Bir Yasın Uzun Yankısı ya da  Kağızmanlı Cemal Hoca’nın Kerbelâ Mersiyesi Üzerine
İnceleme

Bir Yasın Uzun Yankısı ya da Kağızmanlı Cemal Hoca’nın Kerbelâ Mersiyesi Üzerine

Metin Turan

Metin Turan

I.

İnsan, yalnız kendi ömrünü yaşamaz. İçinde doğduğu evlerin sessizliği, çocukluğunda işittiği sesler, adlarını daha kendisi dünyaya gelmeden duymaya başladığı insanlar, belleğinin görünmeyen katmanlarında yaşamayı sürdürür. Geçmiş dediğimiz şey de olup bitmiş zamanın donmuş bir tortusu değil, bugünün derinliklerinde soluk alıp veren diri bir varlıktır. Bazen bir türküde, bazen unutulmuş bir sözcükte, bazen de aile içinde saygıyla anılan bir adın çevresinde yeniden görünür olur. Çünkü zaman, insanı yalnız ileriye taşımaz; aynı zamanda geriye doğru da büyütür.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca (1883–1957), baba tarafından büyük dedemdir. Bu yakınlık, ilk bakışta kişisel bir rastlantı gibi görünse de, benim için çok daha geniş bir anlam taşır. Onun adıyla birlikte çocukluğumdan beri yalnız bir insanı değil, bir çağın sesini, bir coğrafyanın belleğini ve halkın kendi diliyle kurduğu düşünce evrenini tanımaya başladım. Zaman ilerledikçe daha iyi anladım ki, bazı insanlar yalnız yaşadıkları yıllara ait değildir; yaşadıkları çağın içinden geçerek sonraki kuşakların belleğinde yaşamayı sürdüren köprü kişiliklerdir. Cemal Hoca da onlardan biridir.

 

Behçet Kemal Çağlar’ın vurguladığı gibi “camide imam, mektepte öğretmen, avluda saz şairi” bir kişiliğin izini sürme kaygısı,  bizi, toplumun aksayan yanlarını çekinmeden dile getiren düşünce adamı kimliğine ulaştırır. Bu yüzden onun yaşamı salt bir bireyin serüveni değil; Anadolu’nun XIX. yüzyıl sonundan Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılına uzanan büyük dönüşümünün küçük fakat berrak aynalarından biridir.

 

Asıl adı İsmail Cemal Turan olan Kağızmanlı Cemal Hoca, XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın ilk yarısı arasında yaşamış; medrese öğrenimi görmüş, imamlık ve öğretmenlik yapmış, aynı zamanda âşıklık geleneği içerisinde yetişmiş gönül ehli, mutasavvıf bir âşık olarak Nakşibendî-Küfrevî çevreyle irtibatlı Kars-Kağızman hattının Anadolu ile Azerbaycan arasındaki âşıklık alışverişinden beslenen çok yönlü bir halk şairidir. Onun hayatı, Rus işgali, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yılları gibi büyük tarihsel dönüşümlerin tam ortasında şekillenmiştir. Bu tarihsel deneyim şiirine yalnızca bireysel gözlemler değil, Anadolu insanının ortak belleğini de taşımıştır.

 

 

II.

Bir toplumun kendisini nasıl anımsadığı, geçmişini nasıl anlattığından daha önemlidir. Çünkü geçmiş, olduğu gibi bugüne taşınmaz; her kuşak onu kendi yaşama deneyimi, kendi acıları ve kendi değerleri içinden yeniden kurar. Bu yüzden kültür, yalnızca geçmişten kalanların toplamı değil, aynı zamanda unutulmamaya değer görülenlerin geleceğe taşınma biçimidir. Yazı bunu belgeler; söz ise yaşatır. Sözlü kültür, bu yaşatma gücünü en çok ağıtlar, destanlar, türküler ve mersiyelerde görünür kılar. Çünkü bu metinlerde anlatılan yalnızca bir ölüm, bir savaş ya da bir ayrılık değildir. Onlar, insanın dünya karşısındaki kırılganlığını, adalet duygusunu ve vicdanını koruma çabasını kuşaktan kuşağa aktaran ortak bir dil kurarlar. Aynı dizelerin yüzyıllar boyunca farklı seslerde yaşamayı sürdürebilmesi de bununla ilgilidir. Şiirin gerçek ömrü yazıldığı tarihle değil, söylenmeye devam ettiği zamanla ölçülür.

