“Aşkın da Adaletin de Maskesi Düşüyor”
Söyleşi

“Aşkın da Adaletin de Maskesi Düşüyor”

Karnaval Dergi

Yazar Hakan Aytaç ile son dönemde artan cinayet gibi trafik kazaları sonrası nüfuzlarını kullanarak adaletten kaçanlardan yola çıkarak yazdığı yeni romanı “Balayı” hakkında söyleştik.

 

Romanınız “Balayı” ilk bakışta yeni evli bir çiftin hikâyesi gibi görünse de çok geçmeden altında bambaşka bir gerçek yattığı ortaya çıkıyor. 
Hakan Aytaç: Evet, roman bir evlilikle başlıyor. Her şeyin başlangıcı güzeldir deriz ya, acımasız olmayayım ama aslında balayı dediğimiz şey, evliliğin geri kalanı için söyleyebileceğimiz illüzyonun tam olarak başlangıç noktası. Böyle bir illüzyon hayatımızın her alanında var. Özellikle iki insanın “birbirini sevdiğini sanması” ile devletin “adalet varmış gibi yapması” arasında zaman zaman paralellikler kurmaya çalıştım. Romanla gerçek arasında net bağlar var mı? Son dönemde yaşanan ve toplumdaki adaletsizlik hissine sebep olan olayları çağrıştırıyor… İlham aldığım gerçek yaşantılar oldu elbette. Son dönemde artan cinayet gibi kazalardan sonra, nüfuzlarını kullanarak yakayı sıyıranların, adaletin güçlünün önünde diz çöküşünün hikayesini anlatmaya çalıştım. Peki bu gerçekler karşısında sıradan halk ne yapacak? Adamsendeciliği mi oynayacak, yoksa “artık yeter” mi diyecek? Bu soruyu irdelemeye çalıştım. Maria ve Mustafa arasında bir sadakat krizi var. Maria aşkı ile hayatta kalma içgüdüsü arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor.

Sizce aşkta sadakat mi ağır basmalı, yoksa insanın kendi vicdanı mı? 
H.A: Sadakat, kutsal bir kavram gibi görünse de bazen ahlaki körlüğe dönüşebiliyor. Konduramamak, yakıştıramamak, zamanla göz yummaya, görmezden gelmeye hatta umursamamaya ve zamanla körleşmeye kadar gidiyor. Sizi bir anda suç ortağı haline bile getirebiliyor. O çizgiyi aradım.

Ancak bu, bireysel değil sistemsel bir sorgulama gibi duruyor. Yanılıyor muyum?

H.A.: Evet, kesinlikle. Bu, sadece bir kadın-erkek ya da bir aşk hikâyesi değil. Maria’nın yaşadığı şey, bir toplumun kendine sorduğu sorudur aslında: “Karanlığı sevdiğimiz birinde gördüğümüzde, gerçeği inkâr mı ederiz yoksa yüzleşir miyiz?” Veya “Karanlık olan kişi en sevdiğimiz kişiyse ne olursa olsun arkasında mı durmalıyız, yoksa arkamıza bile bakmadan kaçmalı mıyız? Maria’nın yaşadığı ikilem, birçok kadının ya da erkeğin yaşadığına benzer: Aşkla körleşen bir sadakat mi, yoksa gerçekle yüzleşen bir yalnızlık mı? Bu sorunun net bir yanıtı yok. Çünkü bazen doğru olan şey, insanın kendi vicdanıyla verdiği karar oluyor.

Roman boyunca güvensizlik çok temel bir duygu: Eşine güvenmeyen, sisteme güvenmeyen, kendine bile güvenemeyen karakterler var. Sizce günümüz insanı neden bu kadar güvensiz?

H.A.: Çünkü gerçekler, bizi sürekli kandırıldığımız hissiyle baş başa bırakıyor. Aşkta, dostlukta, iş hayatında ya da adalette… Güvensizlik çağımızın vebası gibi, yediden yetmişe, yedi bölge yedi iklim bizi sarmış durumda. Romanımda bunu bireysel bir sorun gibi değil, toplumsal bir salgın olarak yansıtmak istedim. Günlük hayatımızda bile herkes birbirine gülümsüyor ama kimse kimseyi inanmıyor. Herkes birbiriyle samimi ama kimse birbirini sevmiyor. En tehlikeli yalnızlık bu olsa gerek. Yan yana durduğumuz ama asla sırtımızı dönemeyeceğimiz kalabalıklar içinde olmak.

