Doğaya/Özgürlüğe Davet: Yılkı Atı
Kitap İncelemeleri

Doğaya/Özgürlüğe Davet: Yılkı Atı

Toprak Aras

Gerek bizim edebiyatımızda gerek dünya edebiyatında yarattığı tek karakterle özdeşleşmiş yazarlar vardır: İhtiyar Balıkçı/Hemingway, Raskolnikov/Dostoyevski, Jean Vanjean/Viktor Hugo, Anna Karenina/Tolstoy, Nana/Emile Zola, Madam Bovary/Flaubert, Yabancı/Alber Camus, Mrs. Dalloway/Virgina Woolf… Bizde de İnce Memed/Yaşar Kemal, Kuyucaklı Yusuf/Sabahattin Ali, Zebercet/Yusuf Atılgan, Murtaza/Orhan Kemal, Selim Işık/Oğuz Atay akıllara ilk gelenlerden. Bu bağlamda Yılkı Atı da şüphesiz Abbas Sayar’la özdeşleşmiştir. Yazarın sadece bir karakteriyle/romanıyla anılıyor olması her ne kadar diğer eserlerini/karakterlerini gölgede bırakıyor gibi görünse de aslında yazdığı o tek romanın edebi gücünün, yarattığı o tek karakterin gerçekçiliğinin ve eserin her dönem okur için bir klasik olarak kabul edildiğinin de ispatıdır ki burada olumsuzlaşacak bir durum yoktur aslında.

 

Yılkı Atı’nın; Yer Altından Notlar, Fareler ve İnsanlar, İhtiyar Balıkçı, Dönüşüm gibi dünya edebiyatının hacimce küçük, ama güçlü eserlerin soyundan olduğunu söylemek fazla iddialı olsa da edebiyatımız için önemi yadsınamaz. Bir edebi eserin zamanın ruhuna uygun olarak yeniden okunması, değerlendirilmesi, üzerine konuşulması gerektiği fikrini sanırım her yazar/okur kabul eder. Buradan hareketle 2024 yılında, yani tefrika edilişinin altmış üçüncü, kitap olarak yayınlanışının elli dördüncü yılında, Yılkı Atı’ndan ne anlamalıyız, sorusunu irdelememiz gerekiyor.

 

Hemen ifade etmeliyiz ki Yılkı Atı insanın doğayla ilişkisi üzerine kurulmuş bir roman. Ne ki bu ilişkide doğaya saygı, doğaya uyum yerine, tamamen menfaat üzerine kurulu, egoistçe bir ilişki çıkar karşımıza. Doğayı maddi bir gerçekliğe indirgeyip onu daha müreffeh, daha rahat bir yaşam uğruna kaynak olarak görme düşüncesi, hele hele ona “vahşi, acımasız, hırçın” gibi sıfatlar yakıştırıp onu hoyratça kullanmak isteği insanın en büyük yanılgısıdır. Ki bu yanılgı günümüzde geri dönüşü mümkün olmayan çevresel felaketlere yol açmakta ve bu felaketlerde de en başta doğadaki diğer canlılarla, yeryüzünde karbon ayak izi olmayan ya da çok az olan, yaşam standartları oldukça düşük insanlar etkilenmektedir. Oysa ne insan efendidir ne de doğa köle… Bu arızalı düşünceden vazgeçmeden insanlığın yakın gelecekte doğayla uyum içinde ve doğaya saygılı bir yaşam tarzı geliştirebileceğini sanmıyorum.

 

