Büyük Kaçış
Sanatoloji

Büyük Kaçış

Ayşegül Çinici Yazıcı

Genco Gülan, resim, heykel, fotoğraf ve video ağırlıklı çalışmalarını ‘fikir sanatı’ olarak tarif eden, 30 yılı aşkın süredir sanat üretimlerine aralıksız olarak hem ülkemizde hem de yurtdışında katıldığı projelerle devam eden bir sanatçı ve teorisyen. Gülan’ın her daim çarpıcı, şaşırtıcı, sürprizlerle dolu ve özgür ruhlu sanat üretimlerinin arka planında ise akademik anlamda bir sanat eğitimi yok. Gülan’ın sanatının temelinde kavramsal popüler medya var ve eserlerinde yeni teknolojileri klasiklerle bütünleştiren bir sanat anlayışı göze çarpıyor. Bu özellikleri ile Gülan’ın sanat üretimininin, günümüzün dehalarından biri olarak görülen Maurizio Cattelan ile kimi zaman paralellikler gösterdiğini söylemek de pek yanlış olmaz.

 

Gülan, 2025 yılının Mayıs ayında bu kez Saraybosna’da Saraydan Kız Kaçırma adlı bir sergi gerçekleştirdi. Yaklaşık 20 yıldır birlikte çalışan İstanbullu Genco Gülan ve Saraybosnalı Yeliz Celebic’in disiplinlerarası etkileşimin araştırılmasına dayanan bu projesi Bosna Hersek Ulusal Galerisi’nde sergilendi. Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma’sına atıfta bulanan bu sanat projesi, oryantalizm kavramından doğan dualiteyi, kaçış, kavuşma ve merkezkaç eylemlerinin temsilleri üzerinden ele aldı. Genco Gülan bu proje için yeni bir resim serisi üretti. Dünyanın dört bir yanındaki farklı sarayları resmettiği bu seride sanatçı, Saraybosna’nın köklü tarihine ve mimari yapılarına göndermede bulundu. Yeliz Celebi’nin eşlik eden performansı ise, Genco Gülan’ın mimari bedenlerin işleyişine ilişkin konseptiyle diyalog halinde, duyguların bedenleştirilmesine odaklanıyordu.

 

Sayısız projede birlikte çalışma fırsatı bulduğumuz Genco Gülan ile bu sergi özelinde buluştuk ve projenin merak uyandıran detayları ve arka planı üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

 

– Sıcak bir yaz günü ve sevgili Genco ile bu kez Karnavaldergi adına buluştuk. Genco, dünyanın hemen her köşesinde çalışan, üreten bir sanatçı olarak bu kez Mayıs ayında Saraybosna’da ortaya çıktın! Saraydan Kız Kaçırma sergisi epey meraklandırdı bizi. Öncelikle bu sergi fikri nasıl ortaya çıktı? Serginin kavramsal altyapısı üzerine neler söyleyebilirsin?

 

Saraybosna’da bir sergi yapmak üzere bir davet aldım. Bu davete de çok sevindim ve projeyi Saraybosna üzerine odaklanarak hazırlamak istedim. Özellikle Saraybosna’ya, Bosna Hersek’e özel ve hatta oradaki müze’ye özel bir proje gerçekleştirmek istedim. Bu yüzden serginin ilk görüşmeleri ve hazırlık süreci uzunca bir süre devam etti. Bu projeyi eski öğrencim sevgili Yeliz Çelebi ile geliştirdik. Kendisi de Saraybosnalı zaten. (Soyadını biz Çelebi diye okuyoruz, ama orada Çelebiç diye yazılıyor) Yeliz ile beraber birkaç ayrı fikir üstüne çalışma yapmaya başladık. Arada Saraybosna’ya gidip gelirken, şehirdeki binaları ve tarihini konuşmaya başladık. Ben farkettim ki, Bosna hakkında birçok şeyi biliyormuşum, ama bir sürü şeyi de bilmiyormuşum. Örneğin Saraybosna’nın isminde geçen saray kelimesi benim takıldığım bir kelime oldu. Saray kelimesi, -Almancası serail, Türkçesi saray olan bu kelime- Batı dillerine geçmiş bir kelime ve ‘Doğu’ kavramıyla çok eşleşmiş bir kelime. Bu kelime üstünde daha çok düşünmeye ve araştırmaya başladım. ‘Saray’ başlıbaşına başka bir kavram, bunun nedenini düşünüp taşınırken bir yandan da Bosna’nın tarihi üzerine çalışıyordum. Tam bu sırada Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasına denk geldim.

