Hafta sonunun geç sabahına gözlerini araladı. Her odası farklı perdeli dairesinin hangi odasında uyuyakaldığını perdelerin renklerinden çıkarıyordu. Mavi bir aydınlık gözüne çarptı. Kütüphanesinin bulunduğu tek kanepeli odadaydı. Kalktı. Perdeyi araladı. Sitenin karşı bloğunu gördü. Hangi odada uyursa uyusun gördüğü ilk manzara sitenin birbirine benzeyen bloklarından herhangi biriydi.
Alışkanlığı olduğu üzere, ilk dikkatli bakışını, park alanındaki otomobiline yöneltti. Park alanları bina diplerinde ve çimenlik alanların kenarlarında sarı çizgilerle ihtiyaca göre bölünmüştü. Alt komşusu yine olması gerekenden fazla bitişik park etmişti otomobiline. Sinirlendi. O çizgiler niye vardı sanki. Diğer otomobilleri inceledi. Hiç kimse alt komşusu kadar bitişik park etmemişti. Tam pencereden ayrılacaktı ki üç erkek çocuğu bir plastik topun peşinde koşturarak otomobillerin arasındaki boş alana geldi. Hafta sonu okula gitmeyen, kursu olmayan haşarı çocuklardı bunlar. Birazdan daha da çoğalacaklardı. İrili ufaklı bir sürü erkek çocuğu. Kimi cılız kimi ergen sesiyle fütursuzca bağırıp çağıracak, türlü renkteki plastik topları kah otomobillere kah alt katlardaki binaların pencerelerine, duvarlarına çarpacaklardı. Bir süre onları seyretti. Merak ettiği oynadıkları bu düzensiz oyunda otomobillerin ne kadar zarar görebileceğiydi. Ara ara topları otomobillerin altlarına sıkışıyor, en cevvalleri hemencecik sırt üstü yatıp ayaklarıyla topu bulunduğu yerden çıkarıveriyordu. İrice olanı birkaç kez alt komşunun otomobiline çarptı. İstemsiz gülümsedi. Binaların aralarından renkli küçük bisikletleriyle kız çocukları, ellerinde sarı saçlı Barbie bebekleri, beyaz tütülü prenses elbiseli daha küçük yaştaki kız çocukları, askılı pantolonlu kimi papyonlu küçük erkek çocukları dengesiz adımlarıyla parke taşlı alandaki kargaşaya katılıyorlardı. Koyu siyah elbiseleriyle başörtülü iki yaşlı kadın, küçük çınar ağacının altındaki banka oturmak üzereydi. Sitenin girişine yakın bir yerde güvenlik görevlisi, tüm hobisi siteyle ilgilenmek olan emeklilerden birkaçı ile ayaküstü bir şeyler konuşuyordu. Perdeyi kapatmadan odadan çıktı.
Mutfağa girdi. Mutfak tezgahını her zaman temiz bırakırdı. Ocağın üzerindeki çaydanlıktan başka görünen bir şey yoktu. Suyunu damacanadan içiyordu ama çayı musluk suyuyla demliyordu. Temiz olduğunu bildiğini çaydanlığı aldı, musluğun altına tuttu, içini dışını bir kez daha yıkadı. Doldurup ocağın en küçük peteğine koydu. İşi bitince hep kapattığı doğal gaz vanasını indirdi, ocağı kibritle yaktı. Çöpünü suya tutup çöp kovasına attı. Ocağın altını iyice kıstı. Mutfak balkonuna çıktı. Top oynayan çocukların bağrışan sesi iyice arttı. Balkon terliğini giydi. Kombiyi açtı, tekrar içeriye girdi. Koridorda durdu. Giriş kapısı sürgülüydü. Bunu unutmamış olduğuna sevindi. Duşa girdi. Yapacak önemli bir işi olmamasına karşın acele yıkandı. Aklı çaydanlıktaydı. Altını iyice kısmıştı ama yine de insan duşta zamanı tam olarak kestiremiyordu. Bornozuyla hemen mutfağa geçti. Çaydanlıktaki su tam olarak kaynamamıştı. Dipte toparlanan küçük kabarcıklar ince bacalar halinde yüzeye doğru kıvrılıyordu. Çaydanlığı bu haliyle bırakamazdı. Kısa bir süre başında bekledi. İlk büyük kabarcık çaydanlığın demliğine vurmaya başladı. Demliği kenara koydu. Kabarcıklar hızla çoğaldı. Ocağı ve vanayı ayrı ayrı kapattı. Demliğe kaynayan suyu döktü. Mutfak dolabının eline en kolay gelen çekmecesindeki cam kavanozdan iki yemek kaşığı çay aldı, demlikteki sıcak suyun üzerine koydu. Çay, sudan sonra en önemli içeceğiydi. Her aşamasına özen gösterirdi. Çayı demlenmeye bıraktı. Üzerinde bir kuyumcu dükkanının reklamı olan duvar saatine baktı. Tam 15 dakika çayın demlenmesi için beklemesi gerekiyordu. Bu sırada üzerini giyindi.
