Yaşamam için sunulmuş hayata güneşli bir mayıs sabahında “Merhaba” dedim. Doğduğum ayın tüm renklerine inat, adımı Hazan koydular. Bence adım Bahar olmalıydı ama kimse ne doğduğum gün, ne de sonrasında bana ne istediğimi sormadı. Oysa ben hep kelebek olmak istedim, payıma tırtıl olmak düştü.
Rengarenk çiçeklerle ve meyve ağaçlarıyla bezeli geniş bir bahçenin içinde, beyaz boyalı, ahşap panjurlu, iki katlı bir evde doğdum. Bu ev benim kozam oldu. Anneannem Zekavet Hanım, teyzem Nur ve annem Şengül ile birlikte üniversiteye gidene kadar burada yaşadım.
Kozamı paylaştığım kadınlardan anneannem benim bilgeliğimdi. Adının hakkını veren, zeki, tuttuğunu koparan bir kadındı. Dedem hayata erken veda ettiği için anneannem, annemi de teyzemi de kendi imkanlarıyla okutmuş, onlar için çalışıp çabalamıştı. Anneannem ortaokul mezunuydu ama teyzem, “Annem biraz daha okusa kesin başbakan olur,” derdi. Haklıydı da.
Okumayı yazmayı bana anneannem öğretti. Derslerde anlamadığım bir şey olduğunda ilk ona koşardım. Sınavlarıma çalıştığım gecelerde ben yatana kadar başımda bekler, dizine çektiği battaniye altında koltukta uyuklardı ama ben uyumadan da odasına gitmezdi. Okuma bayramımda da mezuniyet törenimde de en önde, beni gururla alkışlayan yine oydu. Zekavet Hanım, benim için anneanneden çok anneydi.
Kozamın en neşeli karakteri teyzem Nur’du. Sabahları bankadaki görevine gider, akşamları hem ev işleriyle hem de anneannemin bakımıyla ilgilenirdi; ama yüzünden gülümsemesi, dilinden nüktedanlığı eksik olmazdı. Bahçeyle uğraşmayı çok severdi. Kış kasvetli yükünü üzerinden atıp toprak yavaş yavaş canlanmaya başladığında, bahçeyle daha çok ilgilenirdi. Çiçeklerin topraklarını yeniler, ağaçların diplerini çapalar, hepsiyle tek tek konuşurdu. En çok da nar ağacıyla…
Teyzem nar ağacına, “Ah evimizin nazlı kızı… Her mevsim çiçek açıp bir kez bile meyve vermedin. İnşallah bu yıl yiyeceğiz meyvelerini,” dediği zaman, bahçedeki şezlongunda uzanan annem, güneş gözlüklerini burnunun üzerine indirip “Bırak o uğursuzu. Onun dikildiği gün hayır etmeyeceği belliydi. Yılan dolandı o ağaca bir kere,” derdi.
Nar ağacının hikâyesini de annemin o ağaca neden öfke duyduğunu da çok sonra öğrendim. Öğrendiğim gün, boğazıma bir yumru oturdu. Göz yaşlarımı teyzem sildi ve her zaman olduğu gibi, o gün de hem kalbimi hem de beni sarıp sarmaladı.
Ve annem Şengül. O, benim hüznümdü. Omuzlarından aşağıya inen kuzguni siyah saçları, iri zeytin tanesini andıran gözleri, sanki kalemle çizilmiş gibi kusursuz yüz hatlarıyla görenlerin dönüp bir kez daha baktığı bir güzelliği vardı. Masal prensesleri gibiydi. Ev işleriyle de benimle de ilgilenmezdi. İşten eve gelir gelmez üstünü değiştirir, bir şey atıştırır, sonra süslenip en güzel parfümünü sıkıp dışarı çıkardı. Annemin gül ile karışık vanilya kokusu, o evden ayrıldıktan sonra bile odaların arasında dolaşırdı. Süslenmeleri, gösterişli kıyafetleri ve adeta bir gölge onu takip eden parfüm kokusu; annemin sevilmeye, sahip çıkılmaya ve ilgi görmeye olan açlığının vücut bulmuş haliydi.
