Kalbin Yorulduğu Yerde
Kitapla Randevu

Kalbin Yorulduğu Yerde

Şahide Çömez

Şahide Çömez

Merhaba Kıymetli Karnaval Dergi Okuyucusu,

Kısa bir yaz tatili arasının ardından sizlerle yeniden buluşmak oldukça mutluluk verici. Bu satırları yazarken ‘‘iyi ki edebiyat var’’ cümlesi sık sık aklımdan geçti. Evet, iyi ki edebiyat var, iyi ki sanat var. Çünkü sanat ve edebiyat hayatın içinden geçerken fark edemediklerimizi görmemizi, kendimize ve dünyaya başka pencereden bakabilmemizi sağlıyor. Bazen bir cümle, bir resim, bir ezgi ya da bir sahne içimizde uzun zamandır sessizce duran bir duyguyu uyandırıyor; hayatımıza yeni bir anlam, yeni bir renk katıyor.

 

Edebiyat da sanatın bu dönüştürücü gücünü kelimeler aracılığıyla taşıyor. Bazen bir yazarın kurduğu dünya, bize kendi hayatımızı yeniden düşündürüyor; bazen de hiç tanımadığımız insanların duygularında kendimizden bir parça buluyoruz. Canan Sancak’ın Kalp Bir Kastır Yorulur adlı öykü kitabı tam bu noktada okurunu hayatın tanıdık ama çoğu zaman gözden kaçırdığımız ayrıntıları üzerine düşünmeye davet ediyor. Çayınız, kahveniz hazırsa şimdi gelin, bu öykülerin dünyasına biraz daha yakından bakalım.

 

Kalp Bir Kastır Yorulur Sancak’ın ikinci kitabı ve Şubat 2026’da Can Yayınları’ndan çıktı. On bir öyküden oluşan kitap, yazarın duygu ve düşünce dünyasından önemli izler taşıyor. İlk bakışta bu öyküler arasında doğrudan bir bağ görmeniz mümkün değil aslında. Bir öyküden diğerine geçtiğinizde kişiler, mekânlar ve durumlar değişiyor. Fakat kitabı bütün olarak düşündüğümüzde ortak bir duygu belirginleşiyor: yorgunluk. Bu yorgunluk yalnızca bedensel de değil. İnsan ilişkilerinden, geçmişten, kayıplardan, kendinden ve hayata yetişmeye çalışmaktan kaynaklanan daha derin bir yorgunluk.

 

Yanılmamış olmalıyım ki yazar, kitabın adında bu duygunun anahtarını vermiş: Kalp Bir Kastır Yorulur. Kalbi yalnızca aşkın, sevginin ve acının romantik merkezi olarak görmemiş yazarımız. Onu gerçek anlamıyla çalışan ve yorulan bir kas olarak da düşünmüş. Zaten kitabın satırlarında gezerken yazarın duyguları, romantikleştirmekten çok onları beden ve düşünce arasındaki ilişkide ele aldığına tanık oluyorsunuz. Sancak’ın kendi ifadesiyle kitap, kalbe ve duygulara dair olsa da ‘‘duygusal olmayan’’ bir kitap olmayı amaçlıyor.

 

Yazar karakterlerinin acısını okurun gözüne sokmuyor. ‘‘Bakın bu insan çok acı çekiyor,’’ demiyor. Bunun yerine küçük ayrıntılara, davranışlara, mekânlara ve sessizliklere yaslanıyor. Böylece okur, karakterin duygusunu yazarın açıklamasıyla değil, kendi sezgisiyle tamamlıyor. Bu açıdan öykülerdeki eksiltili anlatım önemli. Söylenmeyenler bazen söylenenlerden daha fazla yer kaplıyor. Kitaptaki mekânlar da yalnızca dekor değil. Boş oteller, apartmanlar, hastane koridorları, metro çıkışları ve sessiz daireler karakterlerin ruh hallerini tamamlayan alanlara dönüşüyor. Burada yazarı tebrik etmek gerektiğini belirtmeliyim. İnsanların iç dünyaları ile içinde bulundukları mekân arasında görünmez öyle bağlar kurmuş ki karakterlerle mekânlar nerdeyse ayrılmaz bir bütüne dönüşmüş. Karakter sıkışmışsa mekân da sıkışıyor; karakter uzaklaşmak istiyorsa yol, uçak, istasyon ya da başka bir şehir devreye giriyor. Böylece dış dünya ile iç dünya birbirinin aynasına dönüşüyor.

