gibi… O an anlıyorum: O kelimelerle sarıyor kırıklarını, ben ise o ilk merhametin kemiğini bularak saracağım.
Ve birden devrimci ruhuyla her zaman yaptığı şeyi yapıyor; sessizliğe ve karanlığa, kendi rengini çalarak meydan okuyor: “Ay kızıldır ve allak bullak”.
Ve beni allak bullak hâlde bırakıp en sevdiği geceyle sohbete dalıyor, sözlerinden yarım yamalak dizeler vuruyor örs kemiğime: “…güvenin kemiksi oyuklarına dönüştüren! … Baltaların sevecen ruhları … Bu dünya yılan yuvasına benziyor… Öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki… öpüyorken kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar… Pencereyle görmek arasında her zaman bir aralık var. Niçin bakmadın?”
Sonra aralıkta bıraktığı bana bakıp acıyla karışık veda ediyor. “Sen uçuşu hatırla…” Bir kanat çırpıntısı…
Ah dökülüyor yine gözlerimden. Yeniden merhabalaşmak üzere yeniden hoşça kal yüreklere uçan nakışlı, üzgün güvercin… Güneş de ölmüş zaten…
…
Kaldım mı yine kendimle baş başa! Hayır… Sesler çoğalıyor. Her yanımı sarıyorlar. Anlamıyorum, anlayamıyorum. Hepsi beni çıldırtmak ister gibi aynı şeyi fısıldıyorlar sanki: Bulamayacaksın. Arama boşuna!
…
-Tısss….
Bu ses de ne! Dizlerimin bağı çözülüyor… Çevreme bakınıyorum… İşte orada! Vitrinin içinde… Elamlı bir kadını süsleyen bilezikten geliyor bu ses. Yaklaşıyorum… İki yılan başlarını çevirmiş birbirlerine tıslıyorlar. Biri “Tıbbın ve sağlığın sembolüyüz” diyerek tıslıyor diğeri “Hayır,” diyerek. “Biz zehrin ve intikamın sembolüyüz. Kraliçemiz Şahmaran, Cemşab denen insanın ihaneti yüzünden hayatını feda etti. Şifa olmak için. Oysa biz onların şifacıları değiliz!”. “Hayır ama biz insanlar gibi kötü de değiliz!”.
Korkuyorum. Şahmaran burada olsaydı keşke… Hem Cemşab’ın ihanetine uyluk kemiğinin hikâyesi saklanmış olabilir… Anlatırdı. O an, kırık lades kemiğini hatırlıyorum. İhanet de bir kırılma değil midir? Güveni tam ortadan ikiye ayıran…
“Ey Maranların Şahı, Yeraltının Bilge Kraliçesi,
İnsanlığın ihanetinden kaçıp sığındığın o karanlık kuyuda mısın hâlâ? Zehrinden değil
sırrından bir damla şifa da benim kırıklarıma düşer mi?”
…
Ses yok…
Yılanlar, bu coğrafyanın kadim kültürlerinde doğurganlığın, su ve zenginliğin sembolü değil miydi? Ne zaman kötülüğün timsali oldu ne zaman Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasının günah keçisine dönüştü? Lanetin kökeni ne?
“Ben, Napir-Asu… Heykelimi ele geçirmek isteyen, onu parçalamak isteyen, yazıtını yok etmek isteyen, adımı silmek isteyen kişi, Napirisha’nın, Kiririsha’nın ve İnshushinka’nın lanetine uğrasın ki adı yok olsun, soyu kısır olsun, büyük tanrıça Beltiya’nın güçleri onun üzerine çullansın”.
Korkuyla dönüyorum: Susa kentinin başsız kraliçesi bütün heybetiyle karşımda! Binlerce yılın yüküne rağmen omuzları dimdik. Azametli gövdesiyle üzerime doğru yürüyor sanki. Mıhlanıp kalıyorum olduğum yere… Neden başı yok? Lanetlenmeyi göze alan erkeklerin hışmına mı uğradı? Yoksa başsız bırakılırken mi yazdı lanetini erkeklere? Lanetlenmeyi göze almak… Bize kadar sirayet eden lanet! Kadınların yaftası: bedenden ibaret varlık…
Düşüncelerimi okumuş gibi “Hayır!” diyor bana bronz gövdesinden daha ağır olan öfkesiyle: “Kadının adı yoksa erkeğin de adı yok!”
Eliyle bana Elam kabartmalarını işaret ediyor:
“Ben, onurlu erkeklerle onurlu kadınların yaşadığı Elam medeniyetinden geliyorum. Biz Elam’da kadını ve erkeği yan yana, eşit bildik. İktidar hırsı taşıyanlar ise bu eşitliği silmek için dilimizi sessizliğe hapsettiler. Öyle değil mi, Ana Kiririsha?”
