Derin Bir Sızı
Öykü

Derin Bir Sızı

Ömer Torlak

Koltukta uzanmış, yarı uykuda gibi, ama uyanık. Televizyon açık, koltuğun ve yerde serili rengi epey solmuş halının üzerinde çekirdek kabukları. Sehpanın üzerinde kirli bir tabak, dekoru tamamlar gibi orada. Aklında gündüz yaşanan olay. Televizyonun sesini bastırırcasına zihninde o konuşmadan arta kalanlar tekrarlanıp duruyordu:

 

– Ne zamanlardı ama?
– Yaa, ne demezsin!

 

Uzun bir aradan sonra karşılaştığı meslektaşıyla konuşmalarındaki ilk cümleleri bunlar oldu. Bir jüriydi onları buluşturan.

 

Uzun yıllar fakültede birlikte çalıştığı ve yolda görse tanıyamayacağı hale gelmiş Ercan’a neler yaptığını hatırladı nedense. Karşısındakini kızdıran, üzen, zora sokan her ne ise, aksine o zevk alırdı bunlardan.

 

Ercan hakkında Dekan tarafından soruşturma açılmış. O aralar tek kadro var ve Ercan ile İzzet’in kafa dengi arkadaşı olan Kadir üçlüsünden biri atanacak. Çalışma performansı, dosyanın niteliği, yayınlar ve genel performansa kalırsa Kadir’in işi zor. Senaryo hazır, İzzet işe koyulmuştu. Bir kız öğrenci Ercan’ın kendisine tacizde bulunduğu şeklindeki şikâyete ikna edildi. Karşılığında üç dersten iyi not alma garantisiyle. Ona göre dünyayı ayakta tutan menfaatlerdi. Soruşturmanın akıbeti, ilan edilen kadroya kimin atandığı ve Ercan’ın kendisine atılan iftirayı temizlemesi safahatının sonuçları tahmin edilebilirdi artık. Senaryoyu yazan, kurguyu yapan İzzet’ti ne de olsa. Ve o mutluysa, gerisi teferruattı.

 

Ercan’la dünkü karşılaşmalarının devam eden diyaloglarını serbest bıraktı zihninden:

 

– Var say ki biraz eğlendik, ne yani! Bak sen de daha iyi bir üniversiteye geçme imkânı elde ettin. Ne güzel işte, sevinmelisin değil mi?
– Maskeli dolaşmaktan bıkmadın değil mi? Yüzüne tükürülse şükür diyecek halin hiç değişmemiş.
– Maske takan sen ve senin gibiler asıl.
– Bak sen! Demek kötülükleri böylece meşrulaştırıyorsun içinde.
– Yoo. Kim demiş böyle bir çaba içinde olduğumu?
– Doğru. Vicdanını körelten insanlardan iç muhasebe beklemek doğru değil, anlıyorum.
– Talep var ve ben de talebi karşılayacak işler yapıyorum, hepsi bu! Ama yine de acıyorum.
– Sahi mi? Demek acımak gibi bir duygun var. Ama sen asıl kendine acı.
– Eğlenecek onca insan varken mi?

 

Ercan’ın, “keşke bir mazeret bulup bu jüriye katılmasaydım” sözüne ayrıca sevindi.

 

Sahi, neden insanlar kendi menfaatlerine uygun sonuçlar olmayınca suçlu arıyorlardı ki? “İşte”, dedi. İçinden konuştuğunu zannederken kendi sesini işitti. “Onca iyiliğin karşılığı bu mu olacaktı” deyip ağlamaya başlamıştı ekrandaki genç. Her yer acizliğinin faturasını karşısındakinin kötülüğüne yükleyen insanlarla doluydu zaten. Her yerde var bunlardan diye söylendi.

 

*

 

Kapı zili çaldı. Bu saatte eşi olmalıydı. İstifini bozmadan “anahtarınla aç” diye bağırdı. Kulağında çınlayan “gözü kör olası” rutin bir yakınmadan ibaretti onun için. Bu kez sonuç başkalaşmaya yüz tutmuştu. Ellerindeki ağırlaşmış poşetleri antreye bir hışımla bıraktı. Mantosunu kendisini bunaltan bir kılıftan kurtuluyormuşçasına yere fırlattı. Hiç yapmadığı bir şeydi botlarını çıkarmadan salona geçmek. O da ne? Botları salonda kafasına fırlatır gibi çıkarmış ve hakaret ediyordu kocasına Aslı. Ama ne hakaret! Apışıp kaldı, ağzı açılmamış laflar, hiç bu kadar yoğun bombardıman altında kalmamıştı. Bir küçük soluklansa biliyordu ne diyeceğini. Lakin yok arkadaş ne bir küçük aralık ne de bir soluklanma emaresi!