 

– Ve sanırım bu önemli bir kırılma noktası oldu proje için. Mozart’ın ünlü Saraydan Kız Kaçırma operasında liberetto yani metin, müziğin ve sahnelemenin önündedir diye biliyorum. Bu eser yarı konuşma yarı müzik olan bir opera ve aslında pek bilinmeyen bir özelliği de devlet eliyle Mozart’a sipariş verilmiş olmasıdır değil mi? Eseri derinine incelemeye başlayınca neler farkettin?

 

Mozart’ı ve bu eseri düşünmeye başlayınca libretto’yu da okumaya karar verdik. Liberetto’yu okuyunca da şunu fark ediyorsunuz. O günlerde gayet normal karşılanan ama günümüzde seyrettiğimizde ‘politik olarak doğru değil’ diyebileceğimiz bir takım yaklaşımlarla yorumlanmış bir opera eseri bu. Ve tabii ki buradan vardığımız nokta da oryantalizm oldu. Oryantalist bakış açısı. Yani Batı’nın Doğu’ya bakışı.

– Biliyoruz ki, oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu görme ve yorumlama şekli; bu yorumlama eyleminde tek taraflı ve daha çok önyargılara dayanan bir düzen söz konusu. Bu bakış açısının izlerini mi hissettin eserde, bu yüzden mi doğru bulmadığın noktalar var?

 

Yani bir kere tabii bu operada konu kölelerin kurtarılması. Bir sarayda bir paşanın sarayında hapis olan bir prenses ve yardımcısı ve onların ‘kurtarılması’. Paşa ve yardımcısının bazı söylemleri… Ama tabii bu yaklaşımlarda kibarca ‘taraflı’ olarak tarif edebileceğimiz birşeyler var… Ben Hindistan’a gitmeden önce de bu doğu meselesini çok yanlış idrak ettiğimizi fark ettim. Bundan birkaç ay evvel yine bir sergiye katılmak için Hindistan’a gittim ve Jaipur’da uluslararası bir sergiye katıldım. Ve kendimi tam anlamıyla Doğu’nun ortasında buldum. Yani biz doğu- batı söylemlerinde hep kendimizi odakta görüyoruz ve Doğu’nun ‘burada’ olduğunu zannediyoruz. Oysa bu Doğu kavramına Hindistan’dan bakmak ya da Saraybosna’dan bakmak, hatta Kore’den bakmak başka bir durum. Bir de mesela bu işe hiç dahil değilmiş gibi görünen bir Hindistan var. Aslında Türkiye’nin adı konmamış bir üvey kardeşi gibi Hindistan. Böylesine bir benzerlik… bize okutulmayan, anlatılmayan bir kavram ama oraya gidince bunu görüyorsunuz. Zaten batının doğu kavramında bir üçgen var ve tabii ki Osmanlı da var bu durumun odağında. Osmanlı, Hindistan, oradaki Moğol imparatorlukları ve üçgenin diğer ucu da Mısır. Bunların bütününe Doğu deniyor… Tabii Saraybosna’ya gidince başka ilginç bir şey de fark ettim.Saraybosna denen şehir de aslında Avusturya’nın arka bahçesi. Yani Mozart hep Türklerden etkilendi diye konuşuyoruz ama hangi Türklerden etkilendi? Ve dolayısıyla bu durumda, Balkanlar da bu doğu- batı denkleminin veya bu kültürlerin geçişmesinin ya da geçişmemesinin odak noktalarından biri oluyor. Ayrıca günümüzde İran bombalanırken veya İran İsrail’i bombalarken bu doğu- batı kavramına bir kere daha bakmak gerekiyor.

