Gölge Borcu
Öykü

Gölge Borcu

Aynur Türk

Aynur Türk

Sağ arka kapı, Rauf Usta döşemeyi sökerken içeriden açıldı. Derya’nın eli dış kapı kolunda kaldı. Çocukluğunda bu kapıyı açmak için babasının arabadan inip öbür tarafa dolaşması gerekirdi. Şimdi otomobili satın almaya gelmişti, daha fiyatı konuşamadan kapı açılıvermişti. Umut, “Bunu bilsem ilana yazardım,” dedi. “Bir sağlam yeri daha çıktı.”

 

Öğle güneşi İvedik Sanayi’nin gölgelerini otomobillerin altına toplamıştı. Beyaz boyada macunun kılcal çatlakları, pas kabarcıkları, kapı kıyısından çıkan koyu yeşil görünüyordu. Derya avucunu kaportaya dayayıp hemen çekti. Radyodaki kadın şarkıya girmişti. Kompresör çalıştı, sözlerin ortası duyulmadı. Umut, Derya’nın otomobilin çevresinde üçüncü kez döndüğünü görünce ilanı gösterdi. “Kilometreyi ben düşürmedim. Zaten gösterge takılıyor.” Derya ekrana bakmadı. Sol çamurluktaki göçüğü fotoğraftakine denk getirmek için biraz daha eğildi. “Orayı düzeltmeyin,” dedi. Rauf omuz silkti. “Dursun. Eksiği çok, ona sıra gelmez.”

 

Rauf, kapının içinden çatlamış bir plastik parça çıkardı. “Kilit değişecek.” Derya parçayı eline aldı. “Eskisi onarılamaz mı?”

 

Usta tornavidasını arka cebine soktu. “Yerine koyarım. Kapı ya açılmaz ya kapanmaz. Siz seçin.”

 

Umut telefonuna gelen bildirimi sildi. Sürücü koltuğundaki termal yemek çantasının ağzı açıktı. Çakmaklığa takılı vericinin mavi ışığı, eski kasetçaların çatlak düğmelerine vuruyordu.

 

Derya çantasından bir fotoğraf çıkardı. Otomobil henüz yeşildi. Babası, elini onun omzuna koymuş, güneşten gözlerini kısmıştı. “Bu rengi tutturabilir miyiz?” Rauf fotoğrafı alıp büroya geçti. Derya arkasından yürüdü. Masada yarım poğaça, duvarda anahtarlar ve sararmış borç kâğıtları vardı. Bruegel’in Hasatçılar’ının soluk bir kopyası da duvarda asılıydı. Derya kapının eşiğinde durup resme baktı. Ağacın altında uyuyan adamı çocukluğundan bilirdi. Yanında yemek yiyenler, az ötede sarı buğdayları biçenler vardı. Umut kapıdan başını uzattı. “Notere yetişir miyiz?” Derya resimden gözünü ayırmadan “Yetişiriz,” dedi.

 

Rauf, makbuz koçanını ararken elindeki bezi çerçevenin üst kenarına koydu. Çekmece yarı açık kaldı. Bez, soldan sağa tek bir geçişte ilerledi. Başparmağı son köşede durdu. Az önce kapının içinden plastik parçayı çekip çıkaran el, burada tahtaya yüklenmiyordu. Derya bir şey söyleyecek oldu, bekledi. Toz aşağı süzülürken Rauf bezi indirdi, koçanı bulup çekmeceyi kapattı. “Fotoğraf güneş almış. Bundan renk tutmaz.” Derya kâğıdı çantasına koyarken kıvrılan köşesini düzeltti. Babasının eli tam o kıvrımda omzundan ayrılıyordu.

 

Arabaya döndüklerinde Umut arka koltuğu kaldırmıştı. Bir vida, iki kabuk, tek pembe oyuncak ayakkabısı çıktı. Ardından mavi bez kaplı bir kitap. Sırtı turkuaz iplikle dikilmişti. Derya iç kapağı açtı. Adı, başka ellerin adresleriyle bir telefon numarasının arasında kalmıştı: Derya Ergin. “Kitap sizin mi?” diye sordu Umut. Derya, harflerden birindeki eğriliğe dokundu. “Adımı ben yazmışım.”

 

Telefonu çaldı. Annesi, “Buldun mu?” diye sordu. “Buldum. Kitabım da içindeymiş.” Lale sustu, sonra babasının o sabah eski kaseti kapattırdığını söyledi. “Arabayı bir görsün,” dedi Derya. “Kızım, o şarkıyı artık…” Derya ustanın yanına gitmesi gerektiğini söyleyip kapattı. Annesinin cümlesini biliyordu. Bir süredir her telefon aynı yerden kopuyordu.