Yeni aldığı teflon tavayı ocağa koydu. O çizikli tavayı atmakla iyi etmişti. Mini buzdolabını açtı. Küçük yumurtalıkta iki yumurta vardı. Yumurtaların ikisini de aldı. Musluğun altında iyice ovalayarak yıkadı. Yumurtaların üzerlerindeki pembemsi uzun numaraların rengi açıldı. Kağıt havlu rulosundan bir parça koparıp yumurtaları kuruladı. Memleketten gönderilmiş zeytinyağı şişesinden az miktar yağı tavaya döktü. Doğalgaz vanasını indirdi, ocağı açtı. Mutfak tezgahının üzerindeki bulaşık sularından ıslanmasın diye eski bir su bardağının içinde sakladığı kibrit kutusundan bir kibrit çöpü çıkarıp ateşledi. Mutfaktaki az sayıda eşyayı olabilecek en pratik düzende tutmaya özen gösterirdi. İki yumurtayı birbirine çarpıp önce kırılanı tavaya akıttı, kırılmayanları tavanın kenarına vurarak kırdı ve onu da kızgın zeytin yağına akıttı. Market yumurtalarının beyazı ile sarısı neredeyse aynı renkteydi. Tahta bir kaşıkla yumurtaları hafifçe karıştırdı. Yumurtaların az önce şeffaf olan sıvı kısımları şimdi tam bir beyaz renge dönmüştü. Bu beyaz kısımdan büyükçe bir kabarcık yükseldi ve patladı. Yağın sıçrama sesiyle birlikte bir eliyle tavanın sapını tutmuş olduğu halde kendini geriye çekti. Sıçrayan yağın büyükçe bir damlası yeni giydiği beyaz tişörtünde koyu bir leke bıraktı. Duvar saatine baktı 10:10’du. Gülümsedi. Bu saat dakika eşleşmelerinden özel anlamlar çıkardığı zamanları hatırladı. Acele ettiğine yordu. Tahta kaşıkla son bir kez daha yumurtaları karıştırdı ve ocağı kapattı. Tişörtündeki yağ göbeğine ıslak ıslak değiyordu. Tişörtünü değiştirmeyi düşündü fakat yumurtaları soğutmak istemiyordu. Dahası çay demlenme süresini doldurmuştu. Zaten bütün bu telaş sadece çay içebilmek için değil miydi. Üzerinde şeffaf plastik bir örtü serilmiş mutfak masasının üzerine hasır örme bir altlık koydu. Yumurta tavasını olduğu gibi üzerine bıraktı. Mutfak dolaplarının ocağa en yakın, kolay erişebileceği bölmesindeki modellerine göre ayrı ayrı dizilmiş çay bardaklarından ince belli, tabanları kalın seriden bir bardak aldı. Hemen onu da musluğa tutup soğuk suyla yıkadı. Deterjan kalıntılarının iyice gittiğine kanaat getirdiğinde yıkamayı bıraktı. Demliğin kapağını açtı. 15 dakika çoktan geçmiş olmasına karşın çay henüz tam olarak çökmemişti. Demliği hafifçe salladı. Çaylar hemen dibe doğru çöktü. Çaydanlığın altındaki sıcak sudan az önce soğuk suyla yıkadığı çay bardağına bir miktar döktü, bardağı bir kez de böyle çalkaladı. Bütün bu hareketleri düşünmeden yıllar içinde geliştirdiği bir alışkanlıkla istemsiz yapıyordu. Çaya şeker atmadığı halde bardağın içine bir çay kaşığı koydu. Bardağın artık çatlamayacağından emin yarısına kadar dem doldurdu, üzerine sıcak suyu alışkın olduğu hizaya kadar doldurdu. Görevi biten çay kaşığını çıkardı. Şekersiz çayından bir yudum içti. Çayın bütün kokusunu içine çekti. Mutfak kapısının kolunda asılı duran market poşeti içindeki dilimlenmiş kepek kepeklerinden iki dilim aldı, yumurtaya bandı. Mutfakta geniş zamanlarda gayet iyiydi. Hemen her yemeği ustalıkla yapabiliyordu. Hafta sonunu mutfakta geçirmek niyetinde değildi. Oldukça sade bu kahvaltı sofrası, güvenle içebileceği günün ilk çayı için sadece bir bahaneydi. Kahvaltı sözcüğünün ülke gerçeğini yansıtmadığını düşündü. Doğrusu çayaltı olmalıydı.
