Bilinçli Sessizlik
Öykü

Bilinçli Sessizlik

Hüseyin Bahca

Fotoğraf: Naz K. Gürsel

 

I

İstanbul tatilimin üçüncü günü. Eski bir vapurdayım. Nostaljik bir filmden fırlamış gibi. Martılar vapurun kuyruğunda. Çığlıklarıysa her yerde. Arınırcasına daldım manzaraya. Puslu bir tül indi gözlerime. Tanımadığım bir yel geçti içimden. Kıbrıs geldi aklıma. Çevrem. Ailem. Aldırmadım. Hantallığını hissettim vapurun. Ağır aksak ilerleyişini. Silikleşti sesler. Ağır çekimde aktı zaman. Bir şarkı girdi araya. Keman ve darbuka eşliğinde. Muazzez Ersoy’dan. Etrafa baktım. Güverteye. Gazete okuyanlar, birbiriyle konuşanlar, şarkıya katılanlar. Süzgeçten geçirdim insanları. Yargımın eleğinden. Birbirine yabancı dünyalar. Çaycı çekti ilgimi. Kıvraklığı. Atikliği. Ve tek kollu hâli. Başka vapurların sesi duyuldu uzaktan. Boğaz sihirli parmaklarıyla taradı saçlarımı. Martılara baktım. Simitleri yakalayışlarına. Acıktığımı hissettim. Çantamdaki ayçöreğini çıkarttım. Küçük bir parça kesip attım ağzıma. Çiğnedim. Kakaonun tadı damaklarıma yayıldı. Yutkundum. Hamura karışan aroma hafifçe indi karnıma. Arkama yaslandım. Orhan Veli’yi düşündüm. İstanbul’u dinleyen hâlini. İki dizesini mırıldandım. “Dinmiş lodosların uğultusu içinde / İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.” Sonra bir yudum su içtim. Göller aktı mideme. Rahatladım. Kalkıp vapurun kuyruğuna yürüdüm. Martıların karşısına. Ayçöreğini parçalara bölüp attım. Havada kaptılar. Bir soru geldi arkamdan. “Anı ölümsüzleştirelim mi ağbi?” Başımı kaldırıp indirdim. Soru başka tarafa yöneldi. Arkama döndüm. Oturanlara baktım. Kimisi ışıktı, kimisi gölge. İmrendim gölgelerin sakinliğine. Bir işportacı geldi yanıma. Temiz yüzlü. Orta yaşlı. Tıraş bıçaklarını gösterdi. Aklıma Şener Şen geldi. Güldüm. Adam şaşırdı. Neden güldüğümü anlattım. Bir omzunu eğerek kaçtı. Diğer yolculara yöneldi. Kalabalık adamı yuttu. Ardından Boğaz’ın mavi güzergâhına baktım. Vapurlar, balıkçı tekneleri, Kız Kulesi. Bambaşka bir dünya bu. Bambaşka. Başka bir işportacı daha geldi. Uzun saçlı. Kırklarının başında. Bir sürü parfüm gösterdi. İstemedim. Israr etti. Parfümlerin birinden bileğime sıktı. Kararımı değiştirmedim. Söve saya kaçtı. Canım sıkıldı. Sustum. İçime attım. Vapur ani bir manevra yaptı. Kimisi dengesini kaybetti, kimisi olduğu gibi durdu. Köpükler savruldu motordan. Bembeyaz. Vapur Kadıköy Rıhtımı’na yanaştı. Küçük bir hareketlenme oldu. Yolcuların bazıları ayaklandı. Adamın biriyle göz göze geldim. Karanlık yüzlü. Benim yaşlarımda. Elleri cebinde yanıma geldi. İstifini bozmadan korkuluğa dayandı. “Kıbrıs’tan mı geldin?” diye sordu. Başımla onayladım. “Sizi tanırım. İstanbul sığınağınızdır. Yılda bir gelmezseniz rahat etmezsiniz.” dedi. Gülüştük. “Kıbrıs’a iki kere geldim. Çok kontağım var. Bütün kumarhaneleri gezdim. Çok para bıraktım.” dedi. Konuşma gereği hissetmedim. “Benim mesleğim İstanbul’u sevdirmek. Anılara anılar katmak. Sizi bilirim. Keyfinize düşkünsünüz. Yaşamayı bilirsiniz. Al. Bu kartvizitim. Kokain, kadın, kumar. Anlan ya… Ne istersen…” dedi. Her yer grileşti. “Siktir git be götü-boklu pezeveng. İki defa gelmeynan bizi tanıdın?!” diye bağırdım. Mekânın müziğinde derin bir sessizlik oldu. Sağ yanağımda bir yumruk patladı! Burnumu ekşimtırak bir acı kapladı. Dengemi kaybettim. Düşmemek için korkuluklara tutundum. Ve yumruklar indi sırtıma. Küfürlü. Sinirli. Gaddar. Kapanarak bitmesini bekledim. Araya kimse girmedi. Adam yoruldu. Güçsüzleşti. Gelişi güzel bir tekme salladım. Bir yerlerine geldi. Sonra arkama döndüm. Adam kaçtı. Kalabalığa karıştı. Arkasından meyillendim. Araya girdiler. Biri kolunu göğsüme dayadı. İtekledim. Dirayetli durdu. Kımıldayamadım. Kalabalık adamı yuttu. Hırs çeneme vurdu. Çenem titremeye başladı. Göğsümdeki kola baktım. Çaycı. Hiçbir şey söylemedi. Dişlerimi sıktım. Kanım kilitlendi. Ağlamak istedim. Göğsüme küçük dokunuşlar yaptı. Aşağıya baktım. Rıhtıma. Çenem motorla örgütlendi. Tayfalar göründü. Halatları bağladılar. Yüzlerce insan rıhtıma çıktı. İntikam duygusuyla elimdeki kartviziti cebime attım. Ve bir fısıltı yankılandı derinlerimde: “D i l i n e  d ü ğ ü m l e r  a t ,  t ı k a  k u l a k l a r ı n ı  i n s a n l ı ğ a ,  b ı r a k  b a k ı ş m a y ı  d ü n y a y l a . . .” Hiç itiraz etmedim. Uyguladım fısıltının üç emrini. Ve bir damla yaş süzüldü yanağıma. Düğümler attım boğazıma. Tıkadım kulaklarımı. Göz temasımı kestim insanlıkla. Yok oldu son üç günümü kaplayanlar. Aptalca sorular, şiveme dair konuşulanlar, Kıbrıs’ı kurtaran nutuklar. Çaycıdan kurtulup çantamı aldım. Gevşeyen kaslarımla kalabalığa karıştım. Kalabalık homurdanarak hareketlendi. Cebimdeki kartviziti buruşturup yere attım. Ayakların altında kaldı. Bakışmadan. Konuşmadan. Duymadan. Evrenin tüm lisanlarına yakınlaşarak rıhtıma çıktım. Dünya pamuk gibi yumuşadı.

 

Mayıs – Ağustos

2021 – 2023