Bütün görkemi ve sevgisiyle Kiririsha, “Bu yüzden bizim adalet temsilcimiz ‘duayı duyan’ İşmekarabımız cinsiyetsizdir. Adaletin cinsiyeti olmaz!” diyor. Sözlerinin ruhuyla birleşen büyülü ve güçlü sesi, müzenin tüm kaidelerini sallıyor. Savruluyorum…Bir el beni tutuyor. Etraf kamaşıyor. Aynalı sarayın prensesi! Eşsiz Anis el Doleh…Uğruna defalarca ölünen… Söze giriyor:
“Demek ki sizden miras aldık bu cinsiyetten azade anlayışı, Kraliçem. Güzellik ne kadına ne erkeğe yapışık olmalı. Biz yüzümüzdeki bıyık ve kaş hatlarıyla eşitliği işledik, çünkü kadın ve erkek bir olunca anlam kazanır”.
Anlıyorum, lafı bize! Utanıyorum…
“Anladım ben sizi. Siz, uyluk kemiğini kıranlar değil o kemiği kendi etinden var edenlersiniz” … Beni duymuyorlar… Kendi aralarında sohbete dalıyorlar. Yanlarından ayrılıyorum… Benim derdim büyük…
Söyleniyorum: “Perslerin altın ritonlarından akan şarap, şifa mı veriyordu yoksa sarhoş edip düşüren bir tuzak mıydı?”
Başım dönüyor…Dilimde sirkemsi bir tat. Vitrinler birbirine karışıyor, zaman bükülüyor. Bir camekâna tutunuyorum bu sefer. İçinde insan iskeletinden kemikler. Farsça bir şeyler yazıyor: “Medeniyetin İlk İşareti – Neolitik Çağ, İran Platosu”. Hemen altında küçük puntolarla eklenmiş bir not:
“Bu kemik, aynı insanın iki kez kırılmış ve iyileşmiş sol uyluğuna aittir. İlk kırık doğal bir düşüşün, ikincisi ise bilinmeyen bir kesici aletin izini taşıyor”.
Ya da bana öyle yazılmış gibi geliyor… Farsça okumayı bilmiyorum ki! Kendi kendime gülümserken birden müzenin sessizliğini yırtan bir kahkaha duyuyorum. Kendi kahkaham mı yoksa? İçimden gülümsediğimi sanırken kahkaha mı atmıştım! Yok hayır, bu kahkahalar duvarlardan, kapalı kapılardan, vitrinlerden geliyor: Sanki “İşte medeniyetin özü!” diye haykırıyorlar.
“İnsan hem kıran hem iyileştirendir. Aynı kemikte hem merhametin hem şiddetin izi var. Medeniyet, bu ikilemin sancısından doğmuştur”.
Sessiz, derin bir acıyla ilerliyorum. Birden karşımda tüm heybetiyle bir kentin duvarları, tahtı, hükümdarları beliriyor. Tanıyorum ben burayı: Kadim Persepolis! Ölümsüzlüğün sırrını bulan, zamanın ötesini gören ve insanlığa pek çok bilgiyi kazandıran efsanevi hükümdar Cemşid’in şehri ve tahtı… Bana sorumun cevabını Cemşid ve şehri vermeyecek de kim verecek ki! Sebepli bir mutluluk kaplıyor içimi… Rölyefteki Med ve Persli askerler birden hazır ola geçiyor. Kyros, tahtından sesleniyor:
“Ben Kyros, evrenin kralı, büyük kral, kudretli kral, Babil’in kralı, Sümer ve Akad’ın kralı, dört bir bucağın kralı…”
Dinlemek istiyorum büyük kralı ama başka bir ses karışıyor:
“Ber sar-e torbat-e Jamshid piyāle bezanīm
Ke nakardand be dān khāk maqāmī shāhān”
Bu da ne şimdi! Kim bu anlamadığım sözleri söylüyor? Çevreme bakınıyorum. Görüyorum; kenarda, bir taşa oturmuş:
“Ben Hafızı Şirazi. Sana şiirlerimden birinden iki mısra okudum; Cemşîd’in mezarı başında kadeh kaldır ki nice hükümdarlar o toprağa sahip olamadı”.
Sonra elindeki kitaba dönüyor sessizce. “Ne demek istedin?” diyorum. “Heyhat” dökülüyor dilinden. Bana mı Cemşid’e mi Kyros’a mı insanlığa mı, anlamıyorum yine. Kalkıyorum yanından.
Umutsuzluğum gittikçe büyüyor, kırılganlaşıyor… Belki de ilk kırılan uyluk kemiği, Persepolis’in rüzgârla savrulan küllerinde kaybolmuştur. Büyük İskender, bu görkemli şehri yaktığında ağlamıştı, derler. Neden ağlar ki bir fatih?
