Abdullah Ataşçı’nın 2019 yılı Attila İlhan Roman Ödülü almış olan Yara Bende adlı romanı, yazarın memleketi olan Elazığ’da, günümüzden kırk elli yıl önce yaşanan ya da yaşandığı varsayılan kimi sıradan olayların yer yer postmodern unsurlarla bezenerek anlatıldığı masalsı bir metin. Roman, anlatıcı kahraman Hasan’ın, metnin sonuna kadar adını vermediği birine yazılmış bir mektup tekniğiyle başlayıp finalde, Hasan’ın görme özürlü oğluna bırakılmış kasetler olarak son buluyor.
Romandaki olaylar gayet akıcı bir dille anlatılıyor. Edebiyatımızda Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Hasan Ali Toptaş’la başlayıp Kemal Varol, Ethem Baran ve Ataşçı’yla devam eden, peş peşe gelen olaylardan oluşturulan kaos anlatılardan biri bu metin. Doğal olarak da flu kahramanların başından geçen olaylar, ne hayal ne de gerçeklik hissi veriyor okura. Bu gruba mensup yazarlar; metne gizem katmak için bol bol yatırlı, cinli, perili sahneler kuruyorlar. Bu romanda da anlatıcı durumundaki başkahraman Hasan, kimi zaman bir köpekle konuşur; en azından konuştuğunu sanır. Yine metnin bazı yerlerinde cin çıkarma ayinlerinden söz edilir.
Türk romanının, hatta öyküsünün en büyük sorunu, “an”a yoğunlaşamamak. Esasen, destan geleneğinden gelen bir halkın çocuklarının yazdığı kurmacaların, Dede Korkut ağzıyla dile getirilmesinde şaşılacak bir şey de yok. Roman tekniği olarak farklılık arz eden ve gereğinden fazla uzun tutulan bu mektubumsu metinde de destan geleneğinin izleri hissediliyor. Belli ki bunu bilinçli yapıyor yazar. Yani, modern romanda favori teknik olarak kabul edilen gösterme (diyaloglu) tekniğinin roman için olmazsa olmaz bir yöntem olmadığını, anlatma tekniğiyle de yüksek sanat yapılabileceğini ispat etmek ister gibi, özellikle bu tekniği seçmiş olabilir Ataşçı.
Yazarın, metin dili olarak kahraman anlatıcıyı (ben) seçmesinin altında yatan sebep olsa olsa, anlatıdaki birçok olayın, ya kendi başından geçmesi ya da başka öznelerin maceralarına tanık olmasıdır.
Ergen bir çocuğun bakış açısıyla kaleme alınmış olsa da aslında bir yetişkin romanı Yara Bende. Yazar; anlatıcı kahraman “Hasan”ı, metin içinde ergenlikten delikanlılığa, oradan da yetişkinliğe evirerek bir bakıma romanda büyütüyor ve bu on yıllık zaman içinde, sıradan bir tipin özgün bir karakter olmasını sağlıyor. Ataşçı, anlatıcının zamanla edindiği kültür birikimine ve hayat tecrübesine dikkat ederek onu her yaşta değişik kişilik özellikleriyle donatıyor. Çocukken kimi absürt olaylara garip tepkiler veren anlatıcı, büyüdükten sonra bu davranış özelliklerini göstermiyor. Yazar sıradan bir tipe, benzer olaylara zamanla daha olgun tepkiler verdirerek metin içinde gerçek bir karakter yaratıyor.
Sanılanın aksine, öz yaşam öyküsünden iyi roman çıkmaz. Zira öz yaşamdaki detaylarla gündelik hayatta yaşananlar çoğunlukla çelişir. Aralarında uçurum olan bu türden sahneler okuru yorar; okurun bilinçaltı, sürekli malum gerçeklikler arasında gereksiz bir ilinti kurmaya çalışır ama Ataşçı, olası bir öz yaşam öyküsünü gayet sorunsuz olarak kurmacaya yedirmiş.
