Kitle İletişiminin Sonuna Doğru
Güncel

Kitle İletişiminin Sonuna Doğru

Zafer Köse

Zafer Köse

Yıllar boyunca aşama aşama gerçekleştiği için şaşırtmıyor olabilir, ama televizyon yayıncılığında bir insan ömrü içinde müthiş bir dönüşüm yaşanıyor. Yaşandı. Günde bir saatle başlayan renkli yayınlar, tek kanal dönemini sona erdiren bir iki özel kanalın ortaya çıkması, evlerde uydu antenlerin kullanılması, her biri 24 saat yayın yapan renk renk televizyon kanallarının çoğalması, derken internete bağlanarak artık televizyon olmanın ötesine geçen televizyonlar…

 

Bu “renklerin” hepsi güzel değildi elbette. Kitle iletişim araçlarından yansıyan yozlaşmaya yönelik eleştirilerimize “Beğenmiyorsanız izlemeyin!” diye karşılık verenler oluyordu. Oysa eleştirilerimiz medyanın bize olan kişisel etkisine dayanmıyordu; içinde yaşadığımız kültürel ortamı zehirleyen, insan ilişkilerini tahrip eden bir toplumsal etkiye yönelikti. Hava kirliliğine dikkat çeken insana “Beğenmiyorsanız soluk almayın.” denebilir mi?

 

Aynı durum, sosyal medyaya ve internetteki yayıncılara yaklaşımımızda da geçerli. Kültürel atmosferimizin en belirleyici unsurlarındaki sorunlara, “Beğenmiyorsanız takip etmeyin.” mantığıyla yaklaşılamaz. Yasaklama veya sansür gibi çözümler hiçbir zaman kabul edilemez. (Zaten işe de yaramaz. Ne güzel…) Öyleyse, içinde yer alarak direneceğiz.

 

Hızlanan ve Değişen İletişim  

Artık takip ettiği bir köşe yazarı için, onun yazdığı günlerde gazete satın alan okurlar yok. Sosyal medyada karşısına çıkınca, bir yazarın yazısını atlamayanlar, mutlaka tıklayıp okuyanlar var tabii, ama öyle yaklaştığı yazarların bile hangi gün yazdıklarına dikkat etmiyorlar. Yani sosyal medyada karşılarına çıkmazsa, yayın organının sitesine özellikle gidip bakmıyorlar.

 

İletişim biçimlerinde yaşanan dönüşüm, açıktır ki, gelişen olanaklar sonucunda izleyicinin değişen eğilimlerinden kaynaklanıyor. Örneğin, haftanın belli günü belli bir saatte bir diziyi izleme alışkanlığı hızla kayboluyor. İnternet ortamında insanlar istediği belgeselleri, filmleri, dizileri, tercih ettikleri saatlerde, bazen peş peşe bölümler halinde izliyorlar. Youtube gibi ortamlarda hazırlanan içerikler, sadece televizyon yayınlarına değil, düşünce açıklayan köşe yazılarına, araştırma sonuçlarına ve teknik bilgilere dayanan makalelere de alternatif haline gelmiş durumda.

 

Kitabın Azalan Etkisi

Yakın zamana kadarki “çoksatar” olgusu da dönüşüyor. 1990’ların edebiyat dergilerinde, Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanı hakkında, “satışı 60 bini aştı” gibi bilgiler var. Ve bu rakamla Pamuk’un, ülkedeki düzenli kitap okuyanlardan daha fazla sayıda kişiye ulaştığı belirtiliyor. Demek ki o yıllarda 20-25 bin satan bir roman, memleketteki edebiyat okurlarının yarısından çoğuna ulaşmış oluyordu.

 

Bazı fuarlarda ve etkinliklerde “izdiham” görüntülerinin ortaya çıktığı 2020’lerde, memleketteki okur sayısının milyonlar düzeyinde olduğunu biliyoruz. Yüz binlerce adetlik ilk baskıyla piyasaya çıkan kitaplar var. Öte yandan, bir yıl içinde basılan on binlerce yeni kitabın çok büyük kısmının satışının üç basamaklı rakamlarda kaldığı biliniyor. Hatta belki de yüz adetten az satılan kitaplar en büyük grubu oluşturuyordur.