İşten eve, eli kolu poşetlerle dolu geldiği zaman poşetlerin içinden benim için bir şeyler çıkacak mı diye, kasap kapısında ciğer bekleyen kedi gibi beklerdim; ama nafile. Benim bekleyişlerime en çok anneannem üzülürdü. Annemin odasına girip azarlar gibi konuşurdu. Annemse her seferinde, konuyu bir şekilde babama ve sonunda da bana getirirdi.
“Benim de bir hayatım var. Her şeyi bırakıp giden kocamdı. İnşallah Hazan da evlenip hata yapmaz.”
Yıllar önce sadece bir not bırakıp başka bir kadınla giden babamın yasını yıllarca içinde tutan annem, bu yası yok saymak için babamdan kalan her şeyi ama en çok da beni görmezden geliyordu. Annem, sevgiye ve ilgiye olan açlığını evinin dışında aradıkça, ben de ona kendimi göstermek için daha çok çabalıyordum. Bu çaba, içimde sınırsız bir tatminsizliğe dönüşüyordu. Çocuk aklıma, en iyisi olursam beni sever, beni görür sanıyordum. Ama ne yaparsam yapayım, beni hiç görmedi. Okul birincisi Hazan oldum, o dışarı çıktı. Bale gösterisinde baş rolde dans ettim, o gösteriye gelmedi. Üniversiteyi dereceyle kazandım, kutlama yemeğinde yoktu. Anneme ayrılan tüm koltuklar boştu. Ve boşluk, benim hüznüm oldu.
Üniversiteyi okumak için evden ayrıldığımda, artık bir kelebek olacağımı sanmıştım ama uçamıyordum. Kozam olan evimi özlüyordum. Etrafım kalabalıktı ama bir o kadar da boştu. Tıpkı annemin bomboş bıraktığı koltuklar gibi. Bir gün içimdeki boşluğa ayna tutan Yalçın ile tanıştım. Üniversitede, kalabalık amfilerin birinde yollarımız kesişti. Onunla konuşmak, uzun zamandır içimde biriken ama adını koyamadığım şeyleri duyulur kıldı. Neden renkli kanatlarımı özgürce çırpamadığıma, en iyisi olmak için içimdeki bitmeyen hırsa ayna tuttu Yalçın. Bana, ne olursa olsun zaten iyi olduğumu gösterdi. Kozam gibi gördüğüm evimde kendimle ilgili yok saydığım tüm duygularımla beni yüzleştirdi. Artık kozamdan çıkmış, rengarenk kanatlarıyla özgürce uçmaya hazır bir kelebek olmuştum.
Hayat, benim için güzelleşmişti. Ama kozam olan evimde işler karışmıştı. Teyzemin yıllardır el bebek gül bebek baktığı anneannemi kaybetmiştik. Teyzem, sanki bir uzvunu kaybetmiş gibiydi. Sus pustu. Sanki, neşesini de anneannemin bedeniyle toprağa gömmüştü. Teyzem ve benim için çok zor olan bu durumu, annem yine kendince bildiği en iyi yöntemle çözmüştü; kaçmak.
Kozama tek başıma gitmemiştim. Yalçın da benimleydi. Yalçın’ın ailemle tanışması, herkesin bir arada olduğu güzel bir ziyafet sofrasında olur diye hayal etmiştim. Ama doğduğum günden beri, ismim dâhil, hiçbir şey hayal ettiğim gibi gitmemişti. Bu yüzden bu tanışmanın da düşündüğüm gibi olmamasına şaşırmadım. Teyzem, Yalçın’ı bağrına basmış, anneannemin vefatı kalbini on parçaya bölmüş olsa da onu en güzel şekilde misafir etmek için didinip durmuştu. Annem ise, beni olduğu kadar Yalçın’ı da görmezden gelmişti.
Anneannemin vefatının üzerinden neredeyse on gün geçmişti. Evimize baş sağlığı dilemeye gelen eş dost, konu komşu el ayak çekmişti. Kozamda, teyzemle baş başa kalmıştık. Teyzem, anneannemin eşyalarını toplama gücünü kendinde bulduğu gün, ben de ona nar ağacının hikayesini sorabilecek cesareti kendimde buldum.
