Camın Önündeki Kuşlar
Öykü

Camın Önündeki Kuşlar

Hasret Gülbaşaran

Üzerindeki çarşaf kıpırdamıyor. Makinenin sesi olmasa ölmüş derim. Uyurken bile tetikte olan yirmi yıl önceki halinden eser yok. Gözlerinin keskinliği sönmüş. Burnunun ucunda hazır bekleyen öfkesi de. Yüzünde çizgiler oluşmuş. Kendinde olsa nasıl sinir olurdu. Maskeler, serumlar, onlar da yetmez en pahalı kremlere bulanıp gezerdi. Yine de hâlâ güzel görünüyor.

 

Camın önünde kuş eksik olmayınca sabahtan kalan ekmekleri doğradım yesinler diye. İçimde belli belirsiz bir öfke, yokluyor arada. Eskiden daha çokmuş. Uçan kuştan esen yele, yolda yürürken üzerime sıçrayan sudan omzuma yanlışlıkla değen bir omuza, çalan telefondan çalmayanına, duvarın ötesinden gelen tanımadığım birinin kahkahasına, bağırtısına, ağlayan bebesine… Sonra geç kaldığım toplantıdan erken gidip beklemek zorunda kaldığıma, taksiden şoföre, pazarcıdan esnafa yumurtasına, ekmeğine kadar yolda belde kendime dert bilip sorun eylediğim onca göz, söz, nefes, mevzu olur, sabahtan akşama sırtıma kambur, omzuma ağrı, boğazıma acı, gözlerime kızgınlık biçiminde yerleşirdi. Zamanla içim soğudu. İçimde bana dokunan her şeyi yakacak kadar büyük olan öfkem yerini başka şeylere bıraktı: olmadık yerde eğleşen gözlere, uzun susuşlara, dalgınlığa, ertelenen işlere, sönmüş heveslere…

 

Vücudu şuncacık, çocuk kadar kalmış. Elleri pençeyi andırıyor. Ben çocukken de elleri pençeyi andırırdı. Korkunca yanına giderdim. Sigara kokan elleriyle beni sevsin isterdim. Elleri beni görmezdi. Değil elleri, gözleri dahi görmezdi. “ Öf, amma bunalttın. Az ötede dur, sırnaşma.” Görünmez bir duvar vardı aramızda. Büyüdükçe daha çok hisseder oldum. Sesinin tınısından, hırıltısından, bakışındaki keskinlikten örülmüş kalınca duvarlar. Gitmediği veli toplantılarıyla, yanlış iliklenmiş düğmelerimle, cevapsız kalan sorularımla güçlendirilmiş duvarlar… İnsan çocukken nasıl da dirençli oluyor, o duvarları delmek için bin bir takla atmışım.

 

İlk günler kalkamasa da bir iki kelime çıkmıştı ağzından. Gözlerini boşlukta eğlemiş, suyu uzat demişti. Gri, soğukça bir gündü. Uzatmıştım ama almamıştı. Sonrasında camı kapat demişti. Camlar kapalıydı. Kuşlar ben yaklaşınca ürkmüşlerdi. İşe giderken de dolapta makarna var derdi. Tek cümle. Bazen tek bir kelime ederdi. Ben kalanını tamamlardım. Yemeği dolaptan çıkarıp ısıtırdım. Bulaşıkları yıkayıp çöpü atardım. Ödevlerimi yapıp kitap okurdum. Ertesi güne okul hazırlığı yapar, sabah zor oluyor uyku semesi diye çantamı hazır ederdim. Akşam olmadan çıkardı evden. Demir kapının sesinden anlardım çıktığını. Kapının sesi tüm evde yankılanırdı. O yankıyla varlığında dahi tam olarak dolduramadığı boşluk daha da büyürdü.