Çayını tazeledi ve salona geçti. Laptopu orta sehpanın üzerinde kapalı duruyordu. İnternete girmeyi göze alamadı. Daha fazla evde vakit öldürmek istemiyordu. Kaç haftadır Bağdat Caddesi’ne gitmek istiyordu. Dev çınar ağaçlarının gölgesinde taşıtların aynı yöne, yayaların her yöne aktığı caddenin geniş kaldırımlarında öğle sonrasının cıvıltısını hissetmek istiyordu. Ofisteki sıkıcı tek tip şıklıktan uzak, olabildiğince renkli giyinmiş neşeli cadde insanlarının arasında onlara karışmak, zamanı tek bir ikindiye sıkıştırmak istiyordu. Oradan Cadde Bostan Sahili’ne inecek, denizin kokusunu, koyu yeşil yosunların rengini aklına kazıyacaktı. Yürüyen, koşan, bisiklete binen, köpeğini dolaştıran; ellerindeki market poşetlerinden çıkardıkları abur cuburları yiyen, biralarını içen; küçüğü 5 büyüğü 15 tl’ye satılan ekose sofra bezlerini çimenlere sermiş oturan, renk renk katlanır sandalyelerine kurulan tüm bu insanların resmedildiği büyük bir yağlı boya tablosunun içindeki kusursuz yerini almak için can atıyordu.
Pencereye yanaştı. Plastik toplarıyla çocukların düzensiz oyunu tüm hızıyla devam ediyordu. Otomobiline yaslanmış, düzensiz oyununun yorgunluğunu atan bir erkek çocuğunu uzaklaştırmak için hemen otomobilinin kontağını aramaya koştu. Kilidi tuşladı. Otomobil bir iki kez park farlarını açıp kapadı. Çocuk gözünü arkadaşlarının düzensiz oyunundan kaldırıp etrafındaki binaların pencerelerinde beyhude bir arayışa başladı. Tül perdenin gerisinde kendisini otomobilinden uzaklaştırmak isteyeni göremedi. Çocuk çaresiz yaslandığı yerden ayrıldı ve düzensiz oyununa döndü.
Caddeye gidebileceği en kısa yolu hesap etti. Otoyolu kullanıp Bostancı çıkışından caddeye geçecekti. Kıyafetlerinin olduğu odaya geçti. Ütü gerektirmeyen rahat kıyafetler seçti. Hızla giyindi. Bu saate kadar telefonu hiç çalmamıştı. Yine de telefonuna bakma ihtiyacına karşı koyamadı. Salondaki deri koltuğun üzerindeydi. Tuş kilidini girdi. Altı adet okunmamış SMS’i vardı. En son gelenden okumaya başladı. Emniyet Genel Müdürlüğü, kendini polis, savcı olarak tanıtıp para isteyen dolandırıcılara karşı uyarıyordu. İkinci SMS telefon operatöründendi. Hattını faturalı hatta taşıyanlara özel ayda 2 GB internet hediye edeceklerini söylüyordu. Üçüncü SMS bankasındandı. Acil ihtiyaçlar için kendisine özel uygun faiz oranlarını görüşmek için şubeye davet ediyordu. Diğer üç SMS’i okumadı. Alışveriş yaptığı mağazalardan gelen reklam içerikli metinler olduğu açıktı.
Kapıya yöneldi. Ayakkabılarını seçerken gök gürledi. Top oynayan, bisiklet süren çocukların sesleri büyük bir bağırışın ardından azaldı. Mutfağın açık kapısından güçlü bir şimşek çakmasının parıltısı loş koridora yayıldı. Bu sefer daha şiddetli bir gök gürültüsü ve ardından sağanak bir yağmur başladı. Mutfak balkonuna çıktı. Yağmur oldukça şiddetliydi. Çocukların az önce düzensiz oyunlarını oynadığı alanda kimse yoktu. Yağmur sularının birikintisinde dönen iki plastik top ve ters dönmüş yüzen sarı saçlı Barbie bebekten başka az önce buradaki kargaşayı hatırlatan hiçbir şey kalmamıştı. Küçük çınar ağacından kopan küçük yeşil yapraklar etrafa savruluyor, kimi az önce koyu renk elbiseleriyle başörtülü iki yaşlı kadının oturduğu bankın üzerinde kimi otomobillerin üzerinde bir süre yapışıp sonunda yerdeki birikintiye gömülüyordu. Güvenlik görevlisi kulübesine sokulmuş, yağmurla birden kararmış havanın etkisiyle farlarını yakmış gelip giden otomobillere site bariyerini açıp kapıyordu. Emekliler ortalarda görünmüyordu.
Yağmurla trafiğin felç olduğunu bilmek için kahin olmaya gerek yoktu. Üzerindekileri çıkardı. Eşofman altını giydi. Mutfağa geçti. Teflon tava masanın üzerindeydi. Saate baktı. 12:12. Tavayı yıkamamış olduğuna yordu. Bu kadar hevesli olmamalıydı. Nerden aklına kazındıysa bekar insanın evinde bulaşık makinası olmazdı. İki tabak, bir tencere, tava için büyük israftı. Tavayı elde yıkadı. Demliği boşalttı. Çaydanlığa yeniden su doldurup ocağa koydu. Balkon kapısını araladı. Hafif bir toprak kokusu içeriye doldu. Bir o odaya bir öteki odaya girdi çıktı. Odaların birinden bulduğu, kapağında ünlü bir şairin tam sayfa portresinin olduğu bir edebiyat dergisiyle gelip mutfak masasına oturdu. Çay henüz kaynamamıştı.