 

– O zaman bütün bu incelemeler sonucunda Doğu- Batı denklemindeki bu tartışmaya farklı bir bakış açısı getirmek istedin diyebilir miyiz?

 

Sanatçı olarak bir sonuç yazmaya çalışmayarak dokunmak istedim konuya açıkçası. Tartışması hiç bitmeyecek bir konu bu çünkü. Burada açıyı daha farklı bir yere getirip konuyu önce saray mimarileri üzerinden tartışmaya karar verdim. Saray kelimesine takılmış olmak beni saray binalarını derinine incelemeye itti. Bunun için de önce dünya üzerindeki saray mimarisi örneklerini incelemeye başladım. Saray dediğimiz bina temelde katlı bir yapı ve önünde geniş bir bahçe. Örneğin her gün önünden geçtiğimiz Dolmabahçe Sarayı. Veya Viyana’daki Belvedere’de öyle. Ama şöyle ilginç başka örnekler de buldum; Çin’deki, Kore’deki saraylar ahşap saraylar. Bizdeki ahşap mimarinin bizim küçüklüğümüzde var olduğunu ama bugün yok olduğunu farkettim, Uzakdoğu’da ise ahşapla bu mimariye hala imza atılıyor. Mesela Saraybosna’da da ahşap camiler varmış. Afrika’da ise kilden yapılmış saraylar olduğunu gördüm. Böyle saray mimarisi üzerinden geniş çaplı bir okuma yaptım. Sergideki eserlerde de Dolmabahçe, Versailles, Beyaz Saray, Afrika’dan bir kil saray ve Çin’deki Pinyin yani Yasak Şehir gibi örnekler var.

 

Fakat bu binaların önünde ve bu saray binalarından çok daha baskın ve büyük olarak resmettiğin kadın figürleri de var.

 

Ve derken, evet…bu saray binalarının yanına, önlerine kadınları ekledim. Özellikle genç kadınları. Tabloların tümünde hareket halinde, adeta koşar halde bu kadınlar. Sanki kaçıyor gibiler. Ben ona kaçar demiyorum aslında ama seyirci böyle bir izlenimi alıyor ve evet, seyirciden de o izlenimi almasını istiyorum. Aslında seyirciden bir hikaye yazmalarını, daha açık bir hikaye yazmalarını bekliyorum. Saray ve kadın denkleminde bir hikaye…. Kocaman hareket halinde bir kadın figürü, ve uzakta arka planda daha küçük bir saray.

 

– Saray-iktidar-özgürleşme-kaçış gibi kavramları mı sorgulatmak istedin bizlere?

 

Evet. Biraz Prenses Diana’nın başaramadığı şeyi bugün biz başarabilir miyiz, başarabilecek miyiz onu konuşmak, tartışmak istedim. Yani geçmişte Prenses Diana ne istemişti? Belki eylemleri ile monarşi kavramını sarsmak istemişti. Bence o kendi hayatını yaşamak istemiş ve yapamamıştı. Saray kavramından ve dayattıklarından kendini özgürleştirmek ve bunu da dünya adına sembolikleştirmek istemişti. Bugün biz başarabilir miyiz? Yani saraydan bugün kaçabilir miyiz? Veya acaba kaçmak istiyor muyuz? Bu saraya ne anlam yüklüyorsunuz? Bunu seyirci cevaplasın istiyorum. Yani bir kere kaçıyor mu?…. Belki de kaçmıyor. Belki de sarayın önünde jogging yapıyor. Belki de son derece mutlu ve o sınır içinde. Belki geri dönüyor ve belki de saraya koşarak girmek istiyor….. Yani benim kafamda tabii ki bir merkez kaç kuvvet var ama bu merkez kaçı da sorguluyorum, sorgulatmak istiyorum.