Tam da bu noktada “kültürlü/eğitimli/bilinçli/entelektüel insan” tanımını yeniden ele almak gerekiyor kanımca. Çok okumak, çok şey bilmek, çok iyi konuşmak, birçok diplomanın yanı sıra uzman, doktor, doçent, profesör, unvanlarına sahip olmak “kültürlü/eğitimli/bilinçli/entelektüel insan” tanımı için yeterli değildir günümüzde. “Kültürlü/eğitimli/bilinçli/entelektüel” olduğu iddia edilen insanın en başta doğayla ilişkisine bakılmalı. Doğaya nasıl bakıyor? Daldaki kuşun, mutfağına giren karıncanın, taşın altındaki böceğin, çiçeğe konan arının, kaldırım kenarındaki otun,  balkonuna yaprağını döken ağacın yaşam hakkını savunabiliyor mu? Doğanın sadece insana ait olmadığını, her türlü canlının da evi olduğunun bilincinde mi ve bunu özümsemiş mi? Mesela sigara izmaritini aracının penceresinden atıyor mu? Bitmiş pilleri nasıl muhafaza ediyor? Banyo ederken ya da tıraş olurken suyu hoyratça kullanıyor mu? Dünya’nın neresinden çıkarsa çıksın orman yangınlarından yüreğini ezen bir acı duyuyor mu? En önemlisi doğadaki sınırlı kaynaklarla, sırf daha çok kazanmak uğruna sınırsız üretim yapmaya çalışanlara karşı nasıl bir tavır sergiliyor? Bu sorulara verecek cevaplara göre kişinin kültürlü mü, eğitimli mi, bilinçli mi, entelektüel mi olduğuna karar vereceğiz.

 

İnsan doğa ilişkisinde, insan haddini öyle açtı, menfaati uğruna doğaya karşı öyle suçlar işledi ki bunun faturasını otuz yıl, elli yıl, yüz yıl sonra doğacaklar oldukça ağır şekilde ödeyecekler ve sanırım haklı olarak atalarına lanetler edecekler. Üssüğünoğlu İbrahim bu lanetlilerden. Her ne kadar imkânları kıt, tabiat şartları zorlu olsa da Üssüğünoğlu İbrahim’in Dorukısrak’a karşı sergilediği tavır, tipik menfaatçi insan tavrıdır. Merhametsizliktir. Vefasızlıktır. Kendisi elbette bunun bilincindedir. Yılların emektarı Dorukısrak’ı yılkıya bıraktığı için kendisine tavır gösteren karısına, çocuklarına sert çıkarken vicdanını rahatlatacak bahaneler ileri sürer: “(…)Bir ben mi yılkıya at bıraktım? Gidin bakın… Yazı yaban yılkılıklarla dolu. Ben mi icat ettim bu usulü? Biz bizi bileli bu böyle. Ağamın devrinde de buydu, dedemin devrinde de bu… Usul bu… Dünyanın öbür ucuna git, yine bu…”(YA, sy.60)

 

Evet, Anadolu’da yılkı geleneği var, hem de çok çok eski bir gelenek. İki şekilde karşımıza çıkar. İlki daha çok bir at yetiştirme biçimidir. At doğaya bırakılır ki zor şartlara alışsın, hayata tutunma refleksleri güçlensin. İkincisi yaşlı, hasta ve güçten düşen, dolayısıyla ekonomik değeri kalmayan hayvanı boş yere beslememe isteği. Dorukısrak’ın yılkıya bırakılması bu ikinci nedenledir. Eski gücü kalmamıştır Doru’nun, sahibine fayda sağlayamıyordur artık, fayda sağlayamıyorsa onu ahırda tutmanın, beslemenin gereği de yoktur. Kov gitsin. Kışın zor şartlarına dayanamazsa ölür, ölmezse baharda yakalanır, tekrar işe koşulur, ta ki gelecek kışa kadar. Bu döngü at ölene kadar devam eder. İnsanın bu menfaatçi tavrını başka biçimlerde de görebiliriz. Verimli toprakların, bereketli bağların/bahçelerin imara açılmasında, akarsuların atık sularla zehirlenmesinde, HES’lerin derelerin ekosistemlerini yok etmesinde, daha birçok ekonomik faaliyetler sonucu binlerce bitki ve hayvan türünün neslinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasında hep bu menfaatçilik yatar.