 

Kerbelâ üzerine söylenmiş mersiyeler de bu uzun söz yürüyüşünün en güçlü halkalarındandır. İlk bakışta tarihsel bir olayın yasını tutuyor gibi görünseler de, dikkatle okunduklarında tarihin sınırlarını aşan daha geniş bir anlam alanı kurdukları görülür. Bu şiirlerde Kerbelâ, yalnızca hicrî 61 yılında yaşanmış büyük bir acının adı değil, iyilik ile kötülüğün, adalet ile güç tutkusunun, bağlılık ile çıkarın karşı karşıya geldiği insanlık durumunun simgesine dönüşür. Bu nedenle mersiyeler geçmişi anlatmaktan çok, her çağın insanına kendi zamanını yeniden düşündürür.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca’nın mersiyesi de bu geleneğin içinde yer alır. Onu ayrıcalıklı kılan, Kerbelâ’yı yeniden anlatması değil, aynı acının içine kendi sesini katabilmesidir. Şair, kendinden önce söylenmiş büyük yas dilini yinelemez; onu yaşadığı coğrafyanın sesiyle yeniden kurar. Böylece şiir, hem tanıdık hem de özgün bir söyleyiş kazanır. Bugün özellikle Muharrem ayı içerisinde müzikal çizgisi birbirinden farklı olan Sabahat Akkiraz’dan Mercan Dede’ye, Nahide Saygün Akkal’dan, Adile Kurt Karatepe’ye, Koray Avcı’dan  Cansu Turan Koşar’a çok sayıda sanatçı tarafından yorumlanan bu mersiye kuşkusuz dinsel bir meteforlar yumağıdır ama, salt dinî bir metin olarak okumak eksik kalacaktır. Aynı ölçüde, yalnızca estetik bir ürün olarak değerlendirmek de onu daraltır. Çünkü mersiye, Anadolu’da yüzyıllar boyunca oluşmuş kültürel katmanların kesiştiği yerde durur. Tasavvufun insanı yaratılmışların bütünü içinde gören anlayışı, Alevi-Bektaşi geleneğinin Ehl-i Beyt sevgisini ahlaki bir duruş olarak yaşatan duyarlığı, halk şiirinin ortak söz belleği ve Türk sözlü kültürünün canlı aktarım gücü bu metinde birbirinden ayrılmadan birleşir.

 

Bu nedenle şiirin ilk dizeleri daha başlangıçta okuru tarihsel bir anlatının içine, dolayısıyla da vicdanın sınandığı bir alana çağırır.

 

