Denizin yekpare aynası üzerine batıyordu ay. Suyun üzerine serdiği ışığı geceyi yavaş
yavaş aydınlatıyordu. Yaşadıklarım üzerine hiçbir şey konuşulmadı. Kaosun dinlenen
sessizliği ki bu sessizlik bazen nefret, çoğu kez de çareye gebeydi. Artık daha çok kalmak
istiyordum bu şehirde.
“Onca iş arasında değil ölmeye, keyfini çıkara çıkara yaşlanmaya bile fırsatım yok.”diyen
annem Maide Hanım’ın aktar dükkanındaki yükünü Angel’in de yardımıyla biraz
hafifletmiştim. Evin altındaki o çok özlediğim baharat kokusu ailemin tüm kadınları gibi
bizim de başımızı döndürüyordu.
Büyükannesi Sâre Hanım gibi doğadan şifalı bitkileri toplayarak merhemler yapardı
annem. Çocukken oyun oynadığım bu gelincik tarlaları,şimdi aromatik bitkilerin ekildiği
büyük bahçelere dönüşmüştü
“Uzunca dalgındın.Ne zamandır bu halinle karşılaşmamıştım.”dedim
“Bugün maziye doğru bir yolculuğa çıktım Mine. Hatırlamadığım ne çok istasyonda
durmuşum. Doğumlar, ölümler, yaşlananlar, büyüyen çocuklar, izlerini kaybettiğim dostlar.
İncecik bir kızla selamlaştım. Bak bakalım tanıyabilecek misin?”
“Büyükanne Sâre Hanım değil mi?”
“Evet. Boyu kadar sarısabır çiçekleri içinde. Ayvalık’a geldikleri ilk yıllar olmalı .”
“Çok güzelmiş.Ona benziyorsun anne.”
“Sonraki fotoğraflarına bak, nasıl da kırılmış gülüşleri.Babamın ölümünden sonra annem ve
amcamla.Yanlarındaki kızıl şaçlı bebekte, benim.Yüzümüzde derin bir yeis var.”
“Sâre Hanım’dan, Angel’a kadar hepimize miras hüzün .Tulga’yı bulmak istiyor.”
“Bir kızı olduğunu bilmeli.”
“Pişmanlığı, benim bir hata olduğum,..Bütün o söyledikleri.Artık çok geç.”
“Yapılmış bir yap boz veriyorlar elimize Mine. Her şey hazır. Yerli yerinde. Kalıbına tam
gelmiş, mükemmel dizilmiş.Sonra bir gün, bir insan, bizi alt üst edecek bir parçayla
hayatımıza giriyor diyor ki bak bu küçük parçan eksik, eklemen gerek.Eline tutuşturuyor
eksik parçayı, haydi diyor yeniden yap.Tüm sabrınla, çoğu kez de acı çekerek, yeniden
yerleştiriyorsun kalıbını. Kendimiz inşa ediyoruz hayatı. Tüm parçalar ya bize hazır veriliyor
ya da kenarları, köşeleri, sivrilte, yuvarlaya, cilalaya, biz kalıba uygun bir araya getiriyoruz.
Yeniden tam olduğunda, bambaşka bir dönüşümle yaşamaya devam ediyoruz. Öfkenin
ardındaki nefreti, kırıp dökmeden sakinleştir Mine.Küçücük bir bebekle yıllarca Almanya’da
yaşadın.Tulga’ya kızını tanıması için bir şans vermelisin.”
Öyle bir gerçeklik duygusu yaşıyordum ki ruhum ve onun etrafındaki parçalarının sanki
tamamı nefrete sığınmış korunuyor, duyduğu, gördüğü, her şeyi oradan bir pencereden
seyredercesine izliyordu.
“Biraz sahile iniyorum.” dedim.
Kendime ayırdığım birkaç cüce saatte sadece denizi seyrediyordum. Yüzümdeki yanıklar,
büyükanne Sâre Hanım’ın pomatı dedikleri kremle daha çabuk iyileşmişti.