 

Sanayinin, teknolojinin gelişmesiyle atların işlevleri azalsa da hatta günümüzde yarışlar dışında işe yaramazlarsa da atların uygarlığa katkıları inkâr edilemez. Öyle ki hiçbir hayvan atlar kadar insanlığın gelişimine katkı sunmadı. Hal böyleyken günümüzde gelinen nokta belli. Atların zamanı çoktan geçti ve doğası gereği çıkarcı olan insan, işine yaramayan her şeyden vazgeçmeyi çok iyi bilir. Üssüğünoğlu bunun tipik örneğidir. Yıllarca kendisine yarışlarda iyi paralar kazandıran ve sonrasında hizmet eden Dorukısrak’ı yaşlanınca bir kalbur saman, bir avuç arpa için doğup büyüdüğü evinden/ahırından kovar. Benzer bir usul bizim Malatya’da da eşekler için uygulanırdı. Bizde yılkı yerine “seyiplemek” kelimesi kullanılır. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü’nde seyiplemek’in anlamı “bırakmak.” Daha açık anlamı; evcil hayvanı geri dönmesini engelleyecek şekilde doğaya salmak. Doğru anlamı; hayvan sen bugüne kadar işime yarıyordun, ama artık yaşlandın, işime yaramıyorsun ve ben de seni boş yere beslemek istemiyorum, defol git, başının çaresine bak. Seyiplenmiş eşeklerin başında, yılkı atlarının başında bulunduğu gibi bir lider yoktur. Çoğu tek başına dolanır eşeklerin. Kış kıyamet oldu mu bahçelere, kavaklıklara dadanırlar. Açlıktan ağaçların gövdelerini kemirirler. Gövdesi kemirilen ağaçlardan da hayır gelmez. Bu nedenle bahçe sahipleri eşekleri yakalayıp demiryoluna bağlarlar. Son sürat gelen trenin çarptığı eşek eğer şanslıysa anında ölür, değilse bacakları kopmuş, vücudu ağır yaralar almış halde zift kokan demir yolunda saatlerce, bazen günlerce can çekişir. Çocukluğumda bu sahneye birkaç kere şahit oldum. Birinin bacakları kopmuş, karnı yarılmıştı, zavallının o güzelim lacivert gözlerindeki acıyı hiç unutamıyorum. Yıllar sonra demiryoluna eşek bağlayan bu köylülerden birinin ölüm döşeğinde “eşek eşek” diye inleyip can verdiğini de duydum.

 

Yılkı Atı’nı doğaya, özgürlüğe davet olduğu düşüncesini kaç okur kabul eder bilmem, ama romanı tekrar okuduğumda bu daveti gördüm. Evet, insanı doğaya çağırır Yılkı Atı. Başta gerçek manada özgürlüğün, sonra o tarifsiz huzurun, ardından o güne kadar yaşadığımız hayatı sorgulamanın ve en nihayetinde kişiliğimizi bulmanın adresidir doğa. Doğada bulunmadan, onu özümsemeden insan, bir kafes hayatı yaşadığının, ya da lanet bir labirenttin hep aynı dar, sıkıcı, renksiz koridorlarında ömür törpülediğinin farkına varamaz. Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, çalışıyoruz, işten dönüyoruz, uyuyoruz, kalkıp yine işe gidiyoruz, ayda bir ücret alıyoruz, faturaları ödüyoruz, ihtiyaç gibi görülen aslında bize dayatılan saçma sapan şeyleri alıyoruz ama yine de mutlu olamıyoruz, daha çok çalışmak, daha çok para kazanmak istiyoruz… Dolaba bağlanmış bir beygir gibi hep dönüyoruz ve bir gün ömür denen sürenin son dakikalarını yaşadığımızı fark ediyoruz ve işte o zaman yüreğimizi kavuran bir pişmanlıkla, heba olmuş ömrümüze ağlıyoruz. Yılkı Atı bu kısır döngüyü bir kez daha görmeme vesile oldu.

 

Gençliğinde yarışlarda başarı üstüne başarı kazanan, bu yüzden hep el üstünde tutulan, fakat yaşlanıp güçten düşünce o güne kadar yuvası bildiği ahırından kovulan Dorukısrak için bu kovulma bir dönüm noktasıdır.  Kafesten çıkmasına, labirentten kurtulmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, dolayısıyla kişiliğini bulmasına bu kovulma vesile olmuştur. Bu bağlamda Dorukısrak’ın kovulmadan önceki hayatına-her ne kadar o güne kadar ona rahat görünse de-aslında kölelik hayatı, kovulduktan sonraki hayatına da-her ne kadar ilk günler oldukça zorlu geçse de-gerçek manada özgürlük hayatı diyebiliriz. Özgürlüğün bedeli zaman zaman onu çok zorlamış, hatta ölümle burun buruna getirmişse de bu bedeli ödeyen Dorukısrak doğaya döndükten sonra gerçek kişiliğini bulmuş, bir zamanlar evi gibi gördüğü ahırda şimdi yavrusu kaldığı için üzülmeye başlamıştır. “(…) Şimdi ahırın sıcaklığında mutluluk duyup geviş getiren hayvanlara gıpta duymadı. Aksine, onları küçük, zavallı görüyordu. Tayına acıyordu. Hem de iyisinden acıyordu. Bir kalbur saman, bir avuç arpanın kulu kölesi olacaktı ömrü boyu…” (YA, sy.48)

