Çipura
Bir Yasın Uzun Yankısı ya da Kağızmanlı Cemal Hoca’nın Kerbelâ Mersiyesi Üzerine
- 29 Haziran 2026
Çipura
Hasta bakan kadınların zengin mahallesine büyük göçlerinin bitip evlerde dört dolandığı, halk kısmının çoktan otobüsteki sıcak koltuklarını terk edip bileklerini sıyırıp çalışmaya giriştiği güneşin keskin gölgeler yaratmaktan vazgeçtiği bir saatte, Yasemin adımlarını metal, egzoz, hastalık ve is kokan otobüsten dışarı attı.
***
-Zeynep Kâmil Hastanesi nerede? dedi orta yaşının sonundaki adam.
-Burası Kadıköy, diye cevapladı.
-Son durak mı? dedi panikleyerek adam.
– Evet, sizin tekrar binip geri gitmeniz lazım.
Sabahın erken saatlerinde, sonbaharda, buğu buğu tüten, çiğ içinde ıslak, yer yer yeşil ağaç altı ot yığınlarının arasında kırmızı kırmızı parlayan kızılcık tohumları gibi seçilen süzülmüş, ince, sarı yüzüyle, kırık kırık gülümseyerek duran kadına gözü ilişti. Adamın elinde tuttuğu bavul küçük, eski ve ağır duruşuyla apaçık konuşuyordu.
Yasemin ailenin ağır bavulundan dışarı sızan çaresiz bakışlarının içine işlediğini fark etti. Hiçbir şey söylemeden örtük bir anlaşmaya tabi bu insanlar durağa doğru yürümeye başladı. Yasemin önde, Emine, kocası ve genç kız yanında sessiz yürüdüler. Yolun neredeyse sonuna doğru Yasemin, kadına dönüp:
-Gelin ben sizi götüreyim.
-Allah razı olsun.
-Ne demek…
Emine, kocası ve genç kızla birlikte durağa varınca iki kadın, o anda ellerinin, kollarının yakalayamadığı ama bakışlarından taşan ve her ikisinin de göğsünü müthiş, tanımlanamaz, kocaman bir minnet hissiyle dolduran bu anda asılı kaldılar. Sadece eğreti, acemi bir iki dokunuşla birbirlerinin kollarına temas bile edip etmediği belli olmayan o ürkeklikle, yaralarını gördüler ve arkalardan bir yerden gelen tarif edemedikleri şefkatle birbirlerine, o kısacık kumru kanadı zamanda iyi geldiler.
Kendi yaşam çeperlerinin, inanma ve inanmama biçimlerinin, sorguladıkları, sorgulamadıkları ya da görmezden geldikleri hayatlarının ötesinde, iki kadın, o kumru kanadı anında, acının şefkatin, yan yana olmanın harmanlandığı, birbirine karıştığı, sınırların olmadığı, varsa eriyerek yok olduğu, o duygunun içinde birbirlerini buldular. Anaları, çocukları gibi insan gibi sarıldılar, sarmaladılar, o anı paylaştılar.
Hasta Emine ve ailesi otobüsün yanında durdu.
Sarı, ince, örtülü yüzden ağız oynadı.
-Allah razı olsun.
Belki dört kere bunu söyledi Emine.
Yasemin gözleri dolu dolu:
-Tez zamanda şifa bul. Geçmiş olsun.
Ardından hasta Emine’yi ve ailesini arabaya bindirdi.
Yasemin gözlerini, Kadıköy’deki otobüslerin, çeşit çeşit, biçim biçim, renk renk insan kalabalığının arkasından, gümüş gümüş gülümseyen, elini uzatıp, sarı beyaz gemileriyle onu çağıran denize doğru çevirdi. Rıhtıma yürüdü. Kendisi için biraz önce başka bir hemşerisi tarafından bırakılan yere oturdu. Yasemin birilerine yardım etmenin, aslında daha derinde bir işe yaramanın verdiği mutluluğu, onun yarattığı tatmin duygusunu, aslında ta içinde arkaik renk bir elbiseyle bir koltuğun arkasına saklanır duran, toplumun bir parçası olma hissini tanıdı, sardı sarmaladı.
Öyle sarmaladı ki yanına koşa koşa gelen oğlu onu bu rüyadan yumuşacık uyandırdı.
