Benim için Le Guin’in edebiyatını kategorilere ayırmak zor. Hangi enstrümanı kullanırsa kullansın, bilimkurgu, fantastik, edebi ağırlıklı öyküler ya da makale ve denemeler, onun meselesi aslında hep toplumun yapısı ve bireyin psikolojisi. Yine de ve illa anatomik ve biraz laboratuvar soğukluğunda bir analiz yapmak gerekirse Hernes hariç kitaptaki novellalar, “spekülatif kurgu” kategorisinde. Benim için Hernes’ün kitaptaki diğer novellalardan tek ayrışma nedeni türsel farklılığı değil, aynı zamanda Oregon ve Kaliforniya sahillerinin sesini, en virajsız yoldan yeniden bulmamı sağlamış olması.
Hernes ilk kez, Searoad: Chronicles of Klatsand[2] adlı öykü kitabında yayımlanmış. (Maalesef şu anda bu kitabın Türkçedeki yeni baskısını bulmak mümkün değil. En kısa zamanda yeniden basımının yapılmasını dilerim.) Hernes, “Fanny 1906” ya da “Lily 1928” gibi karakterlerin bakış açıları ve yıllar ile bölümlere ayrılmış; 1899-1975 yılları arasında aynı aileden dört nesil kadını, hayatlarından kısa kesitler sunarak tanımamızı sağlayan; okuduğum baskıda 78 sayfa süren bir novella. İlk basım yılı, 1991. Yazar, 62 yaşında.
Nesilsel hikâyeler, yazardan belli bir olgunluk beklerler. Aynı kurgu içinde, farklı nesillerden karakterleri zamanda sıçramalar yaparak, bazen benzer bazense çok farklı yaşlarda göstermek ve karakterlerin psikolojilerini, karakter özelliklerini ve konuşma şekillerini birbirlerinden ayrıştıracak biçimde okura aktarabilmek, teknik ve estetik açıdan büyük bir ustalık gerektirir. Bu açıdan Hernes’deki karakterler, okur tarafından farklılıkları rahatça görülebilen, inandırıcı ve iyi kurgulanmış bireyler.
Belki de Hernes’de okuru en zorlayan mesele, kesitlerin belli bir kronolojik sırayı takip etmiyor oluşu. Okur sadece zamandaki sıçramaları değil; farklı karakterleri, hayatlarının farklı aşamalarında da takip etmek zorunda. Bu açıdan metin, okuru sindiri sindire ilerlemesini gereken bir hıza düşürüyor. Ve bunu yazar muhtemelen, bilinçli olarak yapıyor. Aynı novellayı kronolojik bir düzende anlatıp sadece hikâyeye yoğunlaşmamızı sağlayabilecekken, biçime dair bir kaygıyla hareket edip, okuru bu eylemde aktif bir katılımcıya dönüştürüyor.
Hernes mekân yaratımı ve kullanımı açısından da etkileyici. Az dokunuşla hikâyenin geçtiği yer hakkında çok şey anlatabilen, pop kültürü ve tüketim meraklısı mekân imgelerinden ziyade yerin doğasına odaklanan bir yaklaşımla yazılmış. Hernes’de kıtanın batı yakasının kumunu bulmak mümkün ve o kumların uçuştuğu sahile kışın çöken yalnızlık hissini; Oregon ve Kaliforniya sahilini kaplayan sisin getirdiklerini, sakladıklarını ve gidişiyle ardında bıraktıklarını; yağmurun şiddetinin insan psikolojisi üzerindeki etkisinin, en kestirme ama etkili şekilde anlatımını.
“Fanny 1906 – …O kulübede, o kış, sızan suyu bir türlü durduramadım. Çatı kaplamaları uçup gitti, her yağmur yağdığında yerlerde tavalar, kovalar. Ve hem de ne yağdı, Tanrım! Buraya gelene kadar yağmur nedir bilmezdim. Hava açtığında bebek Johnny vuran güneş ışığını yerden toplamaya çalışırdı, ne olduğunu bilmezdi. Ama o dipleri hep karanlık koyu yaşlı ladin ağaçlarının altında yürüyünce ve sonra bir adım daha atınca, her yer bir anda ışığa bürünür. Yağmurda bile sahil, ışıktır. Işık denizden dönüp gelir. Yağmurun bulutlar ve deniz arasında, bir evin sütunları gibi şeritler halinde yağdığını gördüm ve güneşin onlara vuruşunu. Buna, nur evi derdim.”
Hikâyede, güçlü yazılmış bir feminist yaklaşım da en yalın halinde okunuyor. Jane’in, onu yıllar önce terk etmiş eski kocası Lafayette (kısaca Lafe), tek başına çocuk yetiştirmeyi tercih eden torunu Virginia ve tedavi görmeyi reddedip evde ölmeyi istemiş kızı Lily hakkındaki paragrafı, buna iyi bir örnek:
“Jane 1966 – …Virginia çekinmeden cevapladı, hep yaptığı gibi: Evet, dedi, evet, bana Breton Burnu’ndaki evi bırakırsan orada yaşarım. Dedi, Los Angeles’ı seviyorum ama çalışmam lazım ve burada daha iyi çalışabilirim. Öğretmenlik ne olacak? dedim, Ha orada ha burada yapmışım, deyip güldü. Evi bana verirsen, dedi, ben orada yaşarım, Jay de orada büyür.