 

Günümüzde elimizin altında bulunan onca imkâna rağmen öyle kıstırılmış bir hayat yaşıyoruz ki sanırım bin yıl önce yaşamış köleler bizden daha huzurlu, bizden daha mutluydu. Sabah işe başlıyordu köle, akşam kulübesine çekiliyordu. Yetersiz ve kötü de olsa yiyeceğini, giysisini efendisi karşılıyordu. Günlük hayatına, ailesine, geleceğine dair kaygılanacağı çok şey yoktu. Belki de akşam rahat uyuyordu. Ama günümüzde kendini özgür sanan bizler böyle miyiz? Bin bir kaygıyla, gelecek korkusuyla, ekonomik zorluklarla, ailemiz için duyduğumuz endişeyle, trafik çilesiyle, dolandırılma korkusuyla, zorba ve kötü insanlarla kısacası dört bir yanımızı saran karanlıkla boğuşup ömür törpülüyoruz. Elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonumuzun boynumuza takılan bir tasma olduğunun farkında değiliz. Günün her anında tasmamız çekiliyor. Gece patron arar, akşam veli arar, sabah komşun mesaj atar, yetmezmiş gibi yağmur gibi reklam mesajları gelir, dahası dört yüz kırk dörtlü, sekiz yüz ellili numaralar minnacık huzurumuzu da elimizden almaya kalkar. Çağımızın köleliği böyle bir şey. Paramız, evimiz, arabamız, malımız/mülkümüz olabilir ama hepimiz birer KÖLEYİZ. İşin garip tarafı çoğumuz köle olduğunun farkında bile değil. İşte Dorukısrak, Üsüğünoğlu’nun bir kalbur samanından, bir avuç arpasından kurtularak bize özgür olmanın formülünü gösterir. Yani derki; sizi köle kılan bu düzenin zincirlerinden kurtulun. Beş kredi kartına, üç eve, iki arabaya, marka merakına, çok eşyaya, pahalı telefonlara, daha çok çalışıp daha çok kazanmaya, daha çok harcamaya ihtiyacınız yok, sizin gerçek manada özgür olmaya ihtiyacınız var. Az mal, az eşya eşittir mutluluk.

 

Yılkı Atı, doğanın kendisine yapılan ihaneti affetmeyeceğini, bir vesileyle kendisine ait olanı alacağını söyleyen bir roman aynı zamanda.  İnsan, gayet doğal olan bu süreci felaket olarak görüp bir yandan ağlayıp sızlarken, öte yandan yapıp ettiklerini görmezden gelir, hele hele bir daha olmaması için felakettin nedenleri irdeleyip ders almayı düşünmez. Düşünse bile bu irdeleme felaketin tesiri geçene kadardır. Sonra her şey soğur, ardından unutulur. Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser, sözü insanın çıkarcılığının ve doğaya ihanetinin en veciz sözüdür. Evet,  kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser ama ya sonra? Doğa insana ne yapar? Soluduğumuz temiz havayı, içtiğimiz temiz suyu, yediğimiz doğal gıdayı elimizden almaz mı? Kıtlık, susuzluk, kirlilik gibi felaketlerle bize kestiğimiz ağacın faturasını ödetmez mi? Dorukısrak’ın köye, köylüye hele hele Üssüğünoğlu’na duyduğu öfkede böyle bir fatura ödetme niyeti var. “Köy sağ aşağıda kalmıştı. Görünmüyordu artık. Ama Doru da hiç mi hiç görmek istemiyordu. Ne köyü, ne insanlarını… Hele Üssüğünoğlu mu? Şeytan göreydi yüzünü… On beş yıllık emeğinin armağanını eline vermişti. İşte sersefildi yazı yabanda. Bir karşısına çıkmaya göreydi. Bir Üssüğünoğlu mu? Yok, kim çıkarsa karşısına…” (YA, sy.39)