ALMANYA
“Yaralar deşilmeden, iyileşmez Angel. Beni Cunda’ya götür!”
“Mama!”
“Büyükanneni ara! Beni ancak o iyileştirir.”
“Sorgulama halen devam ediyor. Almanya’dan çıkış yapamazsın.”
“Konsolosluktan bize yardım edecekler.”
“Gidiyoruz! “dedi pembe üniformalı, ameliyat hemşiresi.
Angel’in elinden sıkıca tutarak sedyenin üzerine boylu boyunca uzandım.Yanıklarımın
üzerini kefen gibi saran beyaz örtüyü hafifçe aralayarak,
“Kızım üzülür. Aç üzerimdekini.” dedim.
“İçiniz gözüküyor. Dışarısı kalabalık.”
“Aç! Sapık mı dışarıdaki millet? Çocuğumun beni böyle görmesini istemiyorum.”
“Mama dayanmalısın!”
“Hiç iyi değilim.”
Yanık yüzüm, bir dizi ameliyat sonrasında temizlenmiş, bağ dokuyu destekleyici
bölümlerin üzerine, bacaklarımdan alınan parçalarla, deri nakli yapılmıştı.Uzun bir
rehabilitasyon dönemi geçiriyordum.
Yaşadıklarımla ilgili olarak kimseyi suçlamıyordum. Fakat tüm ihtimalleri de göz önünde
bulundurduğumuzda, yangının üzerindeki şüphe perdesi bir türlü kalkmıyordu. Görgü
tanıklarının ağır bir gaz kokusundan bahsetmeleri,Türk Konsolosluğu’nu da soruşturma ile
ilgili alarma geçirmişti. Almanya’da yaşayan Türklere yönelik saldırılar, 1980’li yıllardan
itibaren yükselişe geçmiş, 30 yılda Türklere ait yüzlerce ev, işyeri, cami ve dernek
kundaklanmıştı. Yapılan soruşturmalarda yangınlarla ilgili faillerin çoğu yakalanamadı.
Türklerin ikinci vatanımız dedikleri Alman Devleti’ne olan güven algısını kaybolmuştu. Polis
yapılan soruşturma sonrasında yangının elektrik panosundan çıktığını söyledi. Tüm
itirazlarımıza rağmen dosya kapanmıştı. Öylesine korkuyordum ki Angel’in tüm itirazlarına
rağmen Cunda’ya döndüm.Annem, arka bahçedeki limonluğu kapatarak, ofis haline getirdi.
Yayınevleri, dergiler, öğrenciler, hatta bazen iş adamlarına Almanca –Türkçe tercümeler
yapıyordum. Her zaman biraz karanlık bir tarafım vardı. İçimde neleri yok etmem gerektiğini
bilmeyen, bazen kendine bile yabancı olan biriydim. Fakat evime döndüğümden beri
yüzümdeki yanıklarla birlikte, ruhumdaki matemin de iyileştiğini hissediyordum. Derin bir
huzur içerisindeydim.Yeniden yazmaya başlamış, büyükannem Sâre Hanım’ı anlatan kısa
biyografiyle birlikte sözler dünyasına geri dönmüştüm.
“ Sırrını kuşandığım tarih, sen beni bilmezsin.” diye başlıyor Sâre Hanım’ın öyküsü.
“Bitirdirdin mi yoksa?”
“Yazamam ben hemen öyle.Henüz taslak Angel.”
“Okumak istiyorum.”
“Bu gece sana uyku yok o zaman.” diyerek masanın üzerindeki kağıt demetini uzattım.
SÂRE HANIM
Yazar/ Mine İSPEN
(Sırrını kuşandığım tarih, sen beni bilmezsin. )
Üzerinde Fransızca antiseptik servisinin bulunduğu yazılı tabelanın altında bir süre
tereddütle bekledikten sonra, lüks berber salonundan içeriye girdi. Babası, semavere
benzeyen bir aletin üzerindeki sıcak su buharının yardımıyla, havlu , jilet gibi malzemeleri
sterilize ediyor, pomatları ısıtıyordu.