 

Günümüzde, kitapları okurların yaklaşık yarısına ulaşan çok az sayıda yazardan söz edilebilir. Hele “geçici yıldız” tanımına girmeyen, uzun yıllar yüksek ilgi bulanlar, yazarlar dünyasındaki ancak binde birlik kesimdir. Böyle yazarların kalmayacağı günler gelmek üzere.

 

Kitleselleşen Marjinallik  

Artık bir yazarın toplumun bütününe hitap etmesi; düzeyi, ilgi alanı, dünya görüşü farklı “her kesimden okur”a ulaşmaya çalışması, gerçekte karşılığı olmayan bir hayale dönüşüyor. Zaten “çok satmak” için böyle bir şeye gerek de kalmayacak. Kalmadı. Nüfusumuzun binde biri bile 85 bin. Demektir ki, eskisine göre çok daha fazla iletişim aracı kullanılan bir toplumda, marjinal bir gruba ulaşmak, ortalamadan çok daha fazla okur veya izleyici getirebilir.

 

Kitlelere ulaşan az sayıdakiler dışında, on binlerce yazarın neredeyse tamamı, kendisinin topluma herhangi bir etkisinin bulunduğunu hissedemiyor. Böyle bir iddiayla, böyle bir misyonla hareket edemiyor. Bu durumda, daha fazla okura ulaşmak, başka bir deyişle, çok satmaya uğraşmak, kişisel hırs gibi izlenimler yaratıyor.

 

Böyle bir izlenim yaratmak istemiyor elbette yazarlar. Yazı çalışmalarını, karşılığının bulunmadığını hissettiği toplumsal mücadelelerle de pek ilişkilendiremiyor. Bu koşullarda, okuru önemsemeyen bir imaja yöneliyor. Yaptığı işi, kişisel sığınak veya boş zaman uğraşı gibi tanımlıyor. Günlük hayatın koşuşturmasına dalmış, hayat mücadelesini yürüten insanları konu etmiyor. Aykırı tipleri, yeraltı dünyalarını, hayattan kopuk konuları seçiyor. Kendi de öyle, “herkeslerden farklı” bir tip gibi görünmek istiyor.

 

Kitlesellik peşindeki bir marjinal olarak çalışmalarını sürdürmek, günümüzün ikiyüzlü koşullarının ortaya çıkardığı bir yazar tipi. İtiraf etmediği kitleye ulaşmak beklentisiyle, marjinal tarzlar geliştiriyor. Böylece, başarılı olursa, bunu üstün kişisel özellikleriyle açıklayabilecektir; başarısız olursa, “Zaten öyle bir hedefim yok ki.” diyebilecektir.

 

Yerelin Aynılaşması 

Medyadaki bu dönüşümün, yerel yayıncılığın sona ermesine de neden olacağı görülüyor. Günlük gazetelerin günlerce gecikmeyle ulaştığı, dergilerin seyrek giden yolcu otobüsleriyle gönderildiği “taşra mahrumiyeti” söz konusu olabilir mi, internetin ulaştığı yerlerde?

 

Aslında yerel yayıncılığın gerekliliği, sadece ulusal yayınlara ulaşım güçlüğüyle ilgili bir mesele değildi. Öyle sorunun bulunmadığı bölgelerde de önemliydi, bir gereklilikti. Çünkü yereller birbirinden farklı özellikteydi. Gerçi bu alanda hep sorun vardı memlekette.

 

Kahramanca yerel yayıncılık yapanlardan biri olan Celal Karaca’nın Bafra’da çıkardığı Edebiyat Nöbeti Dergisi yayınını durdurdu, 2026’da. Bu derginin Kasım 2021 sayısında, Aziz Nesin’in bir yazısı yayımlamıştı: Yersel Gazeteler Nasıl Olmalıdır?

 

Nesin’in bu yazısı ilk olarak, 1964’te, Çaltı Gazetesi’nde yayınlanmış. Birkaç kez kendisine mektup yazıp yazı isteyen o yerel gazeteye gönderdiği yazıda, Nesin, takip ettiği bazı yerel yayın organlarından söz ediyor. Örnekler vererek, onların, kendisi gibi ulusal yazarlara veri ve kaynak sağladığını anlatıyor.

 

Bu saptamasından sonra, Aziz Nesin, yerel yayıncıların ulusal yazarlardan yazı istemesinin yanlışlığını anlatıyor. Yerel yayıncılığı, ulusal olmayı başaramadığı için yerelde kalmak gibi görmüyor. Ulusal basını taklit etmek yerine, yerel renkler üretmek için çalışmaları gerektiğini anlatıyor. Bunu da ancak kendi çevrelerindeki kaynaklarla, oralardaki okurlarla ve yazarlarla başarabileceklerini vurguluyor. Yani yazısını gönderdiği Çaltı Gazetesi’nin yayın anlayışını eleştiriyor.