***
-Anne! Anne! Ben geldim!
Ananesinin elinden kopup gelen çocuk, ayağa kalkan anasının bacaklarına yapıştı. Oturduğu yeri yaşlı kadına miras bırakan Yasemin, oğlunun elinden tutup denize daha yaklaştı. Yanlarında iki adam balık tutuyordu. Yasemin ve oğlan balık tutan adamları izlemeye koyuldu. Oltanın başında duran adam sanki birazdan veznedeki işine dönecekmiş gibi temiz, hatları keskin boz renkli bir takım elbise giymiş, oltanın başında ciddi ama oldukça heyecanlı bekliyordu. Adamın izlemeye değer tavırları Yasemin ve oğlunu yakaladı. “Yaptığı işi iyi satıyor” diye düşündü Yasemin. Adamla beraber beklemeye koyuldular. Deniz durgun, hava pusa dönük, rıhtım ahalisi, yorgun vücutlarını bu tembel havaya yaslamış oturuyordu. Tam herkes oltacı takım elbiseli adamı unuttu unutacak derken olta birden kımıldadı. Gemiler daha hızlı yanaştı, arkadaki tembel kalabalık ayaklandı, adam heyecanından neredeyse yerinden zıplayıp denizin içindeki balık olacaktı. Sahildeki kimseler ve iki adam, Yasemin ve oğlu birer adım öne atıldılar. Oltacı takım elbiseli adam ise oltaya dikkatlice sarıldı, diğeri, tecrübe kokan bilmiş bir tavırla onu yönlendirmeye başladı:
-Çek onu artık sen. Çıkar denizden. Çek! Çek! Geç kalma! dedi.
Adam asıldı oltaya. Belki de sabahın erken saatlerinde veyahut evvelki gece pijamaları içinde mandalina soyup yerken bile bu anı düşlemişti oltacı. Adam asıldı oltaya. Aşağıdan, derinden, önce koyu gri bir kumaş gibi gelen, sonra yüzeye yaklaştıkça, çırpına çırpına iki el boyunda çipura yukarı çıkıyor, güneşe yaklaştıkça daha da ihtişamlı bir hal alıp, tuzlu sudan çıkarılan nadide bir eser gibi yağlı, pul pul, sicimli parıldıyor. Başta iki adam, Yasemin ve oğlu, arkalarında, rıhtımda balığı görebilen herkes, heyecanla balığın o güzel rengine bakıyordu. Herkes aniden uyandı. Oltacı takım elbiseli adamın yaşadığı Agamemnonvari o zafer anının tam ortasında sanki bir tanrı oltanın ucuna dokunuverdi, balığı ağzından öptü ve balık on santim kadar ayrıldığı derin maviye geri dönüverdi. Cup ! kulaklarda asılı kalan bir cup sesi. Yasemin, oğlu, iki adam ve o anda balığı görebilen rıhtım ahalisi, yaşamın al ver dengeli olmadığını, Greklerin ve nice kadim halkın talih dediği, o küçücük anın, on santim yaşam hakkının, ne kadar büyüleyici olduğunu bir kez daha hatırladı.
Yasemin ve oğlu ikinci defa, takım elbiseli oltacı adamın sinkaflı sözüyle uyandılar. Adam, kör talihin ona oynadığı bu oyunu görmezden gelip, insan olmanın kusurlu varoluşunun bütün hesabını, balığı meraklı gözleriyle izleyen kalabalığa kesti. Daha çok Yasemin, oğlu ve onlarla duran adamı işaret ediyordu. Yanında duran adamla göz göze geldikten sonra Yasemin hızlıca takım elbiseli oltacı adama dönüp:
-Ne yapayım senin balığını be ben! dedi.
