Edebiyat, Felsefe Yapan Aklı Görünür Kılar
Felsefe ve Edebiyat

Edebiyat, Felsefe Yapan Aklı Görünür Kılar

Çiğdem Ülker

Çiğdem Ülker

Güneşin altında durup gökyüzüne bakan, yaşamak için avlanan, gecenin karanlığından korkan, doğanın bunca hiddetini anlamayan ama anlamaya çalışan ilk çağ insanının merakıyla başlamış olmalı her şey. Orada durmuş yukarıya bakarken aklına düşmüş olmalı sorular. Bu dünyanın, yıldızların, göklerin, dağların, denizlerin, yaşlanan sonra da ölüp yok olan kardeşlerinin ve kendi varlığının bir nedeni olmalıdır elbet.

 

Hâlâ anlatılır o ilk hikâyeler. Gökyüzü ve yeraltı tanrılarının her şeye hükmettiği, kaderi yönettiği zamansız söylenceler. Önce söz vardı diye başlar kutsal kitaplar, mitoslarla yanıtlanmaya çalışılır sorular. Dünyanın her yerinde birbirine benzer o hikâyeler

 

Mitoslar, destanlar, masallar… İnsanın dayanışma, buluşma gereksiniminin ilk ürünleri. Evrenin oluşumunu ve insanın kaderini anlatmaya çalışan isimsiz ozanların bu mitolojik anlatıları edebiyatın ilk ürünleri sayılabilir pekâlâ. Birlikte yaşamak için gerekli erdemler ve yaşama alışkanlıkları; Doğulu ve Batılı kavimlerin mitoslarında neredeyse aynıdır. Bellidir; mitolojiler, edebiyatın, felsefenin ilk adımlarıdır ve bunlar ortak insanlık mirasıdır.

 

Ustalar,  “sanat” sözle, sesle ya da bir başka malzemeyle hayatın bir benzerini yapmaktır, bir öykünmedir der; doğrudur. Sanatçı, önce doğayı taklit eder, esini doğadan alır. Gökyüzünün sesini dinler, mevsimleri seyreder, toprağın kokusunu içine çeker, ağaca dokunur, meyvenin tadını alır. Sonra, gördüğünün ve yaşadığının bir benzerini yapar. Sanatçı, çağlar sonra doğayı ve nesneleri soyutlamayı, ancak düş gücünün sınırlarını gerçeküstü yorumlara taşımayı  başaracaktır.

 

Antik Çağ’da Aristoteles için sanat, aynı zamanda bir bilgidir ve bilgi olması sayesinde insanı mutlu kılar. Aristoteles, edebiyatın felsefeye yakın olduğunu, insanın olabilecek olanın ardına düştüğünü, edebiyatın (şiirin) evreni anlayabilmenin aslında insanı anlamakla ilgili olduğuna işaret ederken daha ilk adımda “kendini bil” uyarısında bulunur. Aristoteles “insan bilmeye eğilimlidir” derken elbet bilinecek ilk şey insanın kendisidir.  O “kendini bil” ki hâlâ yazının çizinin, sesin sohbetin temel koşulu olur, okura yazara yolu gösterir.

 

Yollar Farklı Menzil Aynı

Felsefe de edebiyat da insanı bilmenin birer yoludur ve başlangıçta birbirine yakın alanlardır. Zamanla yol ikiye ayrılır ama filozofun dünyayı ve insanı anlama çabası, edebiyatçının çok da uzağına düşmez. Birbirine sarmaş dolaş büyüyecektir felsefenin ve edebiyat ağacının dalları. Konumuz felsefe ve edebiyat, ama bilimsel yorum da aynı ağacın en yeşil dalı.

 

1667’dir, Newton,  Lincolnshire’daki bahçesinde oturmuş, ağaçtan elmanın düşüşünü seyretmektedir. “Niçin” diye düşünmüş olmalı. “Niçin düştü bu elma?” O niçin’in yanıtı bilimsel bilginin yüksek bir eşiği olacaktır. Yerçekimi Yasası. Bahçede belki bir şair de vardır, o da seyreder, kırmızı elma yeşil çimene düşmektedir. O da bu manzaranın kendindeki duygusal etkisini düşünür ve o da yazar: Sonuç: Şiir olarak gelir.

 

Felsefe de şiire de yakın durur, ama bilimi de göz ardı etmez. “Nasıl” düşüyor. Bilim felsefesi de bunu çalışır.

 

Orta Çağ’ın skolastiği, Antik Çağ’ın insanı temele koyan canlı görüşlerini kısıtlar ama Rönesans on yedinci yüzyılda gelişmenin ufkunu açar. Aydınlanma çağı, usçu öğretileriyle insanlığın yeni ivmeler kazanmasına temel oluşturur.

 

Tecrübe, Sezgi, Dil, Zekâ

Daha İlk Çağ’dan beri filozoflar şunun cevabını arıyor ve farklı yanıtlar veriyorlar. Soru şu:  Dünyayı hangi yeteneğimiz ya da moda deyimle hangi donanımımızla kavrıyoruz. Dış dünyayı algılamamızda temel rolü oynayan donanımımız hangisidir? Tecrübelerimiz mi, sezgilerimiz mi, dilsel gücümüz mü yoksa zekâmız mı dünyayı kavramamızda daha etkin rol oynuyor? Biz dünyayı  hangi gücümüzle algılıyoruz?