“Yemeğinizi getirdim efendim.”
Yüzüne yayılan gülümsemeyle, elindeki alkol şişesinin kapağını çevirip, sıkıca kapattı.
“Mutfağa bırakınız kızım.” dedi.
Şair bir babanın oğluydu Ali Eşref Efendi. İleri görüşlü, açık fikirli, zanaatı berberlik
olsa da İspençiyari Eşref diye bilinirdi. Trabya sırtlarından topladığı çeşni otları demlendirir,
içlerine koyduğu yağlarla macun haline getirirdi. Hazırladığı pomatlarla, nice tendeki iltihabı
iyileştirmişti.
16 yaşına geldiği o gün, babasını son kez görmüştü. O dükkandan ayrıldıktan sonra
fenalaşmış, sessizce hayata veda etmişti Ali Eşref Efendi.
Bir süre ağabeyi işletti, berber dükkanını . Sonra işgal başladı! İngiliz gemileri boğaza
demir atmıştı. Korku ve panik içindeydi! Payitaht yaralıydı. Ağabeyi İzzet Anadolu’da
başlayan direnişten bahsediyordu. Balıkesir’den Anadolu’ya silah sevkiyatı olduğunu;
düşmana teslim edilmeyen silahların balıkçı gemileriyle önce Ayvalık, oradan da Balıkesir’e
taşındığını anlatıyordu. Kuva-i Milliye olduğunu söylediği bir grup gençle birlikte padişahın
‘Yunan’a teslim olun!’ emrine karşı gelen ilk birliğin kumandanı, Yarbay Ali Çetinkaya’nın
komutasına girmişti. Anadolu’da silahlı mücadele başlamıştı. Zor yıllardı.İşgalden birkaç
hafta sonra direnişçiler onu, küçük bir balıkçı teknesiyle gizlice Cunda Adasına getirmişler,
yaşlı Rum dadısına emanet etmişlerdi. Savaş bitene kadar orada saklanmıştı.
“Harika olmuş!Çok beğendim.”
“Eşikten içeriye bir adım attım diyelim.”
Benim eve dönüş hikayem, kendime yeni bir hayat verme meselesiydi. Annem,
özünüze döneceksiniz dediğinde, ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Ancak
değiştiğimizde bizimle birlikte dünya da değişiyordu.
18 YIL ÖNCE
“ Demiri tavında, sözü tadında söyleyeceksin kızım. Ve öyle ince söyleyeceksin ki, anlam
belli olsun. Söz yerini bulsun. Yemen’den bir akik taşı satın almıştım. Rengini Süheyl adlı
yıldızdan aldığı için, bütün akiklerden daha parlak olduğunu söylerler. Ruhu temiz tutar.
Senden bu taşı saklamanı istiyorum. Duaların kabul olması dileğiyle.
Mine, annesinin hazırladığı baharat karışımıyla birlikte, kollarının arasındaki tüm çiçekleri
ona uzattı.
“Od Ene’nin, Umay Ana’nın ,Fatma Ana’nın niyetine kabul et demirci. Senin için şifa
diliyorum.”dedi.
Mine, kendine emanet taşı avuçlarının içinde sıktı. Çocukluğu annesinin aktar dükkanı
ile demircinin atölyesi arasında geçmişti. Kafasından çıkarmadığı eski kasketi ve iş tulumu ile
kendini bildi bileli, demircinin çıraklığını yapmıştı. Aslında çıraklığın ötesinde, yaşantısı
boyunca her durumda düşüncelerine başvurduğu, öğüt veren bir kitap gibiydi demici. Akıl
hocası.
“Ne zamana kadar saklamamı istiyorsun?”
“O sana söyler, zamanı geldiğinde.”
“Ne yapacağım,o zaman geldiğinde?”
“Saklaması için yeni sahibine vereceksin.