 

Ancak kitabın bütün öykülerinin aynı etkiyi yarattığını söylemek zor. Bazı öykülerde yazarın atmosfer kurma çabası karakterlerin hikâyesinin önüne geçiyor maalesef. Okuyucu karakteri tanımaya ve onunla duygusal bir bağ kurmaya fırsat bulamadan öykü sona erebiliyor. Bazı öykülerde ise kapalı anlatım ve ucu açık bırakılan durumlar, okuru düşünmeye davet etmekten çok, anlatının eksik bırakıldığı hissini yaratabiliyor. Bu nedenle kitapta yer alan kimi öykülerin, güçlü fikirlerine rağmen biraz daha derinleştirilmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Şimdi dilerseniz öykülerin bazılarına daha yakından bakalım:

 

Kitabın ilk öyküsü Uçaklar ve Diğer Şeyler ölümün ardından geriye kalan hafıza, özlem, yalnızlık ve aidiyet duyguları üzerine kurulmuş bir öykü. Ölü bir kadının ağzından anlatılan hikâyede uçaklar ve havaalanları, sürekli hareket halindeki hayatı ve bir yere ait olamama duygusunu simgelerken, Amar’la karşılaşma anlatının merkezine aşkı ve hatırlanmayı yerleştiriyor. Metin özellikle bir insanın başka birinin hafızasında yaşamaya devam etmesini ölüm karşısındaki en güçlü tesellilerden biri olarak öne çıkarıyor.

 

Ayrılık Çeşmesi kayıp, yas, ayrılık ve edebiyatın gerçekle kurduğu ilişki üzerine kurulan, Anna Karenina’yı bugünün İstanbul’una taşıyarak klasik bir metinle yaratıcı bir diyalog kuran bir öykü. Bu öyküyü beni etkiledi. Çünkü Sancak özellikle bu öyküde genel kalıpların dışına çıkmış. Fantastik sayılabilecek öyküde yazar, Nilüfer’in kaybettiği çocuğuyla Anna’nın kayıpları arasında paralellik kurarak metni farklı bir merkeze oturtmuş. Anna’nın kitaptan çıkarılarak gerçek hayata taşınması, edebiyatın bize başka ihtimaller sunabileceğini düşündürtürken sonunda yeniden kitaba dönmesi bu ihtimallerin sınırını hatırlatıyor.

 

İlginç sayılabilecek öykülerden bir diğeri de Sihirbaz Z İçin Korkunç ya da Hüzünlü Bir Gün. Sancak bu öyküde acıyla mizahı birbirine karşıt değil, birbirini besleyen iki duygu olarak ele almış. Burun ameliyatı gibi fiziksel bir deneyimin, karakterin yaşadığı ayrılıkla yan yana getirilmesi, bedensel acıyla içsel kırılganlık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sihirbaz Z.’nin hayatındaki kayıpları alışılmadık bir biçimde yer yer ironik ve mesafeli bir tavırla karşılaması, öykünün hüznünü ağırlaştırmak yerine ona özgün bir ton kazandırıyor. Karakterin yok etme becerisiyle kendi hayatında yok olanlar arasında kurulan ilişki de öykünün ironisini güçlendiriyor.

 

Gelelim kitaba adını veren öyküye. Kalp Bir Kastır Yorulur, bilinç akışı ile kaleme alınmış. Öyküde bir evin soyulmasıyla başlayan olay, kısa sürede hırsızların eyleminden uzaklaşıp ev sahibinin geçmişine, çocukluğuna ve içinde taşıdığı eksikliklere yöneliyor. Çalınan eşyaların kendisinden çok, ev sahibinin zihninde uyandırdığı çağrışımlar önem kazanıyor. Afrika’daki bir yetimhanenin bahçesinde gökyüzüne bakarak geçen çocukluk günleri, anlatıcının belleğinde bugünle geçmiş arasında bir köprü kuruyor.

 

Kitabın son öyküsü Hiç Kimsenin Büyücüsü yaşlılık ve yalnızlığı gündelik eşyaların taşıdığı anılar üzerinden anlatan incelikli bir öykü. Kazak, baston, eski bir çiçek gibi nesneler, geçmişi bugüne taşıyan duygusal izlere dönüşüyor. Yazar, büyük olaylardan çok, küçük eşyaların çağrıştırdığı anılara odaklanarak hafızanın ve yalnızlığın etkileyici bir portresini çiziyor.

 

Son söz olarak Kalp Bir Kastır Yorulur, okuruna büyük cevaplar vermekten çok, insanın içindeki yorgunluğa dokunan ve bittikten sonra da bazı cümleleri zihinde dolaşmaya devam eden bir öykü kitabı olarak akılda kalıyor.