 

– Eline yapışırdı bağırana kadar kalkıp da açsan şu kapıyı? Hiç mi düşünmezsin? Eli doludur belki o yüzden çalmıştır zile. Peki ya başkası olamaz mı kapıyı çalan? İyilik yapmak yok mudur senin lügatinde? Şu koltuğun,odanın hali ne? Hadi herkese kötülüğün var da bari kendi pisliğini temizle de başkasına yük bırakma. Madem yük paylaşmayacaktın niçin evlendin? Kalaydın bekâr da kendi pisliğinle artık çöpçüler mi gelirdi yoksa kendi pisliğinle mezara mı giderdin. Allah seni ya da beni alsın da bitsin bu çile. Şu iki yavrucak olmasa ve lanet olası kiradan kurtaran şu babadan kalma eve mecburiyetim, katlanır mıydım sana?

 

“Yok arkadaş, hayatım boyunca ilk kez böyle bir şey oluyor” diye geçirdi zihninden. Hoş sesli söylemiş olsaydı daAslı’nın duyması ne mümkün!

 

Kusacak gibi oldu, ilk kez kendini kötü hissetti. Fırsat veremezdi buna, kendisinden hiç beklenilmeyen biçimde hızla kalktı, etkilenmemek için Aslı’nın yüzüne bakmadan lavaboya koştu. Birkaç avuç sudan sonra aynaya baktı ancak. Gördüğü yüz eski yüzüydü. Rahatladı. Döndü salona. Verdi veriştirdi, ağzına ne geldiyse. Maksadına ulaştı. Ağlamaklı bir şekilde salonu terk eden Aslı olmuştu.

 

Keyiflenmek miydi? Dışarıdan bakana öyleydi herhalde. İzzet, hayatı boyunca böyle bir şeyi bilmedi. Karşısındakine eziyet etmek, onu sıkıntı içinde görmek hoşuna gidiyordu sadece. Bildiği buydu. Karşısındaki kim olursa olsun pek de fark etmiyordu onun için. Babası, annesi, kardeşi, eşi bile bu kategoriye girdikten sonra, gerisini varın siz hesap edin.Kötülük yapmak, onun hayatının vazgeçilmezi olmuştu. Herhangi birine yardım etmek ona eziyet veriyordu. Masadaki bir bardağı ya da tabağı mutfağa götürdüğünde annesi veya eşine iyilik oluyor duygusu onu içten içe hırpalamıştı hayatı boyunca.

 

Televizyon açık, ekranda basit mesaj içerikleriyle dolu bir dizi. En çok da kötülük sahnelerine bayılıyor bu dizilerin. O ara dokunaklı bir sahne geliyor ekrana. Aslı bakıyor ama izlemediği kesin. Olsun yine de onun sevdiği bu sahneyi geçmek lazım. Kanalı değiştirmenin tam vakti diye düşündü. Hasan, 15 yaşında. Bir kanala geçmesini istiyor babasından. Ergenlikle buluşan yüz ve sesiyle İzzet’in içini kurcalıyor.

 

Yıllar öncesinden önüne gelen sahneler, televizyon ekranı ve canlı kareleri örtüyor. Kafasını allak bullak eden ve her aklına geldiğinde korku veren sesi işittiği her seferinde olan şey oluyor. Yanağı şaplaktan kızarmış bir yüz. Hatta bazen de iki yüz. Başka odada bu şaplak sesiyle korkmuş 11 yaşındaki Şebnem’in ağlaması ve araya giren anne Aslı’nın kalben değil ama sözle ettiği beddualar. Tıpkı kendi annesininkilere benzer şeyler.

 

*

 

Uykuya dalmak üzereyken geldi aklına. Çalışkanlığı her halinden belli öğrencisinin sırf yanına gelmesi ve kendisinden not dilenmesini sağlamak için bilerek düşük not verdiği. Nasılsa hakkını aramaya kalkacak ve yanına gelecekti. Tahmini doğru çıktı. Öğleden sonra yanına gelmişti. Karşısında tertemiz yüzüyle soru soran biri vardı. Bütün samimiyet ve saygısıyla bu suratın sahibine eziyet edip tatmin olma zamanıydı.

 

Birkaç hakaret bunu kendine getirirdi. Öyle de yaptı. Olmamıştı. Olgunluk büyümüştü karşısında. Son bir hamle daha yapmak gerekiyordu: “Şimdi fark ettim, notunu on puan fazla toplamışım, onu geri alıyorum, yeni notun otuz, çıkabilirsin”.

 

– Siz bilirsiniz. Dilediğiniz gibi değerlendirin!

 

*

 

İki avuç su ne iyi gelmişti. Sabaha karşı şu rüyasına giren öğrenci diyaloğunu söküp almıştı zihninden. Yeni günle birlikte kendince mutlu olmasının yolları önünde seriliydi yeniden. Masada hazır bulduğu kahvaltılıklardan dilediğini yedi, Aslı’yı kızdırmaya yetecek kadar bulaşık çıkardı ve ayakkabılarının antrede bıraktığı izlere bakarak çıktı evden. Nasıl bir huzursa duyduğu içinde, arkasında bıraktıkları gayet olağan şeylermiş gibi yola koyuldu. İlk trafik ışıklarında sağa döneceklerin yolunu tıkadı. Arkadan korna çalanlara aldırmadan radyoda çalan müziğe eşlik ederek şarkı sözlerini kendince terennüm etti. Güzel bir güne daha başladığını düşündü.

Kötülükten keyif almak böyle bir şeydi demek!..