Oğlunu aldı, akşam yemeği elinden kaçıp giden adamın tepesinden tüten, gemi dumanlarına karışan, keder dumanından uzaklaştı. İki kadın bir oğlan çiçekçilerin yanından geçip gemilerin yanaştığı o güzel rıhtımın üstünde kendilerine bir yer buldular. Yüzlerini gemilere, sırtlarını güneşe verip, oğlunun en sevdiği manzaraya karşı oturup sütlü kahvelerini yudumladılar. Hemen yanlarında oturan iki adamın konuşmaları Yasemin’in zihnini çeldi, kancasına taktı kendine doğru sürükledi. Sadece Yasemin değil içlerinden birinin kendinden emin, hatta küstah sayılabilecek tavrı, dört buçuk yaşındaki oğlunun bile dikkatini çekecek kadar fosforlu, açık seçik, yüzeydeydi. Kadın, yüzüne söğüt dallarının değişi gibi yavaş ama bir o kadar iğneli, batan rüzgarla uyandı. Kendini o kancadan hemen kurtardı. Böylelerini dinlemeyeli çok uzun olmuştu. Vakit değerli bir olgu, bilgi ise pırlanta değerindeydi Yasemin için. Böyleleri sanki dünyanın bütün arkaik bilgisine sahipmiş gibi mağrur, cahilliklerini boya olsa yüzlerine sürüp sonra eşsiz bir tabloyu taşır gibi taşımaya hazır tiplerdi. Onların, onlara göre biçilmiş kumaşlar gibi serili fikirleri, yeryüzünün litosferinde yaşayan diğer sınıfından canlılar için tanrısal nitelikteydi. Yasemin’in mücadelesi, ah mücadelesi. Bu kibirli türlere karşı var olma mücadelesi. Yasemin gülüşüyle yok etmeyi seven bir kadındı. Adamla havada asılı kalan bakışmalarını bir kafa selamıyla geçiştirdi. Oğluyla hiç seslerini çıkarmadan, uslu, sütlü kahvelerini içtiler. Yan masadaki iki adamı kendi dünyalarında bıraktılar.
Yanlarına köpük köpük beyaz güpürleriyle uzaktan gelen bir vapur yanaştı. O kadar yakındı ki ana oğul ellerini uzatsalar kaptan köşkünü yakalayacaklardı.
-Selam Kaptan!
-Selam Yolcu!
-Zor olmuyor mu böyle?
-Yok çok güzel!
Kaptan küçük oğlanı görünce geminin düdüğüne asıldı. İki kere gemici selamı verdi. Oğlunun anlamadığını fark eden Yasemin, oğlanı uyardı. Küçük çocuk el sallayarak kaptanı selamladı. İki kadın bir oğlan ve rıhtımdaki insanlar, gelin tacı gibi vapurun üstünde dönen yer yer yanlarına doğru meyleden bembeyaz martıları izledi. Vapurun arkasında, Galata Köprüsünden başlayıp Çatladı Kapıya kadar boğaza doğru bacaklarını uzatıp yan yatmış silüete, İstanbul’a baktılar. Yasemin’in en sevdiği manzara katlanmış çarşaf gibi açılıyordu yüzlerine. Puslu, pembe gri dumanlı, martılı, çipuralı, vapurlu bir İstanbul. Bu rüyalı manzaraya, onun o büyüsünün gerçekliği yanında yükselen, oluşan, var olan, duran betonları, boğucu asfaltları şehrin tozu, ekmeğe koşan ayakları, boşalıp boşalıp dolan çöpleri, çalışan elleri, çürük dişleri, sararan yüzleri, kirli yolları, eskiyen binaları, arka mahalledeki, yan mahalledeki, şehirdeki tekinsiz karanlık yolları, paranın yok etmeye yetmediği yüz yıllar süren yoksulluğu gibi açık bekleyen, kuru otlarla kaplanmış, yeşil otlarlar sarmalanmış, üstünde kuru yapraklar bezeli bir gerçek eşlik ediyordu.
Yasemin oğlunun elini sıkı sıkı tuttu. Bu bütün dengelerin kurulduğu, olağanın kabul edildiği anının, tadını çıkarmak istedi. Çünkü insan elinden, cup, denize atlayan balığı kaybettiğini, şeftali rengi gün batımındaki yoksulluğu, kiri veyahut yeryüzündeki tek kudretli varlık olmadığını gördüğü, sıradan olduğunu anladığı bu anlarda en büyük dersleri alır. Yakalayabilirse bu gerçeğe sarılıp keyfini çıkarmalı. Çünkü bu anlar kendinle olduğu kadar yaşamla da yüzleşme anlarıydı. Her yüzleşme kabul getirmeyebilirdi ancak bugün Emine, Oltacı adam, Yasemin için böyle oldu. Aralarında en keyifli olan, cup denize dalan çipuraydı.