 

1.Aydınlanma felsefesi; Descartes, Diderot, Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Kant’ın yapıtları ile ortaya çıkar. Aydınlanmanın filozofları John Locke (1711) ve David Hume’a göre insan beyaz bir kâğıt kadar boş bir zihinle dünyaya gelir ve yaşadığı tecrübeler o tabula rasa’yı (boş levha) doldurur. Tecrübeyle karşılaşmadan önceki zihnimiz, hiçbir şey yazılmamış boş bir levha gibidir. Onu dolduracak olan yaşayacağımız tecrübelerdir. Bu Ampirist Felsefe’dir ve ampirizme göre tecrübenin iki yönünden söz edilebilir. Bu iki yön; bilincin dışındaki şeyleri; renkleri, sesleri, biçimleri algıladığımız “dış deney” ile bilincin içinde olup bitenleri; duymayı, düşünmeyi, anımsamayı öğrendiğimiz “iç deney”dir. Aslında edebiyat yazarları da edebiyata giden yolun “iç deney ve dış deney”den geçtiğini başından beri bilir.  Bu arada “dış deney” denilen sürecin beş duyunun algılarıyla gerçekleştiğini unutmayalım. Ki beş duyunun verileri edebiyatçının da temel araçları. Edebiyat; ampirist felsefeye “tecrübe”ye  yakın durur ama buradan bir tartışma  açmak olası gibi görünüyor; çünkü yazar dediğimiz kişi, yaşamadığını da yazabilendir aslında.

 

2.Biraz ilerleyelim, Hume’dan iki yüz yıl kadar sonraya bakalım. On dokuzuncu yüzyılda Henri Bergson’la ve onun sezgici felsefesiyle karşılaşırız. (intuitionism ) O, bilginin ve kavrayışın temeline “sezgi”yi koyar. Sezgici felsefe dilin bilgimizi sınırladığını oysa zihinsel bir imkânımız olan sezgiyle bütün gerçekliği, geçmişi ve geleceği bir arada kavrayabildiğimizi ileri sürer. Hayatın sınırsız, zamansız, sonsuz ve yaratıcı bir akış olduğunu düşünür. Bergson bu canlı yaşama ve yaratma sürecini Élan Vital diye adlandırır. Élan Vital, öncesiz sonrasız, kesintisiz bir yaratma zamanıdır. Edebiyatın temel bileşenlerinden biri olan “zaman” kavramını “öncesiz sonrasız, sosuz bir akış “ olarak düşünür.  Gerçekte de biz, sadece şu anı değil, bütün zaman katmanlarını aynı anda düşünebilir ve yarını hayal edebiliriz. Belleğimiz için otuz yıl ile üç gün öncesi arasında bir fark yoktur. Zamanı parçalara bölmez, geçmişi ve şimdiyi aynı anda düşünebiliriz. Modern zamanlarda pek çok yazarın sıklıkla kullandığı bilinç akışı yöntemi, Bergson’un Élan Vital’inden izler taşır. Sadece ileriye değil geçmişe, geleceğe ve şimdiki zamana aynı anda ulaşan zihnimizin bu yetisi, öyküde ve romanda yazarın da kendiliğinden başvurduğu varoluşsal bir imkândır. Edebiyatçılar; Élan Vital’e inanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare geniş bir ânın parçalanmaz akışında”ki zamanı hissederek oturur masa başına. O yekpare zamandan bir parçayı saklamayı ve ona bir iz bırakabilmeyi ümit ederek yazmayı sürdürürler.

 

Sezgici felsefenin kurucusu Henri Bergson, Yaratıcı Tekâmülden Hayatın Tekâmülü’nün (*)[1] yazarı ve  Proust’un  Sorbonne’daki hocasıdır. Bergson, kendisine 1928 Nobel edebiyat ödülünü getiren bu eserinde zaman ve mekân problemini tartışır.  Öğrencisi ve kuzeni genç Marcel, onun zaman ve eylem kuramını bir ayna gibi eserine yansıtır. Proust. Kayıp Zamanın İzinde’de  yedi cilt boyunca zamanda  geri gider, ileriye zıplar, geçmişle şimdi arasında dolaşır. Kayıp zaman ayrıntılarıyla bellektedir. Yazılmazlarsa kaybolacaktır. Marcel Proust bilir ki o kaybolan zaman sadece yazıyla var olabilir.

 

Proust’un Sevgili Filozofu Bergson’a Dönersek…

Bergson, gerçek zamanın insanların içsel hayatı olduğunu, bu içsel hayatın bilincin özünü teşkil ettiğini ve düşünülemeyip ancak yaşanılacağını öne sürer. “Kronolojik olmayan bu belleksel zaman da diğeri kadar gerçektir” der. “Üç saat geçti deriz, ama gerçekte, maddede hiçbir şey geçmez.” Tanpınar’ın şiirindeki gibi “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışı” bizde zamanın geçtiği tasavvurunu yaratmaktadır sadece. Buradan hareketle Proust, “bilinç akışı” dediğimiz yazma yönteminin ilk denemelerini de yapar.

 

Kayıp Zamanın İzinde çok uzun bir romandır. Neden bu kadar uzun diye sordum kendime. Evet, hayat da uzun, hayat da ayrıntılı, hayatı kavramak ve yazmak,  ancak bu uzun ve ayrıntılı cümlelerle olasıdır diye kendimi  yanıtladım.

 

Bergson’un sadece zaman anlayışını değil, bilme yolları ve hayat hamlesi (Élan vital) hakkındaki düşüncelerini bilmek de Proust’un retoriğini anlamamıza yardım eder. Çünkü Proust, hocası Bergson’un edebiyattaki ardılıdır bir anlamda. Proust’un zamanı kullanışı, Bergson’un  görüşleriyle tamamen örtüşür.

 

3.Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus’ta “Dünya, nesnelerin değil olguların toplamıdır” derken dilin dünyanın bir resmini verip veremeyeceğini düşünür. Dil ve dünya ilişkisini, dünyayı dille kavrayan bir tutumla temellendirmeye çalışır. Wittgenstein’a göre dilin imkânları