Demircinin yaşadığı dar sokağı döndüğünde. İstanbullu müzisyen Hikmet Anıl’ın evinin
önünde buldu kendini. Kapıyı çaldı. Seslendi! Kimse duymuyordu. Evden dışarıya taşan
viyolonsel sesine, piyanonun tuşlarından çıkan tatlı melodi eşlik ediyordu. Müziği takip
ederek, evin arka bahçesine çıktı.
Tekerlekli sandalyede oturan genç bir kız çalıyordu viyolonseli. Uçuşan beyaz kıyafetleri
içinde, demircinin anlattığı şem-i pervane hikayelerindeki kelebekler gibiydi. Geldiğini fark
etmemişlerdi.
Piano çalan, “Olmadı!” diye bağırdı. “Her seferinde aynı yerlerde hata yapıyorsun.”
“ Piano çok hızlı.” dedi kız
“Parmak pozisyonların hatalı. Her çalmaya başlamadan önce pozisyon egzersizleri yapman
gerekir. Yavaş kalıyorsun.”
“Babamla da denemek istiyorum.”
“Tamam nasıl istersen.” dedi
Beni fark etmişlerdi.“Evet delikanlı. Birini mi arıyorsun?”
Başımdaki erkek kasketi, kısa kızıl saçlarım,zayıf bedenimle beni erkek zannetmişlerdi.
Elimdeki paketi uzattım.
“Hikmet Bey’in siparişi.”dedim.
Konuşmaya başladığımda Cundalı olmayan müşterilerin yüzündeki ifade ile eğlenmek
çok hoşuma giderdi,fakat bu sefer sıkı bir azar yedim.
“Dalga mı geçiyorsun sen bizle? Söylesene erkek olmadığını.”
“Babanın baharatları. İlgilen! Çıkıyorum ben.” dedi. Piyanistin burnundan kıl aldırmayan,
kibirli tavırları rahatsız etmişti.
Genç kız, yanındaki sandalyenin üzerinde duran gözlüklerini alarak, burnunun üzerine
yerleştirdi. Tatlı bir tebessüm yayılmıştı yüzüne. Nedenini anlamıştım. Başımdaki kasketi
çıkarıp, saçlarımı hafifçe karıştırdım.
“Sipariş ödendi mi?”dedi.
“Evet. Fakat kekiğin ne cins istendiği söylenmemiş.İkisinden de getirdim.”
“İyi yapmışsınız.Babam birazdan burada olur. Bekleyebilir misiniz?”
“Yarın tekrar gelsem.”
“Tabii.”
Taş evlerin sırlandığı Güneş Sokak , gölgesi bol bir meydana açılıyordu. Her hafta bu
meydana kurulan pazarın tam ortasındaki çınar ağacı Mine’nin tezgahıydı. Annesiyle birlikte
hazırladıkları şifalı otları, renk renk, mis kokulu baharatları ve özel yapım gelincik reçellerini
satarlardı.
“Saç dökülmesi için bir ilacın varmış Mai.”
“Birkaç tane var.Hangisi acaba istediğin?”
“Dur bakayım!Yabancı bir isim. Mine tekrarlayıp duruyordu . Sen ilaç yapacakmışsın saç
için.”
“Mine! Senin bahsettiğin şu ilaç neydi? “diye seslendi müşteri.
“Argan yağı.”
“Tamam ondan istiyorum.”
“Yeni yaptık o ürünü %100 soğuk pres.”
“Nasıl kullanacağım? “
“15 günde bir. Yağın kokusu hoş olmadığı için biraz lavanta yağıda var içinde.”
“Banyodan önce….”
Eski kilisenin yıkık duvarı arasından yükselen müzik sesi ile birbirlerini duyamaz
oldular. Pazardakilerin ardından, o da kiliseden gelen müziği kimin çaldığını merak etmişti.
Kapı girişindeki sarı tuğlaların üzerine tırmandı.
Daire çizerek oturmuş 3 keman ,1viyolonsel, 1 akordiyon ve piyano gördü.Tanımıştı
grubun piyanistini. Viyolonsel çalansa, baharat götürdüğü sevimli kızdı. İlk Piyano başladı.