Yezîd’e nâlet olsun niçün uydu hevâya

Allah Allah bu ne hal yaptı ehl-i Abâ’ya

Hasan’a ağu verdi, zulmetti şehzâdeye

Ümmet gözün kör ola, hele gel bu sahrâya

Şimir çaldı hançeri, gerdanı hub zîbâya

Nâlet ola o kelbe, düşe kahr-ı Hüdâ’ya

Esen yeller haber ver bu hâli Murtazâ’ya

De ki çifte kuzular gitti dâr-ı bekâ’ya

Âl-i Yezîd zulmünün sesi çıkar semâya

Bu ne cefâdır Allah, evlâd-ı Mustafâ’ya

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

Burada çeken nokta, şiirin seslenerek başlamasıdır. Dolayısıyla anlatıcı olup biteni uzaktan izleyen biri olmaktan çıkmış, seslenen özneye dönüşmüştür. Sürekli bir çağrı içindedir. “Allah Allah..”, “Ümmet…”, “hele gel…”sözleri, şiiri sessiz okunacak bir metin olmaktan çıkarır; söylenmek üzere kurulmuş bir söyleyişe dönüştürür. Bu yönüyle mersiye, yazılı kültürden çok sözlü kültürün mantığıyla ilerler. Çünkü sözlü gelenekte şiir, yalnızca anlam üretmez; topluluğu aynı duyguda buluşturur. Dinleyen kişi anlatının dışında kalamaz. Şiirin seslenişi ona da ulaşır. Böylece metin, tek bir ozanın sesi olmaktan çıkar; ortak vicdanın sesi hâline gelir.

 

İlk bentte dikkat çeken bir başka özellik, kötülüğün yalnızca tarihsel kişiler üzerinden kurulmamış olmasıdır. Dizedeki ağırlık, Yezid adından çok “hevâ” sözcüğünde toplanır. Şair, zulmün kaynağını yalnızca siyasal güçte değil, insanın kendi tutkularına teslim oluşunda arar. Böylece tarihsel kişi, insan doğasına açılan daha geniş bir anlam kazanır. Kerbelâ belirli bir dönemin çatışması olmaktan uzaklaşır; insanın her çağda yeniden yaşayabileceği ahlaki bir kırılmaya uğrar. Şiirin kalıcılığı da burada başlar. Çünkü insanlar yüzyıllar boyunca aynı tarihsel olayı değil, aynı vicdan sorusunu yeniden duymaya devam etmişlerdir. Bu bakımdan da mersiye ilerledikçe dikkat, yalnız insanlara değil, bütün varlığa yönelir.

 

Çifte küpesi düştü, arşurrahman ağlıyor

Kürsü kalmış kararsız, kevn ü mekân ağlıyor

Levh-i mahfuz kalemi, emr-i fermân ağlıyor

Secdede Cibrîl ağlar, melekler kan ağlıyor

Sekiz cennet, yedi nâr, heft âsumân ağlıyor

Matemdedir, yıldızlar, mâh-i tâbân ağlıyor

Gün yüzün gubar almış, cümle cihân ağlıyor

İdris secdeye düşmüş, hûri gılmân ağlıyor

Seher yeli durulmuş, durgun ummân ağlıyor

Kerbelâ çöllerinde, çifte civân ağlıyor

Hüseyin atdan düştü sahra-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

Bu dizeleri yalnızca güçlü benzetmeler olarak okumak, şiirin kurduğu dünyayı daraltır. Çünkü burada gök, insanın duygusunu büyüten bir süs değildir. Arş, Kürsî, Levh-i Mahfuz ve bütün yaratılmışlar aynı acının çevresinde toplanır. Şair, evreni insanın dışında duran sessiz bir alan olarak düşünmez. İnsanla birlikte aynı düzenin parçaları olarak görür.

 

Hasan’ın ağu içti, leb-i sükkâr ah çeker

Hüseyin atından düştü, kime şikâr ah çeker

Nerde kalmış acabâ, bak Zülfikâr ah çeker

Ali’nin on bir oğlu, yerde yatar ah çeker,

Fâtıma ana ciğeri sızlar sızlar ah çeker

Ümmügülsüm, Rûkiye, çifte nigâr, ah çeker

İbrâhim, Kâsım ağlar, kılar zâr zâr ah çeker

Hatice ana duymuş, yavrum diyer, ah çeker

Meryem, Asiye gelmiş, ağlar ağlar ah çeker

Havva Hasan Hüseyin’im diyer diyer ah çeker

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

Bu bakış, Anadolu’nun tasavvuf geleneğinde ve halk inancında derin kökleri bulunan bir varlık anlayışını yansıtır. İnsan, doğaya egemen bir varlık olamaz; onunla birlikte aynı hakikatin içinde yer alır. Bu yüzden adaletin incinmesi toplumsal bir olay olmanın ötesinde varlığın bütününde duyulan bir sarsıntıdır.  Şiirin ilerleyen bentlerinde bu bütünlük daha görünür hâle gelir.