Teyzem ilk başta cevap vermemek için kırk dereden su getirdi. Önce eski aile fotoğraflarını tek tek gösterdi bana, sonra “Kışlıklarla yazlıkları ayrı kolilere koyalım,” dedi. Ben üstelemeye devam edince, “Allah’tan annene benzeyen tek huyun inadın,” deyip kahve yapmamı istedi. Eskisi gibi teyzemle mutfakta oturup içtik kahvelerimizi ama bu defa kahkahalarımızın yerini, yıllardır anlatılmayı bekleyen ve saklandıkça ağırlaşan bir hikâye aldı. Nar ağacının hikayesi…
Doğduğum gün, babam nar ağacını dikmiş; can suyunu da o vermiş. “Kızımızın uğuru olacak bu ağaç,” demiş. Ama babamın evden ayrıldığı yıl bahçeye yılan dadanmış. Tüm bahçe ilaçlansa da yılan bulunamamış. Herkes yılanın kaçtığını düşünürken, annem bir sabah nar ağacının dibinde gördüğü yılanı kürekle vura vura öldürmüş.
Teyzem, yıllardır benden sakladıkları nar ağacının hikayesini anlatırken, yutkundu, sık sık sustu. Ama anlattıkça, kaskatı kesilmiş omuzları rahatladı. Hatta gözlerimden boşalan yaşları şefkatle sildi. Ayağa kalkıp kendine su koydu. Birkaç yudum içtikten sonra anlatmaya devam etti.
“Anneni hiç görmemiştim Hazan. Narin, bakımlı elleriyle kavradığı küreği hiç düşünmeden aşağı yukarı sallıyor, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Yılanın yerde hareketsiz yattığını görse de vurmaya devam etti. Biz yetişmesek, kürek darbeleriyle nar ağacını da kökünden sökecekti,” dedi.
Aklıma annemin, nar ağacından hep “uğursuz” diye bahsettiği geldi. Aklım ermeye, kendimi bilmeye başladığım zamanlarda babama da annemin ağaçtan neden uğur diye bahsettiğini sormuştum. Babam, “Anneni bilmez misin, takacak bir şey bulmuştur,” deyip geçiştirmişti beni. Ben de bir daha hiç üstüne düşmemiş, kendimce bu hikâyeyi kurcalarsam babamın benden de uzaklaşacağını düşünmüştüm. Ama nar kırılıp tüm taneleri ortaya saçıldıysa bir kez daha aklıma düşen, düşüncelerimi bir yılan gibi zehirleyen o soruyu sormalıydım.
“Teyze, annem nar ağacına uğursuz derdi. Benim doğduğum yıl babam diktiyse o ağacı, belki annem beni hiç istemedi ya da babamın gitmesinin nedeni olarak beni gördü. Belki de o yılanı öldürürken aslında beni…”
Teyzem, kollarıyla beni sımsıkı sarıp, saçlarımı öpüp kokladı. Yüzümü iki elinin arasına alıp konuşmaya başladı.
“Kızım olur mu öyle şey. Vallahi anlattığıma pişman etme. Anneni bilmez misin, kim bilir ne fırtınalar kopuyordu içinde o zaman. Anlatmazdı hiçbir şey bize. Belki anlatsa… Ama sen sakın aklına bir daha böyle şeyler getirme,” dedi ve o günden sonra nar ağacının konusu açılmamak üzere kapandı. Ama benim içimde açtığı yara hiç kapanmadı.
Anneannemin vefatından altı ay sonra teyzem, çalıştığı bankanın yurt dışı şubesine müdür olarak atandı. Annemse koskoca evde tek başına yaşamaya, alışveriş yapmaya, geceleri arkadaşlarıyla çıkmaya devam etti. Ta ki bir gece sokakta kim olduğunu bilmez bir halde bulunana kadar.
Şimdi annemin getirildiği hastanedeyim. Ortadan ikiye nizami bir çizgi ile ayrılmış ve farklı renklere boyanmış duvara bakıyorum. Batmak için dakikaları kovalayan güneşin son canlı ışıkları yüzüme geliyor. Gözümü kısıp duvara bakmaya devam ediyorum. Keşke hayat çizgimizde böyle nizami olabilse. Dümdüz, iniş çıkışı olmayan. Yalçın’ın elime dokunmasıyla irkilip daldığım düşüncelerden sıyrılıyorum. Hastanenin kantininden getirdiği kahveyi uzatıyor bana. Kahvenin tadı kötü olsa da, yanımda beni düşünen birisinin olması kahvenin kötü tadını unutturuyor.
Yalçın, “Doktorla görüştüm. Az sonra seni annenin yanına alacaklar,” diyor.
