Yıllar geçtikçe ördüğüm kozanın içinde daha çok yalnızlaşıyordum. Son kalan üç beş arkadaş da ebediyete göçünce koskoca dünyada dört duvar arasındaki tek dostum, her gün aksatmadan yazdığım günlüktü. O da olmasa duvarlarla konuşmaktan korkuyordum. Yalnızlık mı beni seçmişti, ben mi yalnızlığı seçtim, bilmiyorum. Yıllarca yanıtlayamadığım, çözemediğim soruydu bu. Bir yaş büyük kardeşim için annem ‘yedi kralla barışık’ derken benim ta çocuk yaşta bu yalnızlığa mahkûm olacağımı söylemiş olabilir miydi? Bir insanın herkesle barışık olması o kişinin kişiliksiz olduğu anlamına gelmez mi? Ben girdiği her kaba göre şekil alanlardan değildim. Şayet öyle olsaydım her gün eşimin başıma kaktığı gibi ‘sünepe, pısırık, emekli bir şef’ olmazdım. Benim sınıfta kopya verdiklerim, çalıştırdıklarım, kimler nerelere gelmişti. En küçüğü bir bankada müdür olurken vali, müsteşar hatta vekil olan bile vardı. Ben servis müdürlüğü beklerken yanımda staj yapan gencin başıma müdür olabileceğini tahmin etmemiştim. Partinin il başkanının yeğeni varken ben mi müdür olacaktım? Günlerce eşimin dırdırlarından kurtulamadım tabi, neden bir adamım yoktu diye. Herkesle barışık olmak da neyin nesiydi? Bu huyum küçük bir tenekeci olan rahmetli babamdan geçmiş olmalıydı.
Babam kendisi gibi iki kardeşin küçüğüydü. İki kardeş önceleri baba mesleklerini devam ettirmek isteseler de amcam senesi dolmadan işten ayrılmıştı. İnşaatlarda çalışmanın hem parası az hem de tehlikesi fazlaydı. Dediğine göre itkuyruğu gibi ne uzar ne kısalırlardı. Hatta gün geçtikçe uzama olanağımız da kalmayacaktı. Çevremizde bu meslekten kim ihya olmuştu? Amcam müstakbel kayınpederinin yanında bakkallığa başlayınca beklediği fırsat ayağına gelmişti. Ticari zekâsı ve çalışkanlığının ödülünü alarak biricik kızının eşi olmuştu. Kayınpederinin beklenmedik ani ölümüyle yeni ailenin tek erkeği olan amcam bakkalın başına geçmişti. Sonrası Allah ‘yürü ya kulum’ mu dedi bilinmez yürümeyi unutup koşmaya başlamıştı. Küçük dükkânını merkezde daha büyük bir mekâna taşıdı. Perakende işleri ona göre değildi. Senesi dolmadan toptancılığa geçti. Artık kilolarla değil çuvallarla mal alıp satıyordu. Bir gün İzmir’den kamyon dolusu toz şeker getirirken piyangonun büyüğü vurdu. Şekerler Konya’ya ulaşmadan yolda yüzde dört yüz zamlanmıştı bile. Babam baba mesleğini sürdürürken amcam un, şeker, yağ satmaktan daha kazançlı olan altın işine el attı. Sarraflar içinde bir dükkân açtı. Altının hem kazancı iyi hem de akarı kokarı, çalışanı yoktu. Amcam, babamın haline acıyıp onunla konuşmuş bir gün.
-Bırak bu işleri kafanı çalıştır. Bedenle çalışıp ihya olan kim var?
-Nasıl olacak?
-Beni dinle. Elimdeki ne?
-Taş.
-Tahta.
-Ne tahtası abi, taş bu.
-Bir daha soruyorum; bu ne?
-Abi sen benimle alay mı ediyorsun? Bu taş.
-Tahta be oğlum tahta, tahta!
-Ama abi ben taşa nasıl tahta derim?
-Diyeceksin oğlum, diyeceksin. Ben de biliyorum bunun taş olduğunu. Ama taşa her zaman taş dersen senden bir halt olmaz. Duruma göre bu taş tahta da olur, bakır da altın da…
Rahmetli babam tahtaya hep tahta dediği için hayatı yoksulluk içinde geçti. Doğruluk güzel şeydi fakat karın doyurmuyordu. Ben de bu kötü (!) mirastan hiç ayrılmadığım için ancak bir banka şefliğinden emekli olabilmiştim.
Bugün günlüğümün son sayfasına neler yazacağım ya da yazmayacağım, belli olacak. Satırlara sıkışmış günlüğüm değil gündelik bir hayatım olmalıydı benim de; binlerce, milyarlarca insan gibi. Havanın soğukluğuna aldırmadan beremi takıp sokağa çıktım. İnsanların maskelerinin altında neler olduğunu merak etmiyordum açıkçası, her an her kişiden beklenmedik hareketler gelebilirdi çünkü. Gerçek yalnızlığın kalabalıklar içinde yaşandığını anladım artık. Yeni bir günlük almak için ilk gördüğüm kırtasiyeye girdim. Yalnızlığımdan şikayetçi olmam kendime en büyük haksızlıktı. Ben o yalnızlıkta hiç bilinmese bile nice eserler vermiştim. Ördüğüm kozanın içinde ölünceye kadar bir başıma kalmalıydım. Tuhaftır ben bu kozadaki hayatıma gün geçtikçe alışmaktan öte onu sevmeye başlamıştım. Yalnızlığım dört duvar, dördünde de insanlar, derken meşhur Franz Kafka’nın ‘Benim yalnızlığım insanlarla dolu.’ diye yazdığını sonradan öğrendim. George Elliot’un söylediklerine katılmamak mümkün mü? “En kötü yalnızlık, kimsenin seni anlamadığı yalnızlıktır.”
Kozamın içinin dışından farkı ne? Sonuçta tek geldiğimiz dünyayı yine tek başımıza terk edeceğiz. Kozanın içinde ya da dışında… Kimsesizler mezarlığı son durağımız olmasa bile kimsesiz değil miyiz aslında; taşa hep taş dediğimiz için.