 

Yankılanan bir tek kapı olmazdı. Ayağındaki topuklusu da yankılanırdı. Bir keresinde okula gelmişti, aldığımız yardımlar kesilmesin diye imza için uğramıştı. Sınıfın kapısı açıktı. Hepimiz dikkat kesilmiştik topuklunun sesine. Ben bilmiştim ama. Gelen oydu. Öğretmen, “Annen miydi o?” demişti. Kurumuş yaprağın hışırtısını andıran sesim hepten kesilmişti. Biri benim yerime cevap vermişti. “Böyle anne mi olur lan.” “Keşke konuşsaydık,” demişti öğretmen,  “bir tek kayıtta gördük, üç sene geçti be kızım.”

 

Kuşlara koyduğum su donmuş. Birbirlerine sokulmalarından anladım. Hava ayaza çalmış. Biri kenarda duruyor. Ne aralarına karışıyor ne kendi yoluna bakıyor. Elimden gelse az beriye çekerdim. Ben yaklaşınca ürküyor. Nasıl ürkmesin, insan bile bilmediğinden ürkmez mi, tanımadığından, ne olduğunu anlayamadığından. Ben ürkerdim. Siyah, yüksekçe bir araba gelirdi kapının önüne. İçinden takım elbiseli, duvar suratlı bir adam iner, kapıyı tutardı. Camları koyucaydı. Merak ederdim içerde kim var, nereye giderler, ne yaparlar. Bir gün sordum. Önünde kadehi, tırnaklarını ojeliyordu. Bir taraftan radyodaki şarkıya eşlik ediyordu. Sesi bir ara öyle yükselmişti ki radyoyu bastırıyordu. Keyfi yerindeydi.

Cesaretlenmiştim.

“Siyah araba yine seni mi bekliyor?”

“Hı hı.” dedi gözünü fırçadan ayırmadan.

“Nereye gidiyorsun peki?”

“İşe.”

“O adam kim?”

“İş arkadaşım.”

“Ben de gelsem seninle bir kere.”

“Olmaz.”

 

Ojesini sürmeye devam ediyordu. Sesinin cıvıltısı sönmüştü. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Uzatma demekti. Git başımdan demekti. Çok soru soruyorsun demekti. Yemeğini ye, ödevini yap demekti. Ayağımın altında dolaşma, daralıyorum demekti.

 

Vazgeçmeyecektim, şansımı bir daha denemek istedim. Kenarda duran topukluyu acemice ayağıma geçirdim. Zar zor ayakta duruyordum. Onun yaptığı gibi boynumu hafif yukarı kaldırıp kalçamı dışarı çıkarttım.

 

“Bak, nasıl olmuşum? Oje de süreriz istersen, senin gibi yürümeyi de öğrenirim. Yakında ben de seninle gelirim. İşlerini birlikte yaparız. İstersen.”

 

Betonda ne kadar yattım bilmiyorum. Kendime geldiğimde, büyüteceğim bir öfkeyle yalnızdım. Belleğimde, havada asılı kalmış birkaç cümle…  “Gebertirim seni piç kurusu! Rahat bırak beni. Düş yakamdan.” Bir gölgeydim artık. O günden sonra bir gölge olarak devam edecektim hayatıma. Kimse bir gölgenin peşine düşmez; soluk, sinik, belli belirsiz, piç kurusu bir gölgenin… O da düşmedi zaten. Hangi üniversiteyi kazandığımı, yerleştiğim şehri, kaldığım yurt odalarını, duvarların rutubetini, iliğime kadar işleyen zatürre nöbetlerimi, yalnızlığımı, kimsesizliğimi hiç bilmedi.

 

Zamanla sesi hepten kesildi, hareketleri de. Hemşire, “Anneniz aylardır sizi beklemiş, siz geldikten sonra bıraktı kendini,” dedi. “Pencere önlerinde benim onu beklediklerim ne olacak?” dedim, içimden.  Makine uzun uzun ötmeye başladı. Kuşları izliyorum, hâlâ orada duruyorlar. Koridordan telaşlı ayak sesleri geliyor. Ekmekleri bitirmişler ama gitmiyorlar. İsim koydum onlara. Koyu renkli olan Karaca, yanındaki Çitlembik, duvarın dibinde ötede duran Ayrıksı…

 

İçimi yokluyorum, belli belirsiz bir şeyler geziniyor.