Kahvemden bir yudum daha alıp karton bardağı yere bırakıyorum. Bacağımı istemsizce sallamaya başlıyorum. Küçükken, annemin işten gelmesini beklediğim zamanlarda da böyle olurdum. Anneannem ne zaman bu halimi fark etse, gelip elimi tutar, beni göğsüne yatırır, saçlarımı okşardı. Yavaş yavaş sakinleşirdim. Bacak sallamalarım da bir süre sonra dinerdi. Bu halimi fark eden Yalçın, elimi tutup bana destek olmaya çalışıyor; ama nafile. Bu sefer bacak sallamalarım durmuyor.
Annemin yattığı odanın kapısı açılıyor. Dışarı çıkan doktor, annemi görebileceğimi söyleyip, beni odaya alıyor. Annem, hasta olmasına rağmen hala o kadar güzel ki. Upuzun saçları, manikürlü elleri ve odaya yayılmış parfüm kokusuyla, sanki az sonra “Kahvaltı hazır mı?” diye soracak gibi duruyor. Yattığı yatağın önündeki pencereden dışarı bakan annem, ben odaya girince kafasını benim geldiğim yöne çeviriyor. Yatağının yanındaki sandalyeye oturuyorum.
“Kan mı alacaksınız?” diyor. Dudaklarımın arasından “hayır” kelimesi zar zor çıkıyor. Öz annem beni bu sefer görmezden gelmiyor. Beni gerçekten tanımıyor.
“Neden geldiniz o halde?”
Titreyen sesimi durdurmaya çalışarak “Sohbet etmek istersiniz belki,” diyorum.
“Adınız ne sizin?”
“Hazan.”
“Çok güzel bir isminiz var ama siz bahar dalı gibi taptazesiniz. Baksanıza camdan gelen güneş bile size geliyor.”
Annemin her cümlesinde biraz daha eziliyor içim. Onu öyle yatarken görmek içimi buruyor. Yanaklarımın ıslandığını hissediyorum.
Annem, “Ağlıyor musunuz siz?” diyor ve eliyle göz yaşlarımı siliyor. Çok uzun zaman sonra annemin sevgisini hissediyorum ama annem, sevgi gösterdiği kişinin kızı olduğunu bilmeden yapıyor bunu. Elini tutup avucunun için öpüyorum. Gülümsüyor.
“Benim de bir kızım var. Küçükken o da öperdi avucumu. Bana onu hatırlattınız.”
“Nerede şimdi kızınız?”
“Bilmem. Ne zamandır görüşmüyoruz. Kim bilir ne zaman görüşürüz.”
Kapı açılıyor. İçeriye elinde tuttuğu iğne tepsisiyle giren hemşire dışarı çıkmam için ricada bulunuyor.
“Ben yine geleceğim sizi görmeye,” deyip annemi alnından öpüp kokusunu içime çekiyorum. Annem, yüzünde kocaman bir gülümse ile uğurluyor beni.
Bir hafta boyunca her gün Yalçın ile hastaneye geldik ama annem, beni de yaşananları da hatırlamadı. Doktor, annemin yaşadıklarının yalnızca bir unutkanlık olmadığını söylemişti. Travmayla tetiklenen bir hafıza kaybı… Yanına ağır bir depresyon da eklenmişti. Kelimeleri böyle söylemişti ama ben sadece şunu duymuştum; annem, artık burada değildi.
Hastanede uzunca bir süre kalacaktı. Belki de hep orada olacaktı artık. Annemin bakım masraflarını karşılamak için teyzemle birlikte, bir zamanlar sığınağım olan kozayı satmaya karar verdik. Ev, satışa çıkar çıkmaz alıcı buldu. Anahtarı yeni sahiplerine teslim edeceğim gün, evin odalarını tek tek gezdim. Annemi, beklediğim pencerenin önünde oturdum. Teyzemle kahve içip kahkaha atarak sohbet ettiğimiz mutfağımızda vakit geçirdim. Bahçedeki çiçekleri, ağaçları suladım ve nar ağacının yanına gittiğimde bir sürprizle karşılaştım. Her şeye şahitlik eden, teyzemin deyişiyle evimizin nazlı kızı nar ağacı meyve vermişti. Geç kalmıştı belki; ama o da kozasını geride bırakıp kendi renklerine kavuşmuştu.