 

Spesifik Çalışmalar Dönemi 

Yerel Yayınların da dönemini tamamladığı bu dönemde, okuryazar çevrelerde kitlesel marjinallik gibi garabet tarzlara neden olan ikiyüzlü koşulları aşmanın bir yolu olarak spesifik çalışmalar öne çıkıyor.

 

Önceki medya döneminden farklı dinamiklerin işlediği bu Youtube ve diğer sosyal medya ortamlarında, az ama öz izlenen, hedef kitlesi belli çalışmaların etkili olduğunu görüyoruz. YouTube’da spesifik bir konuyu kaliteli biçimde işleyen yayıncılar, adeta kendi takipçilerini seçebiliyorlar. Az ya da çok izleniyorlar, ama hedefledikleri nitelikteki insanlara ulaşıyorlar. Üstelik “meraklısına” özelliği taşıyan içerikler, sadece ilk günlerde değil, uzun yıllar boyunca “doğru insanlara” ulaşmaya devam ediyor.

 

Gezi incelemeleri, bir bilim dalındaki gelişmeler, yazma teknikleri ve edebiyat anlayışları, müzik tarihi, diyet ve beslenme, kitap tanıtımı… Hayatın ve toplumun bütününe değil de belli bir alana yoğunlaşmak, ulaşılan kitleyi büyütmek için, “genel konular” işlemekten daha garantili bir yol haline gelmiş durumda.

 

Her gün her konuda yazan köşe yazarları kalmıyor artık. Bu sefer de, eski bir bela olan “uzmanlaşma”nın olumsuz özellikleri tekrar ve her zamankinden güçlü biçimde ortaya çıkıyor. İşlenen konular genellikle diğer temel konulardan kopuk biçimde, dolayısıyla hayatın bütünlüğüne aykırı biçimde ele alınıyor.

 

Çağın Hakkını Vermek 

Okuryazar dünyasındaki ikiyüzlü koşulların beslediği kitlesel marjinallik belasını aşmanın en anlamlı yolu, kuşkusuz, köklü edebiyatın yeni yollarında ilerlemek. Kuşkusuz, Özdemir Asaf’ın Yön şiirindeki gibi yaklaşacağız, nerede bulunacağımıza:

 

Sen bana bakma,

Ben senin baktığın yönde olurum.

 

Dijital ortamlar, hızlı iletişimler, çağın getirdiği ne varsa, neresi gerekiyorsa orada olacağız. İnsanlara duygularımızı ve düşüncelerimizi ulaştırma çabamızdan vazgeçmeyeceğiz. Hani Nazım diyor ya, “namuslu, çalışkan, iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık.”

 

Ama bu, bulunduğumuz yerlere uyum sağlayacağız anlamına gelmiyor. İşte burada, çağın hakkını vermek meselesi çıkıyor karşımıza. Uyumlu davranarak değil, direnerek çağın hakkını vereceğiz. Uzmanlaşma eğilimine kapılıp, konuları hayatın gerçekliğinden bağımsız ele almayacağız. Livaneli’nin sıkça andığı Eisler’in sözünü hep hatırlayacağız: “Yalnız müzikten anlayan kişi, müzikten de anlamaz.” Herhangi bir yolla sözümüzü söylerken, hayattaki her şeyin başka şeylerle ilişkili olduğunu dikkate alarak, savunduğumuz düşünceler bütününe uygun anlamlar üreteceğiz.

 

Ustamız Aziz Nesin yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. Onun, kendisinden yazı isteyen yerel gazeteye gönderdiği yazıda, o gazetenin yayıncılık anlayışını eleştiren tavrını, gerektiği yerlerde tekrarlayacağız.

 

İktidarlara ödünsüz karşı çıkan, kendi okurunu da rahatsız etmekten çekinmeyen, hayata müdahale etmek gibi bir derdi olan, kazanmaktan çok haklı tarafta yer almayı önemseyen, daha güzel bir dünya mücadelesi içinde yaşayan… Eski ustalarımıza, şimdiki dostlarımıza ve henüz ortaya çıkmamış edebiyatçılarımıza selam!