 

Üssüğünoğlu, zorlu kışı üstelik güçlenmiş olarak çıkan Dorukısrak’ı yakalayıp işe koşma niyetindedir. Doru’yu kandırmak için, Doru’nun tayını yem olarak kullanmaya kalkar. Anneyle yavrusunun kavuştuğu an, insanın doğaya niçin saygı duyması gerektiğini, onu hesapsızca çıkarı uğruna kullanmanın nasıl bir vicdansızlık olduğunun da kanıtıdır. “Tay şüpheli birkaç adımdan sonra kişnedi ve dörtnala geçti. Yılkılıklara yaklaşınca anasını gördü, heyecanlandı, durdu. Süreli bir kişneme bıraktı. Doru da tayını tanımıştı. Ana oğul koşarcasına birbirlerine yaklaştılar. Kısrak önce tayının burun deliklerini kokladı. Sonra kısık kişnemelerle boynunu hafif hafif ısırdı. Tayda aynını yapıyordu. Sevişiyorlardı…” (YA, sy.104)

 

Aylardır yavrusunu göremeyen Doru kendinden geçmiştir. Durumu fırsat bilen Üssüğünoğlu harekete geçer. Ama Doru kendisine kurulan tuzağı boşa çıkarır. “Mustafa usulcacık yanaştı. Karın hizasına geldi atın. Elindeki yular ipini attı, ipin iki ucunu birden birleştirdi. Her şey oldu bitti sandılar. Kısrak, hırslı bir kişneme attı, şahlandı. Çocuk havada uçar gibi oldu. At birden yan döndü. Yulardan kurtulmuştu. İbrahim ile göz göze geldiler. Hırslı, öfkeli seslerle İbrahim’in üzerine yürüdü. İbrahim yana saptı. At, o hızla ovada koşmaya başladı, yönünü tepelere çevirdi.

 

Çığlıklı kişnemelerle tayı peşinden geliyordu…” (YA, sy.104-105)

 

Yavrusunu peşine takan Dorukısrak bir daha ortalıkta görünmez, imi timi bellisiz olur. Üssüğünoğlu yılmadan ta kışa kadar köylerde, ovalarda, dağlarda, kırlarda Doru’yla yavrusunu arar. Hatta atlarım çalındı, diye karakola bildirir, ama bir türlü onları bulamaz, üstelik köylüye maskara olur bir de. Üssüğünoğlu böylece vicdansızlığının, vefasızlığının, kötülüğünün karşılığını görmüş, doğa kendisine ait olanı almış, hak yerini bulmuştur.

 

Yılkı Atı edebiyatımızda başkarakteri at olan-başka roman var mı bilmiyorum-ilk roman sanırım. Dorukısrak’ın yaşadıklarını bir insan gibi hissetmesi, yorumlaması romana masalsı bir hava katsa da aslında o güne kadar yazılmayanın denenmesi açısından oldukça önemli. Okurun Doru’yla özdeşleşmesi “insanın efendi, doğanın köle” olmadığını okura göstermenin en kestirme ve en etkili yolu aynı zamanda.

 

