I.
İnsan, yalnız kendi ömrünü yaşamaz. İçinde doğduğu evlerin sessizliği, çocukluğunda işittiği sesler, adlarını daha kendisi dünyaya gelmeden duymaya başladığı insanlar, belleğinin görünmeyen katmanlarında yaşamayı sürdürür. Geçmiş dediğimiz şey de olup bitmiş zamanın donmuş bir tortusu değil, bugünün derinliklerinde soluk alıp veren diri bir varlıktır. Bazen bir türküde, bazen unutulmuş bir sözcükte, bazen de aile içinde saygıyla anılan bir adın çevresinde yeniden görünür olur. Çünkü zaman, insanı yalnız ileriye taşımaz; aynı zamanda geriye doğru da büyütür.
Kağızmanlı Cemal Hoca (1883–1957), baba tarafından büyük dedemdir. Bu yakınlık, ilk bakışta kişisel bir rastlantı gibi görünse de, benim için çok daha geniş bir anlam taşır. Onun adıyla birlikte çocukluğumdan beri yalnız bir insanı değil, bir çağın sesini, bir coğrafyanın belleğini ve halkın kendi diliyle kurduğu düşünce evrenini tanımaya başladım. Zaman ilerledikçe daha iyi anladım ki, bazı insanlar yalnız yaşadıkları yıllara ait değildir; yaşadıkları çağın içinden geçerek sonraki kuşakların belleğinde yaşamayı sürdüren köprü kişiliklerdir. Cemal Hoca da onlardan biridir.
Behçet Kemal Çağlar’ın vurguladığı gibi “camide imam, mektepte öğretmen, avluda saz şairi” bir kişiliğin izini sürme kaygısı, bizi, toplumun aksayan yanlarını çekinmeden dile getiren düşünce adamı kimliğine ulaştırır. Bu yüzden onun yaşamı salt bir bireyin serüveni değil; Anadolu’nun XIX. yüzyıl sonundan Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılına uzanan büyük dönüşümünün küçük fakat berrak aynalarından biridir.
Asıl adı İsmail Cemal Turan olan Kağızmanlı Cemal Hoca, XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın ilk yarısı arasında yaşamış; medrese öğrenimi görmüş, imamlık ve öğretmenlik yapmış, aynı zamanda âşıklık geleneği içerisinde yetişmiş gönül ehli, mutasavvıf bir âşık olarak Nakşibendî-Küfrevî çevreyle irtibatlı Kars-Kağızman hattının Anadolu ile Azerbaycan arasındaki âşıklık alışverişinden beslenen çok yönlü bir halk şairidir. Onun hayatı, Rus işgali, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yılları gibi büyük tarihsel dönüşümlerin tam ortasında şekillenmiştir. Bu tarihsel deneyim şiirine yalnızca bireysel gözlemler değil, Anadolu insanının ortak belleğini de taşımıştır.
II.
Bir toplumun kendisini nasıl anımsadığı, geçmişini nasıl anlattığından daha önemlidir. Çünkü geçmiş, olduğu gibi bugüne taşınmaz; her kuşak onu kendi yaşama deneyimi, kendi acıları ve kendi değerleri içinden yeniden kurar. Bu yüzden kültür, yalnızca geçmişten kalanların toplamı değil, aynı zamanda unutulmamaya değer görülenlerin geleceğe taşınma biçimidir. Yazı bunu belgeler; söz ise yaşatır. Sözlü kültür, bu yaşatma gücünü en çok ağıtlar, destanlar, türküler ve mersiyelerde görünür kılar. Çünkü bu metinlerde anlatılan yalnızca bir ölüm, bir savaş ya da bir ayrılık değildir. Onlar, insanın dünya karşısındaki kırılganlığını, adalet duygusunu ve vicdanını koruma çabasını kuşaktan kuşağa aktaran ortak bir dil kurarlar. Aynı dizelerin yüzyıllar boyunca farklı seslerde yaşamayı sürdürebilmesi de bununla ilgilidir. Şiirin gerçek ömrü yazıldığı tarihle değil, söylenmeye devam ettiği zamanla ölçülür.