 

Burada doğa, insanın acısını yansıtan edilgen bir yüzey değildir. Dağ, su, ot ve çiçek aynı yasın içinde yer alan canlı tanıklardır. Şair onları insanlaştırmaz; insanı onların arasına yerleştirir. Böylece acı, tek bir kişinin yaşadığı duygu olmaktan çıkar; yaratılmış olanın ortak yükü haline gelir.

 

Bu yaklaşım, halk şiirinin en eski damarlarından birini oluşturur. Türk sözlü geleneğinde doğa çoğu zaman konuşur, bekler, haber taşır, tanıklık eder. Ancak bunun nedeni doğayı kişileştirmek yerine, insan ile doğa arasındaki sınırın bugünkü kadar keskin düşünülmemesidir. Yaşam, birbirinden kopmuş parçalar olarak değil, birbirini etkileyen büyük bir bütün olarak algılanır.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca’nın şiiri burada yoğunlaşır. Kerbelâ artık yalnızca insanların yaşadığı bir acı değil,  bozulan, yalnız toplumsal düzen değildir. Sarsılan, yaratılmış olanın ortak dengesidir.

 

Bu yüzden şiirde su yalnızca susuzluğu anlatmaz. Merhametin eksilişini de duyurur.

Çöl yalnızca bir mekân değil, insanın korunaksız kaldığı ahlaki eşiktir.

Rüzgâr yalnızca esmez. Haber taşır.

Cebrâil yalnızca görünmez. Tanıklık eder.

 

Şiirin etkisi de tek tek imgeler kurmak yerine, bütün bu varlıkları aynı anlam çevresinde buluşturabilmesindedir. Her unsur, tek başına değil, ötekilerle kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Böylece şiir, olay anlatan bir metin olmaktan çıkar; insanın evrendeki yerini yeniden düşündüren geniş bir söz dünyasına dönüşür.

 

II

Hazret-i Âdem, âlî-şân nebî-zîbâ ağladı

İdris Firdevs içinde, kasr-ı a‘lâ ağladı

Nuh ile Hud, Salih’i düştü zar-zar ağladı

İshak nebî, İbrahim, İsmail, Harun ağladı

Yakub, Yusuf, Şuayb, Lût, hem de Yahya ağladı

Zekeriyâ zikrinde, Tûr’da Mûsâ ağladı

Mekke, Medine, Kubeys, Tûr-i Sînâ ağladı

Dahi Hârûn’la Da‘vûd, Süleymân da ağladı

Dertli Eyub’la Cercis, İlyas da ya ağladı

Elyasa, Zülküfl’ü, hem Meryem, İsa ağladı

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

Ebâ Bekir, Ömer’e, bu zar erdi Osman’a

Cümle Kureyş Ensâr’ın, düşmüş ah u figana

Âl-i Yezîd boyadı, çifte kuzun al kana

Ey Server-i Enbiyâ, sen bunu de, Sübhan’a

O gün ola göreydim, Yezîd düşe nîrâna

Sırattan seyredeydim, geçer iken o yana

Cümle nebiyle ümmet, sallanarak cinâna

Hûriler karşı gelir, Hüseyin’le Hasan’a

Fâtıma ana şad olur, müjdeler gider rıdvâna

Şehitlerin sultânı, vuslat bulur cânâna

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

Bir mersiyenin etki ve kalıcılığı belli bir tarihsel dönemde yaşanan olayla açıklanamaz. Aynı olay üzerine yazılmış sayısız şiir zaman içinde unutulmuş, bazıları ise yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etmiştir. Kağızmanlı Cemal Hoca’nın şiirini bugün de canlı tutan şey, olay örgüsü değil, kurduğu ritimdir. Çünkü bu şiir okunmak kadar söylenmek için de kurulmuştur. Onun gerçek sesi kâğıtta değil, insan sesinde tamamlanır.