Abbas Sayar doğup büyüdüğü yörenin kendine has kelime, deyim, terim ve atasözlerini çokça kullanması romanın dikkat çeken bir başka yönüdür. Ulusal dilin yanında, yöresel dilin söz varlığının kullanılması edebiyatımız için oldukça önemli, hatta gereklidir, diye düşünüyorum. Çünkü bazı düşünceler, hisler, yaşanmışlıklar yöreye özgüdür ve o yörenin kültürünün bir parçasıdır. Dolayısıyla bu düşünceleri, hisleri, yaşanmışlıkları anlatmak için kullanılan söz varlığı da ancak o yörede yaşam bulur. Günümüzde güzel ve etkili konuşma/yazma kaygısıyla dilimizin bu ara renklerinin kullanılmaması aslında dilimizin kepirleştiğinin, tek tipleştiğinin göstergesidir. Bu zenginliği kullanmamak aynı zamanda anlatım imkânlarının daralmasını da yol açmaktadır. Edebiyatımız adına olumsuzluktur bu. Bu bağlamda Abbas Sayar’ın Yılkı Atı’yla önümüze koyduğu yöresel söz varlığını önemsiyorum. Roman adeta bir yöresel kelimeler müzesi. Doovaah, avara, icik, kesmik, saçkı, çintik, Allahalem, gayrik, zabın, şinik, hazın, çalkama, yangı, çeten, kanara, bıldır, gelişatlaşmak, kele, buymak, yeygi, alaf, bir dereyi doldurmak… Bu kelimeler günümüzde hala Yozgat yöresinde kullanılıyor mu bilmiyorum; ama umarım Anadolu’nun kuzeyinde yaşayan bireyle güneyinde yaşan bireyin dili arasında hep bir renk farkı olsun.

 

Romanın dikkate diğer bir başka yanı ise köylülerin oldukça objektif ve gerçekçi bir biçimde ele alınmasıdır. Köy romanların çoğunda köylüler; fakir, ezilen, saf, iyi niyetli olarak sınıflandırılmıştır. Oysa insan doğası gereği bencildir ve bu bencillik ondaki kötülük mayasını iyilik mayasından daha güçlü kılar. Mesela insan kendisine yapılan onca iyiliği çok çabuk unuturken, kendisine yapılan fındıkkabuğu kadar kötülüğü ya da olumsuzluğu asla unutmaz. Yine her insan kendisine yapılan kötülükten bahsederken, kendisinin başkasına yaptığı kötülüğü aklına bile getirmez, hatta yaptıklarına bahane bulmakta zorlanmaz.

 

Yoksul olmanın iyi, dürüst, ahlaklı olmakla bir alakası var mıdır? Romandaki her köylü yoksuldur, ama birbirleri hakkında söyledikleri/ düşündükleri hem ikiyüzlülüklerini hem de kötülüklerini ortaya koyar.

 

Üssüğünoğlu’nun köylü için düşündükleri:

 

“-Ulan gâvur bu millet, dinsiz bu millet… Yiğit isen el kadar çift demirini bırak şu yazıda. İn mi söyler, cin mi söyler ırzı kırıklar? Gelirler, söküp alıp giderler. İster bir sen, bir Allah ol, köm toprağın yedi kat altına. Bokböceği kesilirler, delerler, deşerler, bulurlar. Gâvur bu millet, dinsiz, imansız bu millet… Hani gâvurluklarına göre onsalar bari… Ne gezer… Hepsi sürünüyor. Hepsinin bir ipliğini çeksen kırk yaması birden düşer. İlayık bu millet zuluma. İlayık her bir kötülüğe, her bir muhanete… Bırak sürünsünler. Bir çift demirine dirlik vermeyenlere hayır dua mı edeceğim…” (YA, sy.9-10)

 

Çoban Tombak Emmi’nin Devrikliler için söyledikleri:

 

“-Git gitmeye emme, nerde borcunu bilen? Elini versen kolunu alamazsın bu milletin elinden… Hepsi dinsiz, hepsi imansız… (…) Nerde hak bilen? Hele Devrikliler mi? Tüm bir âlem bilir haksızlıklarını… Allah zulumlarından Ümmeti Muhammedi esirgesin…” (YA; sy.36)

 

Çoban Tombak Emmi’nin Üssüğünoğlu için söyledikleri:

 

“(…) Doru, bu yıl İbraam’ın zekatlığı… Vay, dini kırık dürzü, vay kerhaneci İbraam, bir zamanlar Doru’nun tırnaklarını yalıyordu. Namısızı adam eden bir kısrak… Şimdi kuşun kurdun yemi… Vay olmam diyesice zalim, vay ırzı kırık vay…” (YA, sy.36)

 

Kaşifinoğlu’nun Üssüğünoğlu için söyledikleri:

“-Yapar, dedi. Yapar. Her bir kötülük gelir elinden… Kimin piçi ki gâvur?..” (YA, sy.36)

Köylülerin Üssüğünoğlu için söyledikleri:

“-Ağızsız dilsiz hayvan, çoluğuna çocuğuna merhameti var mı? Nankör dürzü, Doru yarış kazanınca tırnaklarının altını yalardı… Doru adam etti Üssüğün İbraam’ı, babası ne boktu sanki? Kurttan kurt doğar.