 

O yaz koltuklar kahverengiydi. Direksiyon henüz kimsenin avucuyla parlamamıştı. Cemal Bey apartmanın önünde kapıyı komşuların duyacağı kadar tok kapattı. Bankadaki müdür yardımcılığıyla otomobilin ilk taksiti aynı hafta gelmişti. Lale balkondan, “Bunun parasını nasıl ödeyeceğiz?” diye seslendi. “Araba insanı çalıştırır.” “Sen zaten çalışıyorsun.” “Daha düzenli çalıştırır.” Lale aşağı indiğinde çantasını ön koltuğa koydu. Hesap defterini de yanına almıştı.

 

Yedi yaşındaki Derya arkaya yerleşti. “İlk nereye gidiyoruz?” diye sordu babası. “Uzağa.” Cemal Bey aynadan göz kırptı. Lale çantasını açtı. “Önce anneme. Öteki tarafın benzinini sonra hesaplarız.” Kaset birkaç saniye boş döndü, ardından şarkı başladı.

 

Anneannesi Derya’yı merdiven basamağında kitap okurken buldu. “Gözüne yazık! Az da başını kaldır.” Çocuk kitabın arasına parmağını koydu, kapağını kapatmadı. Eve dönerlerken babası koltuk aralığına sıkışan kitabı çıkarıp ona uzattı. “Üç kere okudum, yine anlamadım,” dedi Derya. “Dördüncü kez oku.” Lale kocasına baktı. “Sen okudun mu?” “Daha arabanın taksit kâğıdını bitiremedim.” “Onu ben okuyorum. Sonu hiç iyi değil.”

 

Derya iç kapağa adını yazdı. Altına anahtar çizerken dişlerini birbirine geçirdi. Anahtar küçük bir eve benzedi. Kırmızı ışıkta sağ arka kapının kolunu çekti. İçeriye sıcak asfalt kokusu, otobüsün homurtusu doldu. Lale bağırdı. Cemal Bey dörtlüleri yakıp indi, çocuk kilidini kapattı. “Şimdi nasıl ineceğim?” diye sordu Derya. “Ben açarım.”

 

Sonraki yolculuklarda hep arka tarafa dolaştı. Mandal sıkışınca yağ damlattı, işe yaramayınca bıraktı. Derya’nın ayakları ön koltuğun arkasına yetişti. Okul çantası değişti, eteğinin kıvrımından aşağı yeni bir dikiş izi indi. Babası kapıyı açmaya devam etti. Bir gün Derya arkadaşlarının önünde, “Ben açabilirim,” dedi. Cemal Bey kenara çekildi. Kız kolu çekti, kapı açılmadı. Arkadaşları bekledi. Derya ön taraftan inmeye çalışırken çantası el frenine takıldı. Babası yardım etmek için uzanınca eliyle itti. O akşam Cemal Bey kilidi yeniden sökmeye uğraştı. Lale, “Ustaya götür,” dedi. “Vaktim olunca.” Tornavidayı torpido gözüne koydu. Derya ertesi sabah okula yürüdü.

 

Bir ağustos sabahı bagajdaki pazar filesinin yerini su şişeleri aldı. Lale battaniyeleri sıkıştırdı. Radyoda aynı ilçelerin adları dönüp duruyordu. Yol kenarından aldıkları Nermin’in saç dipleri alçı tozuyla doluydu. Arka koltuğa yan yatmış, bir eliyle karnını tutuyordu. Öteki eli Derya’nın parmaklarını bırakmıyordu. Ön koltuktaki adam her dönüşünde “Az kaldı,” diyor, Nermin “Ne kadar az?” diye soruyordu.

 

Hastaneye çevrilen bahçenin girişinde kaldılar. Cemal Bey kapıyı dışarıdan açtı, sonra su aramaya gitti. Güneş Nermin’in yüzüne vuruyordu. Yanlarından geçen bir kadın, boş su kolisinden bir parça koparıp başının üzerinde tuttu. Yırtık terliğinin burnu ayağından ileri uzanmıştı. “İndir biraz, kolun yorulacak,” dedi Lale. Kadın kartonu yana kaydırdı, Nermin’in alnı gölgede kaldı.

 

“Bir şey oku,” dedi Nermin. Derya dizlerinin üzerine kitabı açtı. Cümlenin ortasında eli sıkılınca satırı kaybediyor, başa dönüyordu. Önce utanıp hızlandı. Nermin, “Öyle değil, yavaş,” dedi. Derya bir daha başladı. Sedye geldiğinde aynı sayfadaydı. Kadının eşi kâğıt aradı. Cemal Bey kartvizitinin arkasına ev telefonunu yazdı. “Rasim,” dedi adam. Bir görevli çağırınca kartı cebine sıkıştırıp koştu.

