Her sabah olduğu gibi yine titrek ve kesik kesik üç kere öksürdü. Ben buradayım demeye cesareti yok, biliyorum. Gözlerimi güne bu can sıkıcı sesle açmak büyük talihsizlik. Dışarıya baktım, sonbahara yakışır şekilde, hava puslu. Odama küçük gelen pencerenin üzerinde irili ufaklı yağmur damlaları. Yataktan kalkıp güne başlamak ile beyaz kuş tüyü yorganımın rehavetine kapılmak arasında gidip geldi düşüncelerim. Lanet olsun ki kalkmaktan başka bir şansı arasam da bulamadım.
Kalktım. Ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtıp terliklerimi giydim. Banyo yapmak isterken son dakika vazgeçip elimi yüzümü yıkamakla yetindim. Reklamlarda gördüğüm yeni nesil kolajen çılgınlığına kanıp aldığım kremi yüzüme bir güzel boca ettim. Yüzümde bir dolu ince çizgi. Aynada her birini tek tek inceledim. Parmak uçlarım ütü oldu, çizgilerin üzerinde gezindi
Pencereyi açtım, camın üzerindeki irili ufaklı yağmur damlalarını parkeyle buluşturdum. Cevizden yapılma zeminin üstünde damlacıklar oluştu. İçimi üşüten serinlik yüzüme de çarptı. Severim böyle havaları.
Bu sefer titrek ama daha cüretkâr, kesik kesik üç kere, hırıltılı öksürdü. Onunla ilgilenmem için yaptığı bir numara, diye düşündüm. Saate baktım, dokuz on beş. Epey geç kalmışım, acıkmıştır. Odamdan çıkıp onunkine yöneldim. Kapısını açmamla kesif dışkı kokusu burnumun içine hücum etti. Kokunun ciğerlerime nüfus etmesine izin vermeden pencereyi sonuna kadar açtım. Bu sefer de içim titredi. Onun da içi titresin istedim. Yorganını açtım, koku daha da dayanılmaz hale geldi. Kapatıp arkama bile bakmadan gitmek vardı. Geceliğini etek ucundan beline doğru sıyırdım, neyse ki bu sefer yatak batmamış. Bezin yapışkanlarını tuttum, iki yana çektim. Öyle güzel cırt etti ki. Yapışkanları açmamla göbeğinin pörsümüş derisi iki tarafa yığıldı. Bezi altından çekmeye çalışırken dün gece yediklerim ağzıma geldi, kusmamak için kendimi zor tuttum. O da benim altımı değiştirirken kusacak hale gelmiş midir, merak ettim. Suratıma bön bön baktı. Yüzümdeki ifadenin onu rencide edip etmemesine aldırmadım, ben de diktim gözlerimi gözlerine. Kararlı olduğumu anlayınca da bakışlarını tavana sabitledi. Ağırlaşmış bezi, poşete atıp yenisini bağladım. Tam pencereyi kapatmaya yeltenecekken son dakika vazgeçtim. Ne de olsa soğuk hava insanı diri tutar. Arkama bile bakmadan odadan çıktım.
Portmantoyu açtım, elime gelen ilk şeyi giydim. Adımımı eşikten dışarı attığım sırada Rocky koştu yanıma. Doğru ya, çiş saati. Boynuna tasmasını taktım. Yaşım ilerledikçe hayvanlara da çocuklara da tahammülüm azaldı. Ne diye aldım ki ben bu köpeği!
“Tamam. Sakin ol bakalım, çekiştirme, gidiyoruz.”
Neden küçük bir kaniş almadım ki!
“Çekiştirme diyorum!” diyorum da anlayan kim. Sokakta kimsecikler yok, yoklukları işime geliyor. Üstümde yağmurluk, altımda şort, ayaklarımda kırmızı parmak arası terliklerle pek de iyi göründüğüm söylenemez.
Annem evden çıkarken ki şu halimi görebilseydi; “Altı Şişhane, üstü Gümüşhane olmuşsun!” derdi. İyi ki göremiyor. Rocky beş adım önümde. Cebimdeki telefon titreşti. Bir yandan köpeği gezdireyim, bir yandan da telefonumun ekranında biriken bildirimleri okuyayım istedim. Üç yüz on beş instagram beğenisi mi! Hayır olsun. Dün ilkokuldan kalma masum yüzlü profil fotoğrafımı, kırk yaşıma uygun şuh bir fotoğrafla değiştirdim. Birkaç da yorum. Kimilerine göre şahane görünüyormuşum, kimilerine göre de gün geçtikçe anneme çok benzemişim. Size mi kaldı benim kime benzeyip benzemediğim. Derin nefes aldım. Geriye doğru başladım saymaya. On, dokuz, sekiz, yedi…
Bizimki hâlâ yerleri kokluyor. Hadisene oğlum, ne duruyorsun yapsana çişini. Her zamanki çocuk parkının ve her zamanki pembe gül ağacının dibinde, küçük daireler çizerek üç kere kendi etrafında döndü. Tam yapacak derken yanından geçen kediyi gördü, arkasından koşturdu. Tasmasını öyle bir sert çektim ki olduğu yerde çakılı kaldı.