Sonra kemanlar ve viyolansel. Ritmi ve senkronizasyonu çok iyi ayarlamışlardı. Uyumlu bir
şekilde giriş yaptılar. Bütünün önemli bir parçasıymış gibi, onlar çalarken gözlerini kapattı .O
an sanki orada olmadığını müziğin içinde kaybolduğunu hissediyordu. Birden piyano durdu.
Müzik sustu. Akordeon çalan yerinden kalktı. Piyaniste hararetli bir şeyler söyledikten sonra
arkasını dönerek kiliseden uzaklaştı.
“ Orkestranın eseri ortaya koyabilmesinin uyum ve takım ruhu olduğunu bilmek gerekir.
Bireysel çıkışlar istemiyorum. Prova bitmiştir. Konserde görüşürüz.” diyerek bağırdı piyanist.
Grup, şeflerinin kararını çaresizce kabul etmek zorunda kalmıştı.
Annem demirciye bu akşam üzeri eski kilisede olanları anlatmayı keserek, yataktan
doğrulmasına yardım etti.
“Dinlenmiyorsun beni hiç. Çok yoruluyorsun.”
Yaşına rağmen çalışmaya devam eden biriydi demirci.Çalışmazsak çökeriz derdi. Bana
hafifçe göz kırparak, masanın üzerinde duran kitabı uzattı,
”Cemile’yi okudun mu Mine?” Annemin böyle üzerine titrediği anlarda, tek kurtuluşu, lafı
evirip çevirip kitaplara getirdiğinde olurdu.
“ Amca! Başladın yine hikayelerine.”
Benim gibi annem de demircinin dükkanında büyümüştü . Kızı gibiydi. İstanbullu Sâare
Hanım’ın küçük oğlu Salih Zeki Bey, annemin öz amcasıydı.
Demircinin anlattığı efsanelerle hayalperest çocuklar olarak büyümüştük. Elburz Dağın’da,
Hayat Ağacı’nın yaşadığına inanır ; herkes yolunu bulsun diye, Hüd Hüd’ü mihmendar
yapardık.Gerçek ya da düşlenmiş bir evreni süslecek pek çok hayalimiz vardı.
Akordiyonunu işaret etti.
“Önce biraz çal.”
Başucundaki iskemlenin üzerinde duran akordiyonu kucağıma yerleştirdikten sonra
kilisedeki gençlerin çaldığı, o çok sevdiğim melodinin notalarına özlemle dokundum. İçim
müziğin ritmiyle dolup taşmaya başladığında, bambaşka bir dünyadaydım.
“Yeniden çal!” dedi demirci.
Müzik bittiğinde kapıda bir tıkırtı duyuldu.
“Açsanıza kızım. Bekletmeyin kapıdakini.”
Kapıda fısıltıya benzer konuşmalar başladığında, gelenin kim olduğunu epeyce merak
etmiştik.
“Mine!”diye seslendi annem
“Efendim.”
“Gelir misin?”
Bir nefeste kapıya vardığımda gelenin kim olduğunu anlamıştım.
“Merhaba.”dedi.
“Merhaba. Hoş geldiniz. İçeriye gelin lütfen.”
“Tanışamadık. Ben Mine. Annem Maide Hanım ve büyük amcamız Salih Zeki Bey.”
“Öncelikle çok özür diliyorum.Rahatsız ettim. Ben Suna Anıl. Sokağın sonundaki evde
oturuyorum.”
“Hikmet Bey akrabanız mı Suna Hanım? “ dedi demirci.
“Evet Babam.”
“Hoş geldiniz.”
“ Hoş buldum. Akordiyonun sesi dışarıya taşıyordu.Kimin çaldığını merak ettim.”
“Ben çalıyordum.”
“Akşam Tulga’nın grubu değirmenin orada konser verecek.Ve maalesef bugün provada
akordiyon çalan müzisyen tatsız bir şekilde gruptan ayrıldı. Konseri iptal etme kararı almıştık.