Ahh, zihnimde her şey birbirine dolanıyor… Ne çözülemez bir düğümler yumağı! Düğüm mü?!.. Tabii ya, düğüm! Gordion’un kör düğümü! Zihnimdeki coğrafya kayıyor şimdi. İran’ın küllerinden Anadolu’nun tozlu yollarına savruluyorum.
O meşhur düğüm! Çözenin cihan fatihi olacağı söylenen, sabırla örülmüş o sınav. Ve karşısında Makedonya’nın büyük imparatoru İskender’in ışıldayan kılıcı. “Şak!” Bir sorunu anlayarak çözmek yerine yok ederek hâlletmeyi seçen o eril öfke… İskender’in laneti o kılıcın kesiğiyle başlamıştı. Düğümü kestiği o an, aslında kendi ömrünü de kesmişti. Ne acı!.. Asya’nın steplerinden İndus’un sularına kadar dünyayı fethetmişti ama o kesip atmanın bedelini, 7 zaferinin sefasını süremeden Babil’de canıyla ödemişti. Kılıç, düğümü çözer ama kemiği iyileştirmez.
…
Frigyalı Kibele, kardeşi Kiririsha’dan duyduğum sözü karanlıkta kulağıma üflüyor: “Adalet, cinsiyetsizdir!”
Başka fısıltılar peşi sıra yine gelmeye başlıyor: “Nasıl bileceksin? Sen mi bulacaksın! Bulamayacaksın… Arama boşuna…”
Susa’nın başsız kraliçesinin bize miras laneti: Taht-ı Cemşid’in yanmış taşları, kesilen ama çözülemeyen Gordion düğümü… İskender’in kendine laneti…
Belki de aradığım o ilk kırılmanın hikâyesi, insanın doğayla kurduğu ilişkinin kopuşunda saklı: İktidar hırsında… Uyluk kemiği kırığı, insanın kendi türüne yönelik ilk kasıtlı şiddetinin kanıtıydı. Hikâyenin başlangıcı kötülükle bezenmiş olmalı… İyilik hep kötülüğün peşi sıra onu temize çekmeye çalışmış gibi. Yan yana değiller. İyilik kötülüğün izlerini yumuşatmak istemiş olmalı ki aradığım cevaplar muammayla hemhâl olmuş.
…
Başım dönüyor. Bayılacak gibiyim. Çıkmam gerekiyor. Her yer buğulu bir karanlıkta… “Çıkın!” diyor buyurgan ve sert bir sesle erkek görevli. “Elektrikler kesildi. Müzeden sırlarımızı çalmanıza izin veremeyiz. Çıkın hemen!”
“Çalmaya gelmedim ki!” demeye çalışıyorum. “Hicap!” diyor bana. “Neden utanayım!” diyorum öfkeli şekilde. Başımı işaret ediyor. Anlıyorum ki örtüm kaymış. “Başını ört!” demek istemiş. Utanma ve örtünme… Yutkunuyorum. Binlerce yıllık kekremsi bir tatla…
İki kez kırılmış uyluk kemiğinin gölgesi gölgeme karışıyor. “Medeniyet dediğin şey, insanın kendi elleriyle kırdığını yine kendi elleriyle sarması mı?” diye bozuk plak gibi başa sarıp sarıp düşünüyorum. Cevap, Anadolu’nun kadim topraklarında, Frigya’nın kalbinde saklı olabilir. Düğüm oradaysa çözüm de orada olabilir pekâlâ! Gitmeliyim…
Müzenin loş koridorunda, asalı heykele bakarken gözlerim kararıyor. Tahran’ın gürültüsü siliniyor, yerine Polatlı’nın rüzgârı doluyor kulaklarıma. Midas’ın tümülüsü, Napir-Asu’nun hemen yanı başında beliriveriyor. Coğrafyalar siliniyor, geriye sadece toprak ve kemik kalıyor. 8 Müzeden çıkıp Tahran’ın karanlık sokağına adım atıyorum ama zihnim çoktan Anadolu’nun kadim topraklarına, Frigya’nın kalbine yol alıyor.
Altın dokunuşlu Kral Midas ve demiri işleyen, dünyanın ilk mozaiklerini döşeyen, yaşam ağacı motifleriyle evrenin dengesini resmeden Frigler, toprağın altında kaynamış kemiklerin sessiz tanığı olabilirler mi?… Başımıza ördükleri Gordion düğümü neydi peki? Bir halat yumağı… çelişkilerin sembolü… İskender’in kırıcı eli mi yoksa Frigyalının Kibele’ye kırılan kemikler için sundukları balmumundan iyileştirici eli mi? Hangisi?
Frigya’nın dağlarında dolaşan bir efsaneye göre bir kış günü, yaralı bir geyiğin kemiklerini saran bir çoban, sonra da dağda açlıktan ölmemek için onu keser. Medeniyetin trajik döngüsü; yaratanın da yok edenin de aynı eller olması!