“Çabuk gel bakayım buraya, seni geri zekâlı şey.”
Bağırmamla kedi gözden kayboldu, bizimki de yine geldi gül ağacının dibine, küçük daireler çizerek yine üç kere kendi etrafında döndü, ilk önce yeri kokladı sonra da bıraktı içindekileri. Ayaklarım öyle üşüdü ki bu işkencenin bir an evvel bitmesine sevindim. Bundan sonra Şişhane, Gümüşhane yok; spor ayakkabı var.
Bizim sokağa geldiğimiz sırada sabahıma ters düşen bangır bangır arabesk bir müzik. Köşedeki gecekondunun bahçesinde orta yaşlı bir adam. O da benim gibi. Altıyla üstü ayrı telden çalışıyor.
Çıkın lan dışarı! Beni kim şikâyet ettiyse çıksın da yüzüme söylesin! Size ne benim içmemden, söylediğim şarkıdan türküden. Rahatsız olan kapatsın penceresini otursun evinde. Benim gündüzüm gecem kaldı mı? Bana ne lan sizin gecenizden gündüzünüzden. Uyumayın lan uyumayın. Ben uyumuyorsam siz de uyumayın.
Adamın hemen arkasında karısı olduğunu düşündüğüm sarı benizli bir kadın. Başörtüsünün altından gözüken beyaz saçları, yeni arbededen çıkmış belli. Sırtı kambur. Gözleri kara delik. Aynı annemin gözleri gibi diye düşündüm. Sonra aklıma kapatmadığım pencere geldi. Donmuştur.
Kadına çevirdim başımı, yüzüne baktım. Parmak uçlarımı gezdirdim derin oluklarında, ne kadar ütülesem de kâr etmedi. Yorgun sesine inat, bir o kadar hoyrat bir şekilde o da kocasına bağırdı:
-Rezil ettin bizi. Allah cezanı versin. Gir içeri diyorum sana!
-Ne rezil edecekmişim be kadın! Adamı hasta etme, asıl rezil onlar!
-Gir diyorum içeri. Boyun posun devrilsin inşallah.
Adam bağırdıkça küçüldüm küçüldüm un ufak çocuk oldum. Annem bağırıyor, babam susuyor. Annem bağırıyor, ben pencereleri kapatıyorum. Kimse duymasın istiyorum onların sesini. Biz, mutlu bir aileyiz. Odama girip kapımı kapatıyorum. En sevdiğim bebeğime sarılıyorum. Tamam kızım, tamam geçti. Birazdan susarlar.
Kadın, adamı iteleye iteleye kapının eşiğine kadar götürdü. Tam içeri sokacakken, adam bir cengâverlik yapıp tekrar kendini dışarı attı. Şirazesi kaymış, yer yer izmarit lekeleri olan kirli beyaz plastik masanın üstündeki boş rakı şişesini aldı, aldığı gibi de sokağa fırlattı. Rakı şişesi tuzla buz. Sanki içinde litrelerce rakı varmışçasına mahalleyi anason kokusu kapladı. Cam parçacıklarının dağılırken çıkardığı sesle kalbimin atışları hızlandı. Kaskatı kesildim. Küçüldüm küçüldüm un ufak çocuk oldum.
Susmamışlardı o gün. Kırılan camların sesi odamda yankılanıyordu.
“Allah belanı versin senin de çocuğunun da” diyor annem. “Aynı senin gibi nankör o da. İçiyorum diye hepiniz sırtınızı döndünüz hemen. Yıllardır hep sizin hayatınızı yaşayıp kendimi unuttum. Benim de bir hayatım vardı. Çok sevdiğim işimden bile sizin kirli donlarınızı yıkamak için ayrıldım.” Sesi sigaradan ve bağırmaktan kalınlaşmış. Alkolün etkisiyle kelimeler sağa sola devriliyor. Odamın kapısına fırlatılan şişenin çıkardığı sesle tutamadım kendimi ağlıyorum. Yine en sevdiğim bebeğim kucağımda. Saçlarını düzeltiyorum, sarı saçlarını. Merak etme, babam şimdi annemi uyutur, biz de seninle odadan çıkar bir şeyler yeriz. Sen de acıktın değil mi?
Kadın, adamın kolundan tutup yine eve doğru çekiştirmeye başladı. Adam bir ileri, iki geri.