 

– 7 büyük tablo ve 7 ana renk görüyoruz eserlere bakınca. Serginin görsel anlamda kurgusunu nasıl gerçekleştirdin?

 

Ben genelde resimlerime çok şey yüklerim. Bu resimleri ise mümkün olduğu kadar sade bıraktım. Yani sadece hareket halinde kadın figürleri ve saraylar yapıp, kompozisyonun gerisini boş bıraktım. Boyama hissini, akıtmaları ve fırça darbelerini görebileceğimiz ama onun dışında boşluk hissi olan bir görsellik kurguladım. Perspektif bile kurgulamadım yani yollar, gökyüzü filan yok. Sadece saray binaları ve figürler var. 3 metrelik tablolar bunlar ve oradaki müze binasının tavan yüksekliğini düşünerek böyle büyük ebatlarda çalıştım. Görsellik anlamında ise ben de nasıl bu kadar sadeleştim ona çok şaşırdım. Gökkuşağının yedi rengini kullandım, yedi büyük tabloda gökkuşağının yedi rengini görüyorsunuz. Çünkü bu sergide kadınlar kaçsın, özgürleşsin ve ferahlasın derken bu renkler de buna yardım etsin istedim. Eserler hakkında görüşlerini aldığım insanlar da bu ferahlık hissinden hep bahsettiler. Tabloların ebatları, renkleri seyirciyi genel anlamda oldukça şaşırttı.

 

– Serginin ana temasına geri dönersek, sergi boyunca beraber çalıştığın Yeliz Çelebi’nin bu konsepte yaklaşımı projeye neler kattı?

 

Yeliz bambaşka kavramlar ve sorular taşıdı konuya. Dedi ki, acaba gerçekten saraydan kaçmak istiyor muyuz? Kaçarsak onu özlemeyecek miyiz? Belki de şunu demek istedi; saray kavramının yarattığı bir konfor alanı da var ve bunu da gözardı etmemeliyiz. Hepimizin konfor alanları var. Ve aslında hepimiz kendimizi bir şekilde o konfor alanında tutmak istiyoruz…Çok ilginç bir kitap okuyorum şu ara, hemen ismini söyleyeyim. Beyin nasıl çalışır? (Hollingworth ve Tom Linson) Yani her konuda insan, statüko’sunu korumak istiyor, biz böyle bir varlığız, bu kitapta da bundan bahsediliyor. Dolayısıyla benim bahsettiğim denklemde, saraydan kaçış denkleminde buraya her şeyi yükleyebilirsiniz aslında. Kaçarak uzaklaşıyor muyuz, yoksa oraya doğru mu koşuyoruz?

 

– Peki Yeliz Çelebi’nin ters köşe sorgulamaları dışında performansı ne ile ilgiliydi?

 

Yeliz performansını sergi boyunca devam ettirdi. O da hatırlamayla ilgili bir takım şeyler yaptı. Elinde bir tutam ot ve bir tutam gül taşıdı. Bunu seyirciyle paylaştı. Seyircinin yüküne yardım etmesini istedi. Yani bir çeşit laboratuvar olarak kullandı sergiyi ve seyirciyle etkileşime girmeye çalıştı. Saraybosna, Belgrad savaştan çok büyük acılarla çıkmış, kendini yeniden yapılandırmış yerler ve toplumun da izlerini halen taşıdığı acı dolu yükler var. ‘Hatırlama’ ve ‘hafıza’ her zaman önem taşıyor. Yeliz, hislerin nasıl iletildiğini veya taşındığını gözlemleyen metaforik bir anlatıya dönüşen bir çalışma yaptı.

 

– Bu sergideki bir tablo müzenin kalıcı koleksiyonuna girdi ayrıca, değil mi?

 

Evet, bir parçanın koleksiyona girmesi beni çok sevindirdi. Bu serginin yer aldığı müze binası da ayrıca ilginç ve eklektik bir bina. Şehirde merkezi bir konuma sahip ve müzenin çok iyi bir koleksiyonu var. Böyle bir yerde sergi yapabildiğim için de eserlerden birinin koleksiyona girmiş olması da sevindirici.