 

Sözlü kültürde yineleme, çoğu zaman yazılı kültürün alıştığı anlamda bir tekrar değildir. Aynı sözün yeniden söylenmesi, anlatının eksikliği değil, belleğin çalışma biçimidir. İnsan en derin acısını bir kez söyleyerek geride bırakamaz. Yas, aynı sözü yeniden çağırır. Bu yüzden mersiyelerde nakarat yalnızca şiirin biçimsel bir öğenin ötesinde unutmaya karşı kurulmuş bir dirençtir.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca’nın mersiyesinde sık sık geri dönen dizeler de bu nedenle anlatıyı kesmez; onu derinleştirir.

 

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cebrâil, kurban, haber ver kabrinde Mustafâ’ya.

 

Her dönüşte aynı söz duyulur ama, aynı anlam duyulmaz. Çünkü şiir ilerledikçe çevresinde yeni duygular birikir. İlk okuyuşta tarihsel bir haber gibi görünen bu iki dize, daha sonra annenin acısını, çocukların yalnızlığını, susuzluğu, göğün sessizliğini ve bütün yaratılmışların ortak tanıklığını içine alır. Şiir yeni bilgi üretmek yerine duyguyu yoğunlaştırır.  Burada zaman da değişmeye başlar. Takvimin zamanı ile şiirin zamanı birbirinden ayrılır. Takvim geçmişi geride bırakır; şiir ise geçmişi sürekli bugüne çağırır. Kerbelâ, anlatılmış ve bitmiş bir olay değildir. Her Muharrem ayında yeniden söylenen, yeniden dinlenen ve yeniden yaşanan ortak bir bellek alanıdır. Bu nedenle mersiyenin zamanı çizgisel değil, döngüseldir. Aynı sözün yeniden söylenmesi, yalnızca geçmişi anmak için değil; geçmişin insan vicdanında canlı kalmasını sağlamak içindir. Bu noktada Kağızmanlı Cemal Hoca’nın şiiri, bireysel bir edebiyat ürününün sınırlarını aşar. Artık yalnızca bir halk şairinin söylediği şiir olmaktan çıkmış, Muharrem meclislerinde, cemlerde, zakirlerin dilinde ve toplu yasın içinde yeniden kurulan ortak söyleyişin parçası olmuştur. Bu bakımdan da onu yaşatan yazıya geçirilmiş olması değil, ses olarak dolaşmayı sürdürmesidir.

 

Burada şiirin toplumsal işlevi estetik değerinden ayrılmaz. Çünkü söz, anlatmakla kalmaz bir araya getirir. Aynı dizeleri birlikte söyleyen insanlar, yalnızca ortak bir metni paylaşmaz; ortak bir vicdanı da yeniden kurarlar. Mersiyenin gerçek gücü, bu ortaklıkta belirir.

 

Şiirin bir başka dikkat çekici yanı da, acıyı bireysel bir yazgı olmaktan çıkarıp ortak bir insanlık durumuna dönüştürebilmesidir.

 