 

Gölge tutan kadın gitmişti. Karton kapının yanındaydı. Derya kitabı koltuğun cebine soktu. Parmaklarında Nermin’in tırnak izleri vardı. Sonraki kış kalorifer her açıldığında içeriden kuru duvar kokusu geldi.

 

Daha sonra bankanın tabelası değişti. Cemal Bey bir cuma, masasından topladığı eşyaları karton kutuyla getirdi. Kupasının içinde iki kalem, dibinde kurumuş kahve vardı. Lale kutuyu görünce ocağın altını kıstı. “Bir ay idare ederiz,” dedi Cemal Bey. Lale cevap vermeden hesap defterini açtı. O pazar otomobilin motoru yıkandı, çizikleri rötuş kalemiyle kapatıldı. Kitap koltuğun cebinde kaldı. Derya o sırada sınav kitaplarını poşetlere ayırıyor, eskilerini kiloyla satın alan adamı bekliyordu.

 

Rauf yeni kilidi tezgâha bırakınca Derya başını kaldırdı. Umut kitabın sırtındaki dikişi gösteriyordu. “Fadi Usta dikti. Kızının elinde dağılmış.” Basılı cümlenin yanına kurşun kalemle başka kelimeler yazılmıştı. Kenarda, Derya’nın okuyamadığı harflerin altında aynı kelimenin Türkçesi vardı. Sayfa yırtıldığı yerden devam ediyor, cümle başka bir elin yazısına geçiyordu.

 

Fadi, Rasim’den sonra otomobili almıştı. Halep’ten getirdiği dikiş makinesiyle Siteler’de döşeme işi yapıyordu. Lacivert kumaş yetmeyince sürücü koltuğuna turkuaz bir parça eklemişti. Kitabın sırtındaki ip onun kenarında da görünüyordu. İlk evlerinden çıktıkları gece çocuklar arka koltukta yatmış, sabah küçük kız camın buğusuna bir ev çizmişti. Umut bunu Fadi’den dinlemişti. Aynadaki sarı patiği de o yüzden çıkarmamıştı.

 

“Annem okula gideyim diye sattı,” dedi. “Sonra ben çalışmak için geri aldım.” Derya kitabı dizine koydu. “Okul?” Umut telefonunu çevirdi. “Kaydım duruyor. Ben pek duramıyorum.” Ekranda akşam vardiyası açılmıştı. Otomobil satılırsa kurye hesabını kapatacaktı. Geçen hafta bir dağıtım deposunda işe girmişti, bu kez adresler ona gelecekti.

 

Annesini arayıp Derya’nın adını söyledi. Karşıdaki kadın birkaç kez “Ver bakayım,” dedi. “Ben o kızım,” dedi Derya. “Arabadaki.” Nermin, “Büyümüşsündür,” deyince güldü. Sonra babasını sordu. Derya, “Hastaneden çıktı ama eskisi…” diye başladı, devamını getirmedi.

 

Babası o kış eve döndüğünde sandalyeleri başka yerlere çekmişti. Eskiden açmadığı perdeleri açıyor, sevdiği şarkıları yarıda kapattırıyordu. Derya fotoğrafları önüne koyunca onları ters çeviriyor, sonra çayına şeker istiyordu. Hayatında şeker kullanmamıştı. Derya ilk seferinde vermemiş, annesi mutfaktan getirip önüne bırakmıştı. Şimdi çantasındaki kaseti, fotoğrafları, boyanın altından çıkardığı yeşili düşündü. Elindeki kitabı kapattı.

 

Nermin otomobilin satıldığı günü anlatıyordu. Şube kapanınca Cemal Bey’i bulamamışlar, Rasim arabayı oto pazarında kaputundaki göçükten tanımıştı. Pazarlık etmeyince Cemal Bey kuşkulanmış, Rasim yağ çubuğuna eğilip konuyu değiştirmişti. “Fiyatı fazla buldun mu diye bir daha sordu,” dedi Nermin. “Rasim de lastikler iyiymiş dedi. Lastikler kabaktı.”