Kerbelâ üzerine söylenmiş mersiyeler de bu uzun söz yürüyüşünün en güçlü halkalarındandır. İlk bakışta tarihsel bir olayın yasını tutuyor gibi görünseler de, dikkatle okunduklarında tarihin sınırlarını aşan daha geniş bir anlam alanı kurdukları görülür. Bu şiirlerde Kerbelâ, yalnızca hicrî 61 yılında yaşanmış büyük bir acının adı değil, iyilik ile kötülüğün, adalet ile güç tutkusunun, bağlılık ile çıkarın karşı karşıya geldiği insanlık durumunun simgesine dönüşür. Bu nedenle mersiyeler geçmişi anlatmaktan çok, her çağın insanına kendi zamanını yeniden düşündürür.
Kağızmanlı Cemal Hoca’nın mersiyesi de bu geleneğin içinde yer alır. Onu ayrıcalıklı kılan, Kerbelâ’yı yeniden anlatması değil, aynı acının içine kendi sesini katabilmesidir. Şair, kendinden önce söylenmiş büyük yas dilini yinelemez; onu yaşadığı coğrafyanın sesiyle yeniden kurar. Böylece şiir, hem tanıdık hem de özgün bir söyleyiş kazanır. Bugün özellikle Muharrem ayı içerisinde müzikal çizgisi birbirinden farklı olan Sabahat Akkiraz’dan Mercan Dede’ye, Nahide Saygün Akkal’dan, Adile Kurt Karatepe’ye, Koray Avcı’dan Cansu Turan Koşar’a çok sayıda sanatçı tarafından yorumlanan bu mersiye kuşkusuz dinsel bir meteforlar yumağıdır ama, salt dinî bir metin olarak okumak eksik kalacaktır. Aynı ölçüde, yalnızca estetik bir ürün olarak değerlendirmek de onu daraltır. Çünkü mersiye, Anadolu’da yüzyıllar boyunca oluşmuş kültürel katmanların kesiştiği yerde durur. Tasavvufun insanı yaratılmışların bütünü içinde gören anlayışı, Alevi-Bektaşi geleneğinin Ehl-i Beyt sevgisini ahlaki bir duruş olarak yaşatan duyarlığı, halk şiirinin ortak söz belleği ve Türk sözlü kültürünün canlı aktarım gücü bu metinde birbirinden ayrılmadan birleşir.
Bu nedenle şiirin ilk dizeleri daha başlangıçta okuru tarihsel bir anlatının içine, dolayısıyla da vicdanın sınandığı bir alana çağırır.
Yezîd’e nâlet olsun niçün uydu hevâya
Allah Allah bu ne hal yaptı ehl-i Abâ’ya
Hasan’a ağu verdi, zulmetti şehzâdeye
Ümmet gözün kör ola, hele gel bu sahrâya
Şimir çaldı hançeri, gerdanı hub zîbâya
Nâlet ola o kelbe, düşe kahr-ı Hüdâ’ya
Esen yeller haber ver bu hâli Murtazâ’ya
De ki çifte kuzular gitti dâr-ı bekâ’ya
Âl-i Yezîd zulmünün sesi çıkar semâya
Bu ne cefâdır Allah, evlâd-ı Mustafâ’ya
Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya
Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya
Burada çeken nokta, şiirin seslenerek başlamasıdır. Dolayısıyla anlatıcı olup biteni uzaktan izleyen biri olmaktan çıkmış, seslenen özneye dönüşmüştür. Sürekli bir çağrı içindedir. “Allah Allah..”, “Ümmet…”, “hele gel…”sözleri, şiiri sessiz okunacak bir metin olmaktan çıkarır; söylenmek üzere kurulmuş bir söyleyişe dönüştürür. Bu yönüyle mersiye, yazılı kültürden çok sözlü kültürün mantığıyla ilerler. Çünkü sözlü gelenekte şiir, yalnızca anlam üretmez; topluluğu aynı duyguda buluşturur. Dinleyen kişi anlatının dışında kalamaz. Şiirin seslenişi ona da ulaşır. Böylece metin, tek bir ozanın sesi olmaktan çıkar; ortak vicdanın sesi hâline gelir.