-Allah’ını seversen rezil olduk gir içeri artık, bak konu komşu bakıyor.
Babam, anneme “Ne olur,” diyor. “Bırak artık şu içkiyi, bak konu komşu duyacak, kız da korkmuştur. “Korkarsa korksun,” diyor annem. Keşke dizlerimin titrediğini görebilse.
“Çok seviyorsan al kızını da götür kendin bak.”
Annemin benden bu kadar kolay vazgeçebilmesine üzülüyorum. En kolay yapabildiğim şey ağlamak. Bebeğime sarılıyorum, ağladıkça çişim geliyor, kapıda bir gümbürtü, hemen ardından da bir şangırtı. Şimdi bebeğin yanakları, benim de altım ıslak.
Sokağın başında öylece durdum. Rocky de durdu. Adam karısının kolundan yine son dakika kurtuldu. Karşı apartmanın kapısının önüne kadar gitti. Başladı yine bağırmaya.
Çıkın lan şerefsizler!
Kadın, ne halin varsa gör, deyip bütün anason kokularına kapıyı kapattı. Daha üzerine dakika geçmeden beyazın esamesinden iz kalmamış tülü açtı, kara bakışlarını arkasına iliştirdi.
Küçüldüm küçüldüm un ufak çocuk oldum.
Babam anneme sözünü geçiremeyeceğini anlayınca “Ne halin varsa gör!” deyip dışarı çıkıyor. Beni bir başıma bırakmasıyla daha çok ağlıyorum. Şefkatli annelerin büyüttüğü çocukların aksine, geceleri kavga sesiyle uyuyan, annesinin kokusunu anason kokusu bilmiş ürkek çocukların bazı korkuları çörekleniyor üstüme. Annemin terlik sesleri yaklaşıyor. İyi ki babam kapıyı kilitlemeyi öğretmiş.
Adam kadına seslendi: Muazzez rakımı getir.
Tülün arkasında iki yorgun göz tepkisiz. Adam etrafına bakındı, sonra gözlerimiz birbirine kilitlendi. Yoksa sen mi şikâyet ettin beni? Demesiyle nerede olduğumun farkına vardım. Kırmızı terliklerime baktım, sonra da parmak uçlarıma. Morglarda ölülerin üzerini bir türlü kapatmaya yetmeyen örtüden taşan ayakları anımsatıyordu. Arkamı döndüm, bir an evvel eve gitmek istedim. Adam bağırmaya başladı, Rocky havladı. Ben çekiştirdikçe Rocky daha da hırslandı. Aynı adam gibi. Ben uzaklaştıkça adam daha çok sesini yükseltti.
-Şişşşttt… Kime diyorum, sen mi şikâyet ettin beni?
Adamın kelimeleri gevşek tutan sesine daha fazla dayanamadım. Rocky’yi boynundaki bağdan kurtardım. Tüm gücüyle adama doğru koşarken, ardında dikenli tasmasından çıkan zincir sesini ve hırıltısını bıraktı. Cüssesi belki de ilk defa bugün işe yarayacaktı. Ben hızlı adımlarla eve doğru ilerlerken adamın sesi mahallede yankılandı.
-Çekil, git üstümden, imdattt… İmdatttt… Yardım edin!
Umursamadım, adımlarımı daha da hızlandırdım. Evin kapısını açmamla derin bir nefes çektim içime, yüzüme hastalık kokusuyla karışık sıcak hava çarptı. Yağmurluğumu fırlattım koltuğun üstüne. Mutfağa gittim, kahve makinesinin düğmesine bastım. Geriye doğru başladım saymaya. On, dokuz, sekiz, yedi… Aradan çok geçmedi ki etrafa karabiber, kekik aromalarının baskın kokusu yayıldı. Kahvemi aldım, ufak bir yudum içtim. Beni rahatlatan bu kekremsi tat içimi ısıttı. Nice sonra dışarıdan görevini yerine getirmiş sadık köpek havlama sesleri. Pencereden dışarı baktım. Rocky’nin ağzının kenarındaki beyaz tüyleri kıpkırmızı. Kahvemden bu sefer kocaman bir yudum aldım. İstemsiz bir gülümseme peyda oldu. Rocky onu içeri almam için bekledi. Bense arkamı dönüp odama yöneldim. Yan odadan bu sefer titrek değil, cüretkâr hiç değil, solgun solgun uzun soluklu öksürük sesleri yükseldi. Saat on bir olmuş, açlık sınıra dayanmış belli. İçimden geriye doğru başladım saymaya. On, dokuz, sekiz, yedi… Ciğerlerini eline alan öksürük sesine kapımı kapadım, yatağa girdim. Kitabımı açtım, sayfa on dokuz, başladım okumaya.