 

Umut kitabın arkasındaki sayfaları açtı. Sokak adları, günler, bazıları çizilmiş telefon numaraları vardı. “Bunları müşteri hesabı sanıyordum.” “Hastaneye gidecekler,” dedi annesi. “Dükkânın camına kâğıt asmıştık.” Televizyon tamiri yazısı sökülüp yerine telefon kılıfları asıldığında o kâğıt kalmıştı. Rasim yetişemeyince komşu kullanıyor, sonra Nermin direksiyona geçiyordu. Benzin parasını bırakmak isteyenlere çoğu zaman bozukluk bulamıyordu. Torpido gözünde ise bir avuç bozuk para dolaşıyordu. “Ehliyeti ben sonra aldım,” dedi Nermin. “İlk götürdüğüm komşu, dönüşte benim yüzümden bir daha hastanelik olacaktı.” Umut güldü. “Hâlâ her manevrada anlatıyor.” “Ona bakma sen. Şimdi aşağı inip beni bekliyor.”

 

Derya, “Orada bize gölge tutan kadın vardı,” dedi. “Adı neydi?” Nermin bilmiyordu. Lale’ye de sormuşlardı. Derya kitabın arkasında boş bir yer bulup Gölge tutan kadın yazdı, yanına ad koyacak kadar yer bıraktı. “Bir şey söylemiş miydi?” Telefonda uzun bir soluk duyuldu. “Elini hatırlıyorum kızım. Söylediğini değil.” Kompresör çalıştı. Ses geri geldiğinde Nermin başka bir şey eklemedi. Derya kalemini kapattı.

 

Rauf kilidi içeriden, dışarıdan denedi. “Boya için de…” “Beyaz kalsın,” dedi Derya.

 

Umut ön camdaki telefon tutacağını söktü. Altında küçük, temiz bir dikdörtgen kaldı. Yemek çantasını omzuna attı, sarı patiği aynada bıraktı.

 

Noterde para Umut’un hesabına düşünce bekleyen iki ödemeyi yaptı. Anahtarı uzatırken kitabı sordu. “Annemde kalsın isterdim. İçine yazdıkları var.” Derya kapağı açtı. Kendi adının hemen altında Nermin’in diş hastanesine giden otobüsün numarası duruyordu. “Yarın getiririm. Bugün babama okuyacağım.” Umut başını salladı. “Annem sizi evden biriymişsiniz gibi anlatır. Kardeşim olsa bu kadarını bilirdim.”

 

Derya yedek anahtarı avucunda çevirdi. Nermin’in perşembe kontrolü olduğunu öğrenince birlikte gidebileceklerini söyledi. Telefonundaki iş görüşmesine baktı, saatini değiştirmek için mesaj yazdı. Karşıdan yalnızca görüldü işareti geldi. Telefonu cebine koydu. Umut, noterin kapısında bir süre durup arabanın hangi tarafta olduğunu aradı. Sonra otobüs durağına yürüdü.

 

Bakım merkezinin avlusundaki ağacın altında bir beden uzanıyordu. Bir kolu yüzünün üzerinde, öteki eli toprakta açıktı. Gece görevlisi, vardiyasından sonra yedek gömleğini başının altına koyup uyumuştu. Göğsüne iliştirilmiş kart her solukta hafifçe kalkıyordu. Derya otomobili duvarın yanına bıraktı. Rauf’un bürosundaki resimde uyuyan adamı hatırladı. Atölyede resme bakarken ustanın da Umut’un da bir an önce işini bitirmesini bekliyordu. Şimdi anahtarları ses çıkarmasın diye avucunda topladı. İçeriden gelen kadın, avluyu gösterip işaretparmağını dudaklarına götürdü. Derya başını salladı. Kitabı alıp açık kapıdan içeri girdi. Cemal Bey camlı bölmede oturmuş, gömleğinin düğmesini ilikleyip açıyordu.

 

“Arabayı buldum baba.”

Cemal Bey dışarıya baktı. “Satacak mısınız?”

 

Derya’nın hazırladığı cevaplar birbirine girdi. “Hayır,” dedi. Kitabı dizine koydu. Telefonunda, babasının kahkahasını sabah işaretlediği eski kayıt açıktı. Başlatmadan kapattı. Cemal Bey elindeki kaleme baktı. “Bir yere imza mı gerekiyor?” Derya kalemi de kaldırdı.

 

Güneş, camdan babasının yüzüne geliyordu. Derya perdeye uzanınca Cemal Bey eliyle durdurdu, yanındaki sandalyeyi gösterdi. Sandalyeyi biraz geriye çekti. Derya oturduğunda masadaki su bardağını onun tarafına itti. “Okuyayım mı?” diye sordu Derya. Babası kitabı görmek için başını eğdi.

 

İlk sayfanın köşesi eksikti. Derya cümlenin kalanını çocukluğundan tamamlayacak oldu, durdu. Yırtığın ötesindeki ilk tam cümleden başladı. Cemal Bey dikiş yerinden geri kapanan sayfaya parmağını koydu. Derya bekledi. Babası okumayı bitirince elini çekti, sayfayı ona bıraktı.