Dışarıda harp, içeride doğum günü kutlaması vardı. Aslı ve ben pastayı kesmek için sabırsızlanıyorduk. Dışarıda ocak ayının soğuğunda kimlerin barikat kurduğuyla hiç ilgilenmiyorduk. Ben pembe balon yerine kırmızı balon aldık diye sitem ediyordum. “Aslı,” dedim kırmızı balonları duvara asarken, “hani pembe balon alacaktın?” Aslı, tabakları masaya dizerken, “pembe renk çok çocuksu.” diye yanıt verdi.
Tam o sırada “Sokaklar bizimdir! Faşizme geçit yok!” sloganları bütün mahalleyi inletti. Aslı’nın elindeki tabaklardan biri yere düşüp tuzla buz oldu. Çıkan sesle irkildim.
Fehmi amca, mutfak kapısından başını gösterdi, “İyi misiniz kızlar?” diye sordu. Gözlerimi kaçırdım, “Şey tabak kırıldı.” dedim ellerimle oynayarak. Fehmi amca derin nefes aldı. “Canınız sağ olsun.” deyip güvenli alanına sığındı. Biz de kendi masamıza döndük. Dışarıdaki dünya bizi hiç ilgilenmiyordu.
Aslı, Rukiye’yi muhallebicinin önünde durdurdu. Gözüne yeşil bir yemeni bağladı. Elinden tutup masanın başına getirdi. Mumları özenle yaktım. Yemeniyi çözdük. Rukiye, gözlerine inanamıyordu. “İyi ki doğdun!” diye bağırdık. Öteki masalarda dışarıyı umursamadan çayını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar da bize eşlik etti. Alkış sesleri dışarıdaki sloganları gölgeledi. Mumun alevi gözbebeklerinde büyürken derin bir nefes alıp üfledi. Duman burnuna kaçtı, hafifçe öksürdü ama yüzündeki o şımarık mutluluk gitmedi. Tam o sırada pastanın üzerindeki duman henüz havaya karışırken caddenin karşı kaldırımından başka bir gürültü koptu: “Komünistler Moskova’ya!”
Gözüm farkında olmadan bir saniyeliğine cama kaydı. Sonra yeniden masaya çevirdim. Bizimle alakası yoktu. Yılan bin yıl yaşasa ne olurdu? Alkışlar eşliğinde pastayı kestik.
Sokakta toz, duman birbirine karıştı. Biber gazı nefes almayı zorlaştırıyordu.
Gazete okuyan adam kafasını kaldırdı. Yemek yiyen kadın çatalını bıraktı. Biz ise umursamaz bir şekilde hediye paketlerini açıyorduk.
Dışarıda yumruklar havada uçuşuyordu. Sokaktaki sesler, bir el ateş açılmasıyla son buldu.
Pencereye bakakaldım. O sırada bize dokunmaz sandığımız irice bir taş muhallebicinin camını darmadağın ederek içeri girdi.
Cam parçaları tuz buz olurken nefessiz kaldım. Ayaklarım birbirine dolandı. Kıpırdayamadım. Rukiye’nin kafasını tuttuğunu ve elinin kan içinde kaldığını fark ettim. Dökülen kan damlaları pastanın kremasına karışmıştı. Aslı, “Rukiye!” diye bağırdı. Ne olduğunu anlayamayan Rukiye, yere yığıldı. Ağzım açık kaldı.
Masada oturan herkes arkadaşımızın başına toplandı. Rukiye yarı baygındı. Gözlerini zor açıyordu. Acıyla kıvranıyordu. Aslı, “Taksi, ambulans bir şey bul.” diye bana bağırdı. Titreyerek ayağa kalktım. Kendimi dışarı attım. Sokakta adım atacak yer yoktu. Barikatlar etrafı sarmıştı. Çöp kovasını ateşe verenler, yumruk yumruğa dövüşenler vardı. Kirpiklerim kıpırdamıyordu. Geri içeri kaçtım. Arkadaşımın başında kalakaldım. Yıllardır görmezden geldiğimiz bu olaylar başımızda patlamıştı. Apolitikliğin bedelini ağır ödemiştik. Gözüm kırmızı balonlara kaydı. Onlar da bana kana bulanmış gibi gözüküyordu. Gözlerimi kaçırdım. Bir daha doğum günü kutlayamadık.