Az önce seni dinledim.Bir prova ile diğer arkadaşlar ve Tulga’da dinlesin istiyorum.Ne
dersin?
“Beni mi?”
“Evet. Bize yardım edecek misin?”Şaşırmıştı.Bugün grubu dinlerken çok mu istemişti acaba
onlarla çalmayı.
Piyanonun üzerinde dans ediyordu parmakları. Bizi görünce bir an durakladı.
“Tulga biraz ara verebilir misin?”
“Neredesin sen?”
“Sana Mine’yi tanıştırayım. Bu gece için, bize yardım edecek.”
“Sen aklını mı kaçırdın? Gruptan ayrılan müzisyen,konservatuarın en iyi öğrencisiydi.
Provalar çok ağır. Defalardır aynı parçayı çalıp duruyoruz. Sarabande, salt hüznü çağrıştırır
dersem, eksik söylemiş olurum; böylesi duygu yüklü,tutkulu bir eseri, öyle sıradan
duygularla çalamazsınız.”diye bağırıyordu.
Handel’in Sarabande’si…Senfonik şiir olarak yazılmış eseri,küçük bir oda orkestrasıyla
çalmak, hele hele sınırları akordiyon eklerek zorlamak, Tulga’nın ani patlamalar yaşamasına
neden oluyordu. Aniden yağmaya başlayan ve birkaç dakika içinde de durulan yağmurla
hanımeli kokan küçük bahçe, sırılsıklam olmuştu.Uzun boylu kemancı kız, herkese aynı
model pardösülerden dağıttı. Elindeki son parçayı da bana uzatarak.
“Hepimiz hazırız Tulga.”dedi.Heyecanlanmıştım.
Piyona başladı. Kemanlar, viyolensel, hepsi bir anda ve şimdi ben. İliklerime kadar
ürperiyordum. Kaç perde, kaç nota, kaç düğüm çaldım bilmiyorum.Ayaklarımın altından
çekildi yeryüzü. Zirveye çıktığımda, kemanlar birbirine bakarak, hafifçe tebessüm etti.
Gözlerimi kapattım. Müziğin ritmini kalbimde hissediyordum. Nefesimi bıraktım kemanlar ve
viyolensel susmuştu. Sadece piyanist ve ben çalıyorduk.Sırtı bana dönüktü. Son notayla
birlikte, aynı anda ,yavaşça, durduk. Dönüp bana baktı. Sanki o an beni ilk kez görmüştü.
DELİLİĞİM
O sıralar ailemle birlikte geçireceğim son tatilim olduğunu henüz bilmiyordum. Yaz
başlarında işlerin yoğunlaştığı bu günlerde Cunda bir başka olurdu. Altı ay yağması derdi
demirci. Gelenlerin bahar ve yaz güzelliğini hoyratça israf etmelerini, sonbahar geldiğinde de
arkalarında bıraktıkları, çöp, tahribat ve yorgunluğa rağmen, adanın üzerinden dağ kalktı
sanki tüy gibi hafifledik diye sevinirdi.
Konserle birlikte Suna ve orkestrada ki kızlarla iyi arkadaş olmuştuk.Hatta grupta
benim gibi yurt dışında eğitim alacaklar olanlar da vardı.Planlar yapıyor, edebiyat ve müziğe
aynı görev bilinciyle ve ciddiyetle yaklaşıyorduk.Tulga’nın provalardaki sıkı disiplinine
onlar gibi ben de ayak uydurmuştum. Onu hayranlıkla seyrediyordum.Kendisi ise bu
hayranlığı görmezden gelerek Almanya turnesine odaklanmış var gücüyle çalışıyordu .Grup
için zor bir eser seçmişti.Defalarca bozup yeniden çalıyorduk.Konser tarihinin yaz sonunda
olması ve orkestranın eseri aylar önceden hazırlaması üzerimizdeki baskıyı hafifletmişti.
Tulga’ da önceki katı adanmışlığından sıyrılıp, daha sakin birine dönüşmüştü. Grupla olan
samimiyeti, sevecen ağabey tavırlarıyla beni şaşırtıyordu. İlginç biriydi.
