Engin Kükrer: Bizi Yalan Bil” allı yeni öykü kitabında dikkatimi çeken bir başka şey de biçimsel farklılıklar oldu. Kimi sayfalarda puntolar el yazısına veya öyküyle ilgili başka bir biçime dönüşüyor, kimi yerlerde sayfanın bir ev çizimine dönüştüğünü görüyoruz. Neden böyle bir şey tercih ettin?
Anıl Çetinel Örselli: Ben aklımda öyküyü yazarken biçimini de bir şekilde hayal ediyorum, sanırım ondan. Zihnimin senaryo yazar gibi çalıştığını, yazılı ve görsel alanın birlikte hareket ettiğini düşünüyorum. Bu biçimsel farklılık kendimde hissettiğim “başkalık” aslında.
Engin Kükrer: “Bizi Yalan Bil” adllı yeni öykü kitabında beni en çok etkileyen öykülerden biri “Zühre” oldu. Nazım Hikmet’in aşkı anlatan o müthiş şiiri “Tahirle Zümre Meselesi” ilk dizesiyle bize seslendikten sonra öyküne şöyle başlıyorsun:
“Martılar avaz avaz. Pencerenin aralığından sızıyor ses. Sıkı sıkı kapatıyorum, bu çığlık girmesin içeri. Ya içimdeki? O baki.”
Sonra da biz büyük bir aşk hikâyesi okumayı beklerken Tahir ile Zühre karakterlerinin bambaşka bir öyküsünün içinde bizi adeta atıveriyorsun. Bir katille hayat kadınının yaşadıklarını okurken olaylar öyle bir noktaya geliyor ki öyküde kim iyi kim kötü karıştırıyoruz. Diğer öykülerinde de benzer izlekler var. Çoğu öykünde bildik ve alışıldık klişelere savaş açmışsın. Bu öykü kitabında klişeleri de hedef alarak yalan ve gerçek arasındaki o ince çizgiyi okurlarına sorgulatmayı mı amaçladın?
Anıl Çetinel Örselli: “Büyük bir aşk hikâyesi okumayı beklerken” demişsin ya… Beklentimiz; her halimizin, duygumuzun ve tabii ki hikâyelerimizin “büyük” olması belki de. Şimdi bu röportajı cevaplarken -yani yine yazarken- düşünüyorum bunları.
Zühre’yi yazarken de aslında bir ahlak sorgulaması içindeydim. Hayata dair sorularımız; kim iyi, kim kötü, kim temiz, kim kirli? mi olmalı, yoksa herkes şartlara göre tüm bu hallerin hepsine bürünebilir mi?” İnsanı anlamak” deyimini dilimize pelesenk etmişiz ama anlamak yerine böyle ikiliklerle mi sınırlandırmışız acaba? Kolayımıza geliyor böylesi etiketlemek. Anlamanın hak vermek olmadığını idrak edebilirsek daha duru bir görüşe ulaşabiliriz sanki.
Yalan ve gerçeklere gelirsek de çok farklı değil mevzu, iyi ve kötü gibi keskin ayrımları hayatı anlamak için kullandığımızı söylüyoruz ama yine bu keskin çizgilerin varlığı “söylemde”kalıyor. Bir şey ya salt yalan ya da gerçek mi? Yalan insanın gerçeği değil mi? Bu sorularla boğuşuyorum bir süredir.
Ben “doğal” olanı anlatmaya gayretleniyorum, amacım sorgulatmak filan değil, gördüklerimden süzülenleri hayal tozuyla birleştirip göstermek, hepsi bu!
Engin Kükrer:
“…
Bir sıçrıyoruz…
Yeleleri saz hışırtısı oluyor hayvanın,
Gövdesi parlıyor güneşte.
Yere değer değmez
Ölen annemin yanına düşüyor gölgem.
Onun yanında küçücüğüm yine.
…” (Lojman Grisi)
İlk kitabın “Ah Bu Şarkıların…” hakkında daha önce inceleme yazmış birisi olarak tarzını ve üslubunu bildiğimi düşünüyorum. Ancak Bizi Yalan Bil’i okurken ince dil işçiliği ile isyankâr edebi tavrının yanına bazı yenilikleri de kattığını gördüm. Bunlardan en çok dikkatimi çeken ve hoşuma giden dozu güzel ayarlanmış şiirsel dili de yer yer kullanman oldu. Bu husus özellikle “Lojman Grisi” öykünde çok dikkat çekiyor. Öykülerde şiirsel dil kullanımı nasıl buluyorsun? Bir de bildiğim kadarıyla yayımlanmış şiirin henüz yok. Yoksa artık dergilerde ve kitaplarda şiirlerini de okumaya başlayacağız?