Medîne dağlarında, süsenle sünbül ağlar

Taksîrât nedir, atmaz, esmez oldu yel ağlar

Dağlar ingil ingilder, sular sarhoş sel ağlar

Cümle kuşlar figanda, bak dertli bülbül ağlar

Vîrânede baykuşlar hû çeker, yil yil ağlar

Kerbelâ’ya kulak ver, sahra ağlar, çöl ağlar

Biten otlar baş eğmiş, çiçek, çimen, gül ağlar

Nâlet ola Yezid’e, şâh u gedâ kul ağlar

Ey Murtaza, gel yetiş, binekte Düldül ağlar

Hasan’ın ağu içmiş, göz yaşları göl ağlar

Kerbelâ imdâd ister, gözler seni yol ağlar

Hüseyin attan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

Bu dizeler, halk şairinin doğaya bakışını açık biçimde yansıtır. Modern insanın dünyasında doğa çoğu zaman gözlenen bir nesnedir. Halk şiirinin dünyasında ise aynı yaşamın ortağıdır. Dağın susması, suyun değişmesi ya da çiçeğin eğilmesi, insanın duygusunu güçlendiren süsleyici öğeler olarak algılanmamalı. Bunlar, yaratılmış olanın aynı acıya birlikte tanıklık edebileceği inancının şiirdeki görünüşleridir. Bu düşünceyi yalnızca tasavvufla açıklamak yeterli değildir. Anadolu Aleviliği ve Bektaşi geleneği, insanı yaratılmış bütün varlıklarla birlikte düşünen köklü bir duyarlık geliştirmiştir. İnsan, doğanın efendisi değil; onunla aynı canın içinde yaşayan bir varlıktır. Cemlerde dile gelen nefeslerde, deyişlerde ve mersiyelerde görülen canlı evren anlayışı da buradan beslenir. Cemal Hoca’nın şiiri, bu ortak kültür katmanını bütün açıklığıyla yansıtır.  Bu nedenle şiirde Cebrâil’in haber taşıması, rüzgârın ses olması, dağların eğilmesi ya da suların ağlaması olağanüstü olaylar değildir. Bunlar, insanın davranışıyla evrenin düzeni arasında kopmaz bir bağ kuran eski bir dünya görüşünün şiirde yaşamaya devam etmesidir. Şair bunu açıklama gereği duymaz. Çünkü şiirin seslendiği kültür çevresi için bu, zaten yaşanan bir hakikattir.

 

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta daha vardır. Mersiye hiçbir zaman öfkeyi tek başına büyütmez. İlk bentlerde belirgin olan lanetleme dili, şiirin ilerleyen bölümlerinde yerini  yoğun bir sorgulamaya bırakır. Yas büyür; fakat öfke aynı ölçüde büyümez. Bunun nedeni, şiirin amacının geçmişte yaşanmış bir çatışmayı yeniden üretmek olmamasıdır. Şiir, adalet duygusunu canlı tutmaya çalışır. Bu yönüyle Kağızmanlı Cemal Hoca’nın mersiyesi, Anadolu Aleviliğinin Kerbelâ’yı tarihsel bir ayrışmanın değil, ahlaki bir ölçünün simgesi olarak yaşatan anlayışıyla örtüşür. Kerbelâ burada mezhepsel bir kimlik kurmanın aracı değildir. İnsanın zulüm karşısındaki yerini belirleyen vicdani bir eşiktir. Bu nedenle Hüseyin adı yalnızca tarihsel bir kişiyi değil, doğruluğun bedelini ödemeyi göze alan insanı; Yezid adı ise yalnızca bir yöneticiyi değil, gücü hakikatin önüne koyan anlayışı temsil eder. Tarihsel kişiler, insanın değişmeyen yönlerini görünür kılan kültürel simgelere dönüşür.

 

Mersiyenin yaygınlaşması ve yaşayabilmesinin asıl nedeni budur. Şiir, geçmişte kalmış bir olayı anlatmaz; her çağın insanını aynı vicdan sorusuyla yeniden karşı karşıya bırakır. Okur ya da dinleyen kişi, kendisini tarih öğrenen biri gibi değil, o büyük tanıklığın içinde yer alan biri gibi hisseder.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca o büyük yas geleneğinin sesini kendi şiirinde yeniden kurmayı başarır. Ne bütünüyle geleneğin içinde kaybolur ne de ondan koparak bireysel bir söyleyişe yönelir. Şiiri, ortak söz belleğiyle kişisel sesi dengede tutar. Böylece mersiye hem tanıdık gelir hem de kendine özgü kalır.  Bir halk şairinin gerçek ustalığı da yeni bir konu bulmakla birlikte, herkesin bildiği bir acıya yeni bir ses verebilmesinde aranmalıdır.