 

– Mesajı pek manidar olan bu sergi başka ülkeleri, şehirleri de gezecek mi?

 

Ben mümkün olduğu kadar gittiğim yere özgü projeler yapmak istiyorum. Bu sergi Avrupa’da başka bir yerde sergilensin veya Amerika’ya gitsin gibi bir isteğim yok. Bu tabloları çalışırken İstanbul’daki atölyemde çalıştım ve Saraybosna’ya götürdüm. Bu çok spesifik bir sergiydi. Farklı ülkeler için üzerinde çalıştığım birçok farklı projem var. Bunların herbiri o ülkenin kültürünü ve coğrafyasını göz önüne alarak hazırladığım bir takım projeler. Bu yapıdaki projeler o ülkeleri keşfetmeyi ve çalışmanızı da sağlıyor.

 

– Disiplinlerarası üreten sanatçılarla ortak çalışma yapmak nasıl bir süreç? Seni besleyen bir durum mu?

 

Bana iyi geliyor. O yüzden ben devam ettiriyorum. Çünkü bu sergideki birçok fikir bu karşılıklı diyalogdan ortaya çıktı. Yani Yeliz Çelebi olmasaydı ben Saraybosna’yı bu kadar iyi tanımayacaktım, tanıyamayacaktım. Ama üretim süreçlerim hep tek başına. Yine de üretirken bir sürü insana danışıyorum. Mesela size. Size bir tasarımcı olarak çok defalar danıştım.Bu bana çok şey öğretiyor. Birçok alan var benim bilmediğim.

 

– Sevgili Genco son bir şey soracağım. Birçok kişi kavramlar arasında rahatça gezinip, çok çabuk fikirlerini uygulamaya döktüğünü düşünüyor olabilir. Oysa bu sergide de olduğu gibi biliyorum ki senin çalışmalarının altyapısı, büyük okumaları, araştırmaları uzun zaman dilimlerine yayılıyor. Bu süreçler hakkında neler söyleyebilirsin?

 

Çoğu insan sanatçıyı, senelerce ilham gelsin diye bekleyip, sonra işte aklıma bir fikir geldi diye tuvale fırça atan kişi gibi görür. Tam tersi sanatçıların da işadamları gibi zaman kısıtlamaları vardır ve birşeyleri yetiştirmek durumundadırlar. Düzenli üretebilmek için de düzenli olarak araştırma yapmaları gerekir. Mesela benim için müze gezmek bir rutindir. Ve de bir müzeye bir kere gittim diye de gitmeyi bırakmam, defalarca giderim. Hatta yeni bir proje çıkınca tekrar tekrar gidiyorum, kütüphanelere de öyle…. Çok uzun araştırma süreçlerini sanatçının hayat pratiğinin içine alması gerekiyor. Mesela New York’a gittiğimde ben bir haftamı Metropolitan Müzesi’nde geçiriyorum. Herkes birkaç saat müzeye gittik diye anlatır belki, oysa ben bir haftamı komple müzenin içinde geçiriyorum. Öyle bir haftanızı müzede geçirmezseniz, kitabınız da müze kütüphanesine girmiyor. Böyle bir denklem var….Bütün bunların dışında düzenli malzeme araştırması da yapıyorum. Yani, düzenli araştırma, okuma, müze gezme, üretme, düzenli malzeme araştırması…. Yeni teknolojileri araştırma…Ben yapay zekayı 15 sene evvel de kullanıyordum. Bu arada Saraybosna sergisindeki figürlerden bir tanesi de yapay zekanın ürettiği bir figür, diğerlerinden pek ayrışmıyordu. Özellikle Afrika’daki sarayın önündeki kadını da yapay zekanın ürettiği bir imge olarak aldım boyadım. Biz oyunun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyoruz sanatçılar olarak. Yeni kurallar üretiyoruz ve yeni formüller peşindeyiz…

 

– Çok teşekkürler Genco. Yeni çalışmalarını heyecanla bekliyoruz.