Bir roman yazmak genellikle uzun ve zorlu bir süreçtir. Yazarken zaman zaman tıkandığınız oluyor mu? Böyle anlarda neler yaparsınız? 
H.A.: Elbette, her yazarın yaşadığı bir durum bu. Her yazarın da kendine has bir yöntemi vardır. Kendine has bir yazma süreci olması gibi. Ben böyle zamanlarda hikayeyi bir kenara kaldırıp unutuyorum. Bazen haftalarca tek bir satır yazmadığım oluyor. Hatta üzerine düşünmediğim… Bunu hikayeyi demlenmeye bırakmak olarak da görebiliriz. Sonra bir yerden yeniden bastırıyor fikirler ve hikaye “Beni yaz” diyor size. Mecburen yazıp kurtulmayı tercih ediyorsunuz ondan, yoksa şairin dediği gibi, “Yazmazsanız deli olabilirsiniz,” öyle bir his.

İlk romanınız “Tılsım: İstanbul”dan biraz bahsedelim. 
H.A:  Evet, “Tılsım: İstanbul”. O da çok büyük emeklerin sonucu. İstanbul’u bekleyen deprem gerçeğini ele alan ve İstanbul’un koruyuculuğunu üstlendiğine inanılan tılsımların harekete geçtiği kurgulanan bir roman. Efsanelere göre İstanbul’un yedi tepesine şehri korumak için yedi adet tılsım konuluyor. Bu tılsımlar tahrip edildiği zaman da şehri bir felaket bekliyor. Bizim hikayemizdede Suriçi imara açılıyor, -gerçekten de kitap yayımlandıktan sonra alınan bir meclis kararıyla maalesef bu karar alındı- o bölgedeki bir tılsım tehdit altına giriyor ve şehri bir felaket bekliyor. Hepimizin beklediği büyük İstanbul depremi… Deprem tabi önlenebilecek bir şey değil. Onunla yaşamayı öğrenmek ve buna alışmak gerekiyor. Romanda da bu mesajı vermeye çalıştım ama gerçekle kurguyu, efsanelerle tarihi iç içe işleyerek sürükleyici bir roman yazmak istedim. O da 5 yıllık bir araştırma ve yazma süreci sonunda kitaplaştı. Şu anda baskısı tükenmiş durumda, yeni baskısı için görüşmelerimiz sürüyor. Gündemimizden hiçbir zaman düşmemesi gereken deprem gerçeği 23 Nisan’daki sarsıntı ile yine birinci gündem maddemiz haline geldi ama yine çabuk unutacağız maalesef. Huyumuz kurusun, toplum olarak böyleyiz maalesef. Aklımıza gelince suyunu çıkarmakta da moda olup herkesçe bıktırana kadar konuşulduktan sonra, “Ya siz hala orada mısınız?” diyerek vazgeçmekte de üstümüze yok. Bu roman yazan biri olarak en azından kendimce görevimi yerine getirmiş olmanın, kendince farkındalık yaratmaya çalışmanın bir ürünü olmuş olsun istedim.

Bir sonraki kitabınızı zihin dünyanızda belirlediniz mi? 
H.A: Balayı’nı yayınevine teslim ettiğim anda benim için artık tamamlanmış oldu. Aklımdaki diğer kitaba hemen başladım. Çünkü öncekini unutmamın yolu ancak yenisine başlamak benim için. Unutmam gerekiyor çünkü yazan kişi eski yazdığına dönüp baktığında mutlaka değiştirmek istediği yeni şeyler buluyor, “Bunu nasıl böyle yazabilmişim?” diye hayıflanıyor, kendisine kızıyor. Hep böyle ve asla bir sonu yok. En azından benim için. O yüzden kapatıp geride bırakmak en iyisi. Şimdi başladığım roman ise hayatı boyunca acele eden ve hiçbir şeye yetişemeyen bir beyaz yakalının sonunda içinde bulunduğu vahim durumu bir vesileyle fark edip kendisini dönüştürme çabasıyla ilgili. Kendisine dair hiç farkında olmadığı şeylerin bilincine varıyor. Ailesine ve hayata dair de… Yine hepimizin yaşadığı veya maruz kaldıkları yani. Zaten hayatın kendisi en büyük hikayedeğil midir? Biz de ondan edindiğimiz izlenimleri bir süzgeçten geçirip, damıtıp, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz işte.

Yazmanın size kattığı en büyük şey ne oldu? 
H.A.: Sabır ve empati. Yazarken insanları daha iyi anlamaya başladım. Karakterlerin farklı yanlarıylayüzleşmek, kendi dünyamı da genişletti. Okurken de bunu yaparız. Karakterleri  anlamaya, onların cephelerinden bakmaya başlarız. Ayrıca yazmak, sabretmeyi ve detaylarda kaybolmayı öğretti bana. Bir roman, uzun soluklu bir yolculuk.