Bu fikirden memnunum. Virginia’dan memnunum. Başının o duruşu, Lafe’e benziyor. Yandan bakışlar attığında, gözleri parlıyor. Onun kararı Lily’ye bırakarak yanlış yaptığını, çocuk yaparak yanlış yaptığını, buraya yaşamaya gelerek yanlış yaptığını düşünmüştüm ama sanırım bir kadın özgür olduğunda, yanlış yaptığını düşünmeye meyilliyiz.”
Hernes’deki diğer güçlü bir unsur da yazarın, her bölümde bir öncekinden bağımsız olarak zaman zaman bölük pörçük cümlelerle bezenen, zaman zaman şiire kayan ya da düz yazıda sonuna kadar gerçekçi bir yaklaşımı seçen ama tüm bu teknikleri kullanımında karakter psikolojisini öne çıkarmayı misyon edinen yaklaşımı:
“Lily 1928 – Ah ne ah ne şimdi ah şimdi bu kan, kan var. Kanıyorum. Ben kanım, kan. Öldüm. Ah beni karanlık toprağın altında bırak, ağaç köklerinin altında. Git, git, o
Beni arabasıyla uzaklara götürdü, karanlıkta babasının arabasında partinin olduğu yerden çok uzağa, uzağa, git. Git şimdi ki kanı saklayayım.
Belki bir lanetti bu. Belki lanetin erken gelişi. Belki arabadayken karanlıktayken yoldayken ormandayken geldi. Dans bitince yol nasıl da döner ve karanlıkta kıvrılır ve ormandaki her ağaçtaki her dalda bir melek, parlak beyaz kıyafetler içinde oturur ve ağlar.”
Hernes’ün ilk kez yayımlandığı, Klatsand kasabasındaki hayata dair hikâyeleri içeren “Denizyolu” kitabı hakkında, farklı dillerde birçok yorum okudum. Çoğu güzel, olumlu; bazılarıysa olumsuz ve düşündürücü. Olumsuzların çoğu, yazarı spekülatif kurgu türleriyle kategorize etmiş okurların, Le Guin’in bu kitabında yaşadığımız dünyayı ve bildiğimiz tarihteki insanları odak noktasına almasından yakınan yorumlar. Yazarı geniş kapsamlı bir yazar olarak değil, belli bir türün yazarı olarak görmek isteyenler. Belki de onu, bir kutudaki ürün olarak değerlendirme kolaylığına kaçanlar. Ki Ursula K. Le Guin’in edebiyatı incelendiğinde, tüm rollerin, tüm sıradan düşünce şekillerinin ve onları hapseden kutuların yok edildiği, sınırların ortadan kaldırıldığı ve bakış açılarının 180 derece değiştirildiği görülüyor. Belki de yazarın bu novellada seçtiği karakterlerden işlediği konuya, hikâye akışındaki sıçramalardan şiire kayan diline bizden beklediği, kafamızı o kutulardan çıkartamadığımızdan kaybettiğimiz ve yeniden bulmamız gereken bu açıklık.
Hernes de, tıpkı Le Guin’in hemen hemen her eserinde olduğu gibi, çok kapsamlı ve hayattaki birçok farklı durumu/elementi inceleyen bir hikâye. Kadın olmak, erkeklerle ve çocuklarla kurulan ilişkiler, toplum baskısı ve mücadeleler gibi konuların yanı sıra kapitalist kültür, savaşın psikolojik etkileri, şehir ve manzaraların gözler önünde değişimi, bilinçaltının günlük yaşama, kurulan hayatlara ve yaratılan eserlere yansıma şekilleri de işlenenler arasında. Bu bağlamda Hernes’de yazarın yaptığı göndermeler sayesinde kadınlar, hikâyeleri ve hisleri arasında bağlar, kolayca kuruluyor. Yukarıda bulunan “Lily 1928” örneğindeki “ağaç köklerinin altında” olmak ile yapılan göndermenin, Virginia’nın Persephone mitini kullanarak yazdığı şiirde karşımıza çıkması ya da Fanny’nin oğlunun ölümünü ve Jane’in kızının tecavüzünü anlatışlarında kaybın ve acının, kaybolan saat benzetmesiyle yansıtılması bunlardan bazıları.
Bu yansımaların en güçlüsü ise karşımıza, hikâyenin ilk ve son cümlelerinde çıkıyor: “Adımız aynı, dedim.” İlk kez Fanny’nin ağzından 1899 yılında duyduğumuz bu cümle, adı kolonist beyazlar tarafından değiştirilmiş Amerikan yerlisi bir kadına söylenirken; aynı cümle Fanny’nin torununun kızı Virginia tarafından 1975 yılında, hikâyenin en sonunda, var olmayan bir kadın imgelemine söylenerek çember tamamlanıyor. Ve belki de Le Guin hikâyedeki kadınların adının aynı olduğunu vurgularken bize, hemen hemen aynı dönemlerde ama farklı kıtalar ve kültürlerde yaşamış olsalar da, tıpkı Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” derken anlatmak istediğini hatırlatıyor: belki hala daha kadının adı yok ve hepimizin adı aslında aynı. Nedenlerini ve niye’lerini sorgulamak da biz okurlara düşüyor.
[1] The Found and The Lost – The Collected Novellas of Ursula K. Le Guin, Saga Press New York, 2016. Bu yazıda kullanılan örnekler, adı geçen kitap referans alınarak, makale yazarı tarafından orijinal metinden çevrilmiştir.
[2] Denizyolu, Doğan Kitap, 2019. Çev: Çiğdem Erkal, Aysun Babacan.