…
Gordion’un kalıntılarındayım. Yılanlar yine orada, desenlere dolanmışlar. Elamdaki soydaşlarına benziyorlar. Ancak bu kez burada kendi kuyruklarını yiyorlar: Ouroboros. Sonsuz döngü. Ölüp diriliyorlar. Belki de insanlık da benzerini yapıyor; hep aynı kemiği kırıp duruyor.
Toprağı kazıdıkça kaynamış kemikler çıkıyor karşıma. Biri, MÖ bilmem kaçıncı yüzyılda bir depremde enkazın altındaki bir çocuğa ait. Diğeri, Frigyalı bir hekimin bal ve bitkilerle tedavi ettiği bir askere. Yine belki de medeniyetin ilk işareti, bu kemiklerin aynı mezarda yan yanalığıydı.
Kibele tapınağının önündeyim. Tanrıçanın yüzü yok, tıpkı Napir-Asu gibi. Çünkü o hem doğuran hem yutan bir gücü temsil ediyor, tıpkı insan gibi…
Frigler, insanlığın ikili doğasını biliyorlardı: Gordion düğümü de insan da çözülmek için değil düğümlenmek için vardı.
Bir Frig tümülüsünün dibinde küçük bir bronz heykel buluyorum. Kucağında kırık bir kemik tutuyor. Yüzünün yarısı ve kaidesine yazılanlar silinmiş. Avuçlarıma yapışkan bir şey damlıyor heykelden, ses oluyor: “Bu, kemikleri birleştiren bendim: Kibele. Ateşle değil balmumuyla yapıştırdım kırıkları”. Zihnim bulanıyor…
Persepolis’in kalıntılarında, ateş sunaklarının yanında bulunan insan kemikleri yanık izleri taşıyordu. Zerdüşt rahipleri, kötülüğü temizlemek için yakardı belki de… Peki ya ateşin kendisi, bir kemiği iyileştirebilir miydi?
Neolitik atalarımız, ölülerini evlerinin tabanına, yaşamın tam ortasına gömerdi. Belki de o ilk iyileşmiş kemik tam da burada, bir evin sıcak zemininde saklıdır.
Frigler, kafatası yerine düğüme odaklanmıştı: Gordion düğümü, çözülemeyen bir bilmece olsa da saçlarını kazıtarak ya da düğüm yaparak Kibele’ye adayan rahiplerin bir bildiği olsa gerek…
Acaba bu düğümler, kırılan ama kaynamayan kemiklerin yerini mi tutuyordu? Bir Frigyalı, sevdiği öldüğünde “Kemiklerim düğümlendi.” mi diyordu?
Kral Midas efsanesi, insanın kendi yarattığı felaketi nasıl görmezden geldiğinin metaforuydu. Altın dokunuşu, açgözlülüğün sembolü; eşek kulaklar da duymak istemediği gerçeklerin bedeniydi.
Belki de o ilk kırık uyluk kemiği, Midas’ın kulaklarının ardında saklıdır. Frig Vadisi’nde, Kibele Ana, bana rüzgârıyla fısıldıyor: Kabul et!
-Neyi?
-…
….
İran platosu ile Anadolu arasında aklımın kalanıyla gidip gelirken şunu anlıyorum: Medeniyet, tam da bu sorgunun kendisi! İnsanın kendisiyle yüzleşme cesareti; kırılanla yüzleşme biçimi…
Anlıyorum ki uyluk kemiği sadece bir bahane… Asıl aradığım, insanın ilk ihaneti ya da ilk fedakârlığı. İran’da da Gordion’da da bulmayı umduğum şey, belki de kendimize dair bir ayna olacak: Kırılganlığını ve gücünü aynı anda gösteren bir yansıma.
Tümülüse giriyorum. Yanımda Friglerin ana tanrıçası Matar Kubile ve cinsiyetsizliğin timsali Agdistis beliriyor. Yanlarında da doğanın yeniden dirilişi olan bereket tanrısı oğulları Attis… Dillerinde bir şiir; Füruğ’dan… Zamansız kadınlar…
Harabelerin sessizliği güzeldir.
….
Benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir.
…
– Merdivenlerden inip toprağın hafızasına kazınanları okumaya cüret edelim mi? Toprak bize “Yâd ast!” diye sesleniyor.
Yürekleriyle bana bakıyorlar: Matar Kubile ve Napir-Asu… Biri Anadolu’dan biri İran’dan. İkisi de elini uzatıyor. O ilk kırık uyluk kemiğini saran ellerin sıcaklığını avuçlarımda hissediyorum. Medeniyet, bir erkeğin kırdığı kemiği sabırla saran bir kadının şefkatinde başlamıştı.
Merdivenlerden inerken artık biliyorum; ben o kemiği arayan değil o kemiği saracak olanım.