Anıl Çetinel Örselli: İsyanım devam ediyor aslında ama merak edip öğrendiklerimin yazdıklarıma dâhil olduğunu görüyorum ben de. Bir tasarıyla değil içgüdüsel olarak yapıyorum bunu. Şiir bana çok uzak oldu yıllarca ama son dönemde şair dostlarımın da bende uyandırdığı hevesle şiirevreninde savrularak gezinmeye başladım. Bu gezideneyimlerimin, bir yerde öykünün içine gireceğini, orada yeşereceğini bilmeden oldu bunlar. Az çok tanıyan bilir, ne olursa hep “yol” üzerinde olur benim hayatımda. Yol yanlışsa bile nasıl güzeldir bir bilseniz! Zamansız, plansız ve keyifli bir seyahat bu. Türler arası geçişkenlik dersek buna, hayatımınher alanındaki geçişkenlik gibi doğal ve derin bir tecrübe oldu-oluyor benim için. Yolun sonunda veya sapaklarında varacağım yahut konaklayacağım yerlerin ne olacağını önceden bilsem -şiir mi roman mı veya başka bir şey mi?- zaten tüm keyfi ve tekinsizliği kaçar.
Engin Kükrer: Karnaval Dergi’nin “Rahat-sız” köşesinde yazılarını keyifle okuyoruz. Hatta dergideki ilk yazının“Rahatlatıcı yalanlar mı yoksa rahatsız edici gerçekler mi?” şeklindeki başlığı da dikkatimi çekti. Anlaşılan Bizi Yalan Bil’deki öykülerin seni “rahat-sız” eden yalanlara tepkini yansıtıyor. Peki şu anda Anıl Çetinel Örselli nelerden rahatsız oluyor desem?
Anıl Çetinel Örselli: Rahat-sız köşesinin ismini ben koymuştum. Köşemde -ki ben oraya “sığınağım” diyorum-insanı ve dolayısıyla toplumu rahat-sız eden meseleler üzerinde sert bir sorgulama yapma gayreti içindeyim. Rahatlatıcı yalanlar mı yoksa rahatsız edici gerçekler mi? başlığı altında konfor alanımızda tercih ettiğimiz o duruşu irdelemek istemiştim ama o yazıyı kaleme aldığımın da öncesinde “yalanlar” üzerine düşünmeye başladığımıhatırlıyorum. Yazarak, gezerek, okuyarak, yalanın varlığını, yalanın bilgisini aklımda çevirir olmuştum. Yalanın insanın gerçeği oluşu onu dışlamamızı engelliyor, rahatsız da etse rahatlatsa da yalan yaşamımızda var ve olacak. Pozitif veya negatif atıflar yapmadan bizi rahat-sız eden her şeye bu durulukta ve derinlikte bakabilsek keşke. Bu açıdan beni rahat-sız eden şeylerin değişken olduğunu da söylemem mümkün ancak temelde adaletsizlik, emek hırsızlığı, sömürü, ayrımcılık, şiddet, hak ihlalleri gibi insan onurunu zedeleyen her mesele rahat-sızlığımın konusu olabiliyor. Bireysel anlamda da başkalarının sevincine, heyecanına ortak olamamak, emeğine saygı duymamak beni hayli rahatsız eder.
Engin Kükrer: Yazdıkların kadar okuduklarını da merak ediyorum. Anıl Çetinel Örselli en çok kimleri ve hangi türleri okumaktan hoşlanır? Bize okuma rutininden biraz bahsedebilir misin?
Anıl Çetinel Örselli: “Rutin” kelimesi iyi ki benim hayatımda ve mizacımda yok. Acemi bir hevesle savrulurum ben. Lisans ve yüksek lisansımı tamamladıktan sonra şimdi bir de Sosyoloji bölümünde okuyorum, bu yüzden en “disiplinli”okumalarım sosyoloji üzerine oluyor bu ara. Tarih, felsefe ve psikoloji alanlarında okuma yaparım ama bir öykü yazarkenöyle güzel bir kuyuya düşerim ki oradan çıkabilmek -veya daha fazla düşebilmek- adına okudukça okurum. Kurmaca alanında da -öykücü olduğum için- ister istemez “çağdaş öyküye” gider elim. Hiç bilmediğim yazar ve eserleri keşfetmenin hazzı bambaşka. Sepetime attığım kitapları ve kütüphanemi görseniz bu karmaşaya anlam veremezsiniz, kafamın içi de benzer yapıdadır. Makul bir zemine oturtmak zor diyelim!