İlk bentte dikkat çeken bir başka özellik, kötülüğün yalnızca tarihsel kişiler üzerinden kurulmamış olmasıdır. Dizedeki ağırlık, Yezid adından çok “hevâ” sözcüğünde toplanır. Şair, zulmün kaynağını yalnızca siyasal güçte değil, insanın kendi tutkularına teslim oluşunda arar. Böylece tarihsel kişi, insan doğasına açılan daha geniş bir anlam kazanır. Kerbelâ belirli bir dönemin çatışması olmaktan uzaklaşır; insanın her çağda yeniden yaşayabileceği ahlaki bir kırılmaya uğrar. Şiirin kalıcılığı da burada başlar. Çünkü insanlar yüzyıllar boyunca aynı tarihsel olayı değil, aynı vicdan sorusunu yeniden duymaya devam etmişlerdir. Bu bakımdan da mersiye ilerledikçe dikkat, yalnız insanlara değil, bütün varlığa yönelir.
Çifte küpesi düştü, arşurrahman ağlıyor
Kürsü kalmış kararsız, kevn ü mekân ağlıyor
Levh-i mahfuz kalemi, emr-i fermân ağlıyor
Secdede Cibrîl ağlar, melekler kan ağlıyor
Sekiz cennet, yedi nâr, heft âsumân ağlıyor
Matemdedir, yıldızlar, mâh-i tâbân ağlıyor
Gün yüzün gubar almış, cümle cihân ağlıyor
İdris secdeye düşmüş, hûri gılmân ağlıyor
Seher yeli durulmuş, durgun ummân ağlıyor
Kerbelâ çöllerinde, çifte civân ağlıyor
Hüseyin atdan düştü sahra-i Kerbelâ’ya
Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya
Bu dizeleri yalnızca güçlü benzetmeler olarak okumak, şiirin kurduğu dünyayı daraltır. Çünkü burada gök, insanın duygusunu büyüten bir süs değildir. Arş, Kürsî, Levh-i Mahfuz ve bütün yaratılmışlar aynı acının çevresinde toplanır. Şair, evreni insanın dışında duran sessiz bir alan olarak düşünmez. İnsanla birlikte aynı düzenin parçaları olarak görür.
Hasan’ın ağu içti, leb-i sükkâr ah çeker
Hüseyin atından düştü, kime şikâr ah çeker
Nerde kalmış acabâ, bak Zülfikâr ah çeker
Ali’nin on bir oğlu, yerde yatar ah çeker,
Fâtıma ana ciğeri sızlar sızlar ah çeker
Ümmügülsüm, Rûkiye, çifte nigâr, ah çeker
İbrâhim, Kâsım ağlar, kılar zâr zâr ah çeker
Hatice ana duymuş, yavrum diyer, ah çeker
Meryem, Asiye gelmiş, ağlar ağlar ah çeker
Havva Hasan Hüseyin’im diyer diyer ah çeker
Hüseyin atdan düştü sahrâ-i Kerbelâ’ya
Cibrîl, kurban, haber ver, kabrinde Mustafâ’ya
Bu bakış, Anadolu’nun tasavvuf geleneğinde ve halk inancında derin kökleri bulunan bir varlık anlayışını yansıtır. İnsan, doğaya egemen bir varlık olamaz; onunla birlikte aynı hakikatin içinde yer alır. Bu yüzden adaletin incinmesi toplumsal bir olay olmanın ötesinde varlığın bütününde duyulan bir sarsıntıdır. Şiirin ilerleyen bentlerinde bu bütünlük daha görünür hâle gelir.
Burada doğa, insanın acısını yansıtan edilgen bir yüzey değildir. Dağ, su, ot ve çiçek aynı yasın içinde yer alan canlı tanıklardır. Şair onları insanlaştırmaz; insanı onların arasına yerleştirir. Böylece acı, tek bir kişinin yaşadığı duygu olmaktan çıkar; yaratılmış olanın ortak yükü haline gelir.
Bu yaklaşım, halk şiirinin en eski damarlarından birini oluşturur. Türk sözlü geleneğinde doğa çoğu zaman konuşur, bekler, haber taşır, tanıklık eder. Ancak bunun nedeni doğayı kişileştirmek yerine, insan ile doğa arasındaki sınırın bugünkü kadar keskin düşünülmemesidir. Yaşam, birbirinden kopmuş parçalar olarak değil, birbirini etkileyen büyük bir bütün olarak algılanır.