-Ulan şu atı içeri alsak mı?”

-Senin nene gerek ağam! O kerhaneciden her bir kötülük umulur. Atı çaldı diye feryat bırakır alimallah.

-Umulur kerhaneciden.

-Umulur.”(YA, sy.38-39)

Köylülerin Üssüğünoğlu için söyledikleri:

“- Ne günahı vardı Kısrak’ın? Ulan kerhaneci, ulan rafazı, ulan deyyus, yedireceğin bir çeten kuru saman için yılın yılı yüzünü ağartmış atı nasıl yılkıya bırakırsın?…

-Bırakır o dürzü… Her bir kötülük gelir elinden…” (YA, sy. 60-61)

Köylünün Doru’yu ahırına alan Hıdır Emmi için söyledikleri:

“-Hıdır Emmi’nin ki de gösteriş… Sanki hayır, sevap bir ona kaldı.

-O da biliyor kısrağın gebereceğini. Gözü derisinde…

– İmamlık istiyor, imamlık. Göz dolduracak iyi dedirtecek kendine…

-Bu köylü herkesin altındaki cücüğü bilir…” (YA, sy.73-74)

Doru’yu bir türlü bulamayan Üsüğünoğlu’na teselli veren köylülerin söyledikleri:

“-Tuh, yazık oldu, çok üzüldüm. Emme er geç çıkarlar ortaya. Gam yenecek iş değil. Canın sağ ya, sen ona bak, diyordu her biri… İçlerinden de kıs kıs gülüyorlardı.” (YA, sy.111)

 

Romanda Üssüğünoğlu’nun karısı ile çocukları dışında iyi insan diyeceğimiz tek kişi Dorukısrak ölmek üzereyken onu ahırına alıp ölümden kurtaran Hıdır Emmi’dir. Fakat o da bu iyiliği Allah’tan sevap kazanmak ve köylülerin takdirini almak için yapar. Menfaat söz konusu olduğu için saf bir iyilikten bahsedemeyiz burada da.

 

Abbas Sayar’ın köylüyü bu kadar gerçekçi anlatmasında elbette o yörede doğup büyümesinin etkisi vardır, ama burada asıl önemli olan yazarın dönemin köylüler iyi/saf/ahlaklı/dürüst olduğu klişesine uyup köylüyü yüceltmemesidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kötülük mayasının zenginlikle, fakirlikle, şehirli ya da köylü olmakla doğrudan bir alakası yoktur.

 

Yılkı Atı’nı ister ilk kez ister tekrar okumak niyetinde olanlara bir film önerisinde bulunmak istiyorum bitirirken. Narayama Türküsü. Özgün adıyla Narayama BushikoShichirô Fukazawa‘nın 1956 yılında yazdığı Narayama Bushiko adlı romanından uyarlama. 1958 yapımı filmin senaristi ve yönetmeni  Keisuke Kinoshita.  Film festivallerde Ballad of Narayama adıyla gösterilmiş. 1983 yılında yönetmen Shohei Imamura tarafından  yine Narayama Bushiko   adıyla sinemaya ikinci kez aktarılmış ve Cannes Film Festivali‘nde büyük ödülü kazanmış.

 

Film; kıtlığın, yoksulluğun, çaresizliğin insanları oldukça zorladığı Japonya’nın uzak dağ köylerinde yetmiş yaşına gelen, güçten düşen, dolayısıyla artık üretemeyen evin yaşlı bireyinin, yine evin en büyük oğlu tarafından kutsal Narayama Dağı’na soğuktan ve açlıktan ölmesi için bırakılmasını konu edinir. Japonya’da yüzyıllardır devam eden bu âdette yılkıya bırakılan bu kez insandır.

 

15 Ekim 2024

Korucuk

Not: Bu yazıda Ötüken Neşriyat tarafından basılan kitap kullanılmıştır.