Engin KÜKRER: Geçtiğimiz yıllarda öykü yarışmaları başta olmak üzere pek çok alanda önemli dereceler elde ettin. Buna rağmen kendini geliştirme çabandan hiç vazgeçmedin. Sürekli okuyor, yazıyor ve yeni anlatım yolları arıyorsun. Bu alanda azimli ve yetkin biri olarak öykü yazmaya yeni başlayanlara ya da bu alanda başarılı olmak isteyenlere bir önerilerin nelerdir?
Anıl Çetinel Örselli: Yazmaya başlayanlara/yazanlara ne desem haddimi aşmış olurum! Bir jüri tarafından takdir edilmek gurur verici olsa da sonuçta edebiyatçının/sanatçının böyle “var” olmadığını düşünüyorum. Hiç kitabı basılmamış veya herhangi bir metni yayınlanmamış dostların yazdıklarını okurken “vay be!” dediğimi hatırlıyorum. Esaslı öykücüler, şairler, roman yazarları biliyorum kendimce ama siz onları -henüz- bilmiyorsunuz veya hiç bilemeyeceksiniz.
Yazma sevdalısı, yazı emekçisi veya öyküdaş olarak seslendiğim dostlarıma disiplinler arası bakışla verdiğim örnek şudur: “bir resim yaptınız ve onu duvara hiç asmadınız diyelim, bu sizin ressam olmadığınızı gösterir mi?”
Benim temel dayanağım emek ve özgünlüktür. Başarının yaratımla/sanatla ilgisi olmadığını/olmaması gerektiğini düşünüyorum, arada böyle bir bağ kurmaya çalışanların çabasını beyhude buluyorum. Tribünlere oynayıp takdir aldığımızda var olacaksak vay halimize!
Engin Kükrer: Sadece öyküde değil, adını yavaş yavaş sanatın diğer alanlarında da duymaya başladık. Geçtiğimiz yıllarda Kütahya Belediyesi‘nin düzenlemiş olduğu UlusalSenaryo Yarışması’nda birincilik ödülü aldığını biliyorum. Bu sene de Manavgat Belediyesi’nin Oyun Yazma Yarışmasında eserin bir derece aldı. Bu alanlara da giriş yaptığınısöyleyebilir miyiz? Bundan sonrası için Anıl ÇetinelÖrselli’nin hayalleri, hedefleri ve projeleri nelerdir?
Anıl Çetinel Örselli: Daha önce de dediğim gibi; türler arasında da güzel savrulurum çünkü hemencecik heyecanlanırım ben. Bir proje yapar gibi değil bu, hayatı yaşar gibi… Bir filme tutulurum, bir kitaba, bir oyuna, bir şarkıya, bir fotoğrafa… Hatta çoğuna aynı anda tutulurum. O yaratımın tecrübesini merak ederim, Alice’in Harikalar Diyarı’na çekilişi gibi sürüklenirim oraya. Sürüklenirim dediysem istemekle dilemek arasındaki farkı da bilerek giderim o hayalin peşinden. Sadece dileyerek, emek vermeden olmayacağını bilirim. Senaryolar veya tiyatro oyunları da böyle böyle girdi hayallerime.
Bu sene de ilk öykü kitabımdan bir öykünün fikriyle yola çıkarak yazdığım kısa film senaryosu Film Yapımcıları Birliğive Kültür Bakanlığı ortaklığında düzenlenen proje yarışmasında derece aldı. Filmi de çekiyoruz anlayacağınız. “İnsanların, ben yazarken zihnimde oluşan sahneleri görmelerini isterdim.” cümlesini sık sık kurduğumu bilirim, şimdi film ekibimizle bu cümlenin hakkını vermeye çalışıyoruz. Zamanla uzun metraj filmler veya kısa filmlerle de devam edebiliriz. Ne demiştik; zamansız ve plansız!
Onun haricinde; öyküler benim evim ve düşünme biçimim, buyüzden döneceğim yer her daim orası olur sanki. Düşünceleri zihnimde çevire çevire, sokak sokak, masa masa, gece gündüz gezdirenlerdenim ben. Hem şehirde hem de fikirde bir flanörüm diyebilirim. Şehir içinde gezdiğim gibi artık şehir şehir de dolaşıyorum. Geçen yıl Uluslararası Öykü Günleri Derneği’mizi kurduk ve “öykü her yerde/öykü her şeyde” sloganıyla şimdiye kadar İstanbul, Eskişehir, Ankara ve Trabzon’da öykü günleri düzenledik. Dernek Başkanımız ve değerli hocam Süreyya Köle ile birlikte bu yapılanmanın içinde, kendi emek alanımızda mücadele etmeye devam edeceğiz.