 

Sonuç Yerine

Başından beri vurgulamaya çalıştığım gibi, şiirin hangi yılda yazıldığı kadar, hangi zamanlarda yaşamaya devam ettiği daha önemlidir. Kağızmanlı Cemal Hoca’nın Kerbelâ mersiyesi, yalnızca XIX. yüzyılın ya da yaşadığı coğrafyanın sesi değildir. Anadolu’nun uzun söz yürüyüşünde, kuşaktan kuşağa aktarılan ortak vicdanın yankılarından biridir. Bu şiiri kalıcı kılan yalnızca Kerbelâ’yı anlatması değildir. Adaletin incindiği, merhametin çekildiği ve insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı her durumda yeniden okunabilecek bir söz kurabilmesidir. Onun için Kerbelâ, geçmişte kalmış bir tarihsel olay olmanın ötesinde; insanın her çağda yeniden karşılaştığı ahlaki bir sınavdır.

 

Kağızmanlı Cemal Hoca, bu sınavı büyük söylevlerle anlatmaz. Halk şiirinin yalın diliyle, Anadolu’nun söz belleğinden süzülmüş imgelerle ve ortak yasın ritmiyle dile getirir. Dağları, suları, göğü ve insanı aynı acının içinde buluştururken, aslında yaratılmış olanın ortak sorumluluğunu da yeniden duyurur.

 

Cemâl Hoca, Yezîd’i yara tapşur kahr ola

Ah çekuben ağla, gel zara tapşur kahr ola

Lânet âl-i Yezîd’e, ere tapşur kahr ola

Yüz on dört suredeki sırra tapşur kahr ola

Hazret-i nurdan düşen tere tapşur kahr ola

Yüz suhûfun serveri çâr’a tapşur kahr ola

Bin bir kelâm tuhfesi, Tûr’a tapşur kahr ola

Bu davayı te’hir et, haşre tapşur kahr ola

Âl-i Yezîd sevk olur, nara tapşur kahr ola

Alır bu tadı anda, BİR’e tapşur kahr ola

Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya

Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya

 

 

Onun şiirini benzerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, farklı kültürel damarları aynı poetik yapı içerisinde buluşturabilmesidir. Bu şiir aynı zamanda, Cemal Hoca’nın kişiliğini de kristal berraklığında gösterir: Nakşibendî terbiyeden geçmiş, medrese diliyle halk sesini birleştiren, imam ve öğretmen kimliğini âşık duyarlığıyla kaynaştıran bir şair olarak Ehl-i Beyt sevgisini mezhepçi bir daralmaya değil, ortak vicdanın merkezine yerleştirir. Medrese kültürünün dinî kavramları, halk şiirinin yalın söyleyişiyle birleşirken; tasavvufî semboller de Anadolu insanının gündelik dili içinde yeniden anlam kazanır. Bu nedenle Cemal Hoca’nın şiirinde dinî duyarlık ile estetik kaygı birbirini dışlamaz; aksine aynı hakikat arayışının iki farklı görünümü hâline gelir. Onun şiiri Türk Müslümanlığının ortak belleği ile Anadolu Aleviliğinin hakikat merkezli vicdan anlayışını aynı şiir bünyesinde buluşturan güçlü bir kültür metni niteliği taşımaktadır. Şiirin gerçek gücü de burada başlar. Kerbelâ’yı geçmişte bırakmaz. Onu, insanın vicdanında yaşamayı sürdüren bellek haline getirir. Bu yüzden Kağızmanlı Cemal Hoca’nın mersiyesi, ağıt olmanın ötesinde, Anadolu’nun hak, adalet ve insan onuru üzerine yüzyıllardır sürdürdüğü büyük konuşmanın şiirleşmiş seslerinden biridir. Bu ses, her yeniden söylenişinde geçmişten çok insanın kendisini yeniden anımsatır. Bu nedenle mersiyenin asıl konusu ölümden ziyade vicdanın unutulmamasıdır. İşte şiirin kalıcılığı da tam burada başlar.