“ Günümüzün kadınları Monalisa gülüşünü kaybetti.”diyerek ilk karşılaşmamızdan beri
başımdan çıkartmadığım kasketimle sıkça eğleniyordu.
“Artık utangaç ve gizemli değiliz.Kahkaha atmayı, az da olsa hayatın bu kahkahalardan
geçtiğini artık öğrendik.”
“Yurt dışında bak bu işine yarar işte. Ne zaman kabul .”
“Edildim .Ekim sonu sınavlar başlıyor.”
“O zamanlar da biz de Almanya’da olacağız.Yeni akordiyon bana dayanamaz kaçarsa hazır
ol.”dedi.
“Memnuniyetle.” diyerek gülümsedim.
“Ama önce bana burada birkaç hafta asistanlık etmeni rica edeceğim.”
Kabul ettim.Delilik taşınabiliyorsa küçük, taşınamıyorsa büyük derler ya benimkisi
dağlar kadardı. İki insandan zayıf olanının, daha etkili, güçlü olana hissettiği imkansızlık.
Demircinin sahibi geldiğinde o sana söyler dediği akik taşını Tulga’nın avuçlarının içine
bırakmıştım.
“Şair yaz bakalım benim için de bir şiir.”
“Kaybettiğim insanlar için yazarım.”
“Yolumu kaybetmedin daha diyorsun öyle mi?”
“Evet .”
“Ya özleyince geri dönenlere, onlar için de yazacak mısın?”
“Evet.”dedim.
Sonra …Sonrası Gri,puslu bir gençlik. Üzerine giydirdiğim yas kıyafetleriyle hayallerimi
Tulga’yla birlikte uğurladım. Bazen susmak en zor söylenecek sözdü. Daha kötü hatıralarım
olmamalıydı. Berlin’deki edebiyat fakültesine kabul edildiğimde, yalnız değildim.Ailemi
büyük bir utanç içinde bırakarak bebeğimi doğurma kararı aldım.Tüm gücümü topladım ve
elimden gelenin en iyisini yaptım
***
“Beni doğurmak istemiş miydin anne ?”
“Bu nasıl bir söz.”
“Sürekli huysuz, huzursuz ağlayan bir bebekmişim de.”
“Doğduğunda minnacıktın.Çabucak hasta olurdun.”
“Beni doğurmasaydın başka bir hayat yaşayabileceğini düşünmedin mi hiç.”
“Ben en çok seninle yaşamayı sevdim,seçtim Angel.Sen benim en güzel yıllarımsın”
“Çok mu sevmiştin Tulga’yı?”
“Kalbime sevme! diyemedim.”
“Mai, gönül ancak, gönülle takas edilir.” diyor.
“Benim gönlüm seninle takas oldu Meleğim, sonsuza kadar sen kalbimsin.
Angel avucunu açarak, içindeki akik taşını gösterdi.
“Üzgünün mama.Senden daha fazla gizlemek istemiyorum.Tulga bu akik taşının bende
kalmasının daha doğru olduğunu söyledi.Zamanı geldiğinde saklaması için yeni sahibine
vereceksin. demişsin.” Yoksunluğa, mahrumiyete, özleme ne kadar dirense de alışamıyordu
insan. Zamanı gelmişti.
“Bu gece Ab-u Hayat suyundan içerek ölümsüz olan Hızır’ın dilek gecesi Angel.Sabah gül
dallarına dileklerini asarken Mai, alemde var olan her şeyin asılları, ateş, su, hava ve toprak
bu gece bir araya gelir demişti. Büyükanne Sâre Hanım’ın her yıl yaptığı gibi biz de
toprağa yedi fasulye, yedi nohut dikelim.Kalbimizdeki tüm dilekler gerçekleşsin.Gelebilecek
tüm kötülükler de bunlara gelsin.”dedim
Onu umursamayan bir adamdan, niye nefret edemiyordu. Oysa nefrette, sevmek gibi bir
duygu değil miydi.