Romancılığımızda Ahmet Hamdi Tanpınar’la başlayan metin içine şarkılar, türküler koyma modası; Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran ve Abdullah Ataşçı ile devam ediyor. Ataşçı da bu romanda memleketi Elazığ’ın meşhur türküsü, “Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna”nın tamamını (altı kıta) metne koymuş. (S.38-39 Ataşçı, yer yer düşsel öğelere yer veriyor metinde: “Dağın, taşın, ağacın, böceğin kaplumbağanın ve suyun ucunda bir yerdi orası… Dağınık bir rüyanın içindeymişim o zamanlar; babamın gözlerinde, ellerinin değdiği yerde, kardeşlerimin sesinde, annemin gülümseyişinde biraz da masalmışım. Babamın yakışıklı, güçlü, gözü pek olduğu ve ölümün, yaşadığımız o cennet gibi yere yolunun bir kez dahi düşmediği zamanlarmış da. Kar beyazı, alabildiğine uzun bir yelesi, o bal taşı gibi renkli ve parlak gözleri, ince uzun bacakları olan bir atımız varmış ve ben o yıllarda olan biteni kendi gözlerimle değil, taşların, suyun ve biraz da bu atın gözleriyle görürmüşüm.” (S. 48-49)
Ataşçı’nın aforizma tadında etkili cümleleri de var bu kitapta:
“Bazı vakitler, insanın zamanla derdinin ne olduğunu, zamanın mı insanı yoksa insanın mı zamanı değiştirdiğini sorarım kendime.” (S. 41)
“Çünkü doğrular insanı farkında olmadan büyütürken ya da hiç olmazsa birer makineye dönüştürürken; hatalar, onun çocukluk sularında biraz daha kalmasını sağlayacak kadar iyilik doluydu.” (S. 42)
“Çocukluk, insanın sahip olduğu hâlde ona hiçbir zaman ulaşamayacağı bir hazinedir.” (S. 60)
Ataşçı da Orhan Pamuk’un birçok kitabında yaptığı gibi, o döneme ilişkin alet edevattan ve her türlü nesne markasından söz etmeyi seviyor. Bu atıfların, metnin zamanını gerçekçi yansıtacağını düşünüyor olmalı: “gazocağı, lüküs lambası, teyp, Ford Taunus, Toros, Serçe…”
Son dönem romanlarında moda olan bir başka unsur da Savaş ve Barış romanındaki kalabalık şahıs kadrosuna özenip metne gerekli gereksiz yüzlerce figüran niyetine kahraman koymak. Böyle olunca da okurun dikkati dağılıyor, kimlerin asıl kahramanlar oldukları konusunda okur tereddüte düşüyor. Ataşçı da bu romanında figüran niyetine onlarca isim zikrediyor ama bunların hiçbiri de okurun aklında kalabilecek çapta kahramanlar değil. Dolayısıyla okur, diğerlerini dışlayıp sadece anlatıcı kahraman Hasan’ın maceralarına yoğunlaşıyor. “Kaos tekniğiyle” yazılan bu türden metinlerde onlarca derinlikli kahraman hayal edilirken, tam tersine başkahramanların dışındakiler silikleşiyor ve birer figüran, birer tip olmaktan ileri gidemiyor.
Birçok roman ve hikâyede görmekten okura gına gelen, “Zafer kazanmış bir komutan edasıyla…” klişe cümlesini, ne yazık ki Ataşçı gibi özgün bir yazar da kullanmış. (S.151)
Ataşçı, gerek durgun gerekse hareketli betimlemelerde oldukça başarılı bir yazar. Mesela bu romanda bir maç kavgasında yüzlerce seyircinin birbirine tekme tokat girişmesini, savurdukları küfürleri âdeta bir film sahnesi izletir gibi, okurun gözünde canlandırıyor.
Yazar, hemen her kitabında Türkçe ve Kürtçe yerel sözcüklere ve argoya yer veriyor. Örnek:
“Cello, cillo, gövüllenmek” (S.74), “xirbelek, teşt…”, “Öyledir pezevenkler.” (S.113), “kavat, yavşak” (S.95)
Ataşçı, fırsat buldukça Doğu’da yaşanan onulmazlıklara parmak basıp yöneticilerin yaptığı yanlışları olanca çıplaklığıyla ortaya seriyor:
“Sen inandın mı İhsan’a? Devlet buraya bunca senedir bir çivi bile çakmadı, şimdi mi bir şey yapacak?”
Bu doktorların Allah bin belasını versin.
Öyledir Pezevenkler!.. Parayı görürlerse ancak konuşurlar, bunların ciğerini bilirim ben
Çok sayıda köy boşaltılmış, ……
Bazı köylerde de korkunç çatışmaların yaşandığı, özellikle koruculuğu kabul etmeyen köylerdekilerin başına akla hayale sığmayacak beterin beteri şeylerin geldiği söyleniyordu. ……
Köylerden gelenlerin, görgü tanıklarının anlattıkları, hakikaten korkunç şeylerdi.
Ancak daha şehirden yeni çıkmıştık ki kontrol noktasındaki polisler, kimliklerimizi alıp bizi bir saatten fazla beklettiler. Altımızdaki araba son model olmasaydı, orada çok daha uzun bekletilecektik, …….
Muhtemelen üniversite öğrencisi olan iki genç, valizlerindeki eşyaların gelişi güzel ortaya saçılmasına itiraz edince, hemen askerler tarafından sürüklenerek karakola götürüldü.” (S. 123)
“Köyümüzü yakmamışlar o zaman,” (S. 129)
***
Yara Bende romanının belki de en belirgin bildirisi, “Doğu ve Güneydoğu’da başka bir halk yaşıyor, devlet bu halkı görmezden gelip sindirmeye çalışıyor.” düşüncesidir. Yazar tüm metni bu düşünce üzerine bina etmese de satır aralarında verilen mesaj bu…
Kısacası, son yılların en üretken yazarlarından biridir Abdullah Ataşçı. Özellikle de doğup büyüdüğü coğrafyanın kültürüne hâkim bir kalem. Anlaşılan, Yaşar Kemal’in Çukurova’dan onlarca kudretli roman çıkardığı gibi, Ataşçı da Elazığ ve çevresine ait birikimlerinden aldığı ilhamla daha çok romanlar yazacak. Hatta dikkatli okur, yazarın şimdiye kadar yayımlanmış romanlarını peş peşe okursa, o metinler arasındaki bütünselliği fark edecektir. Özellikle Heder Ağacı ve Meryem’in Çiçekleri romanları bir nehir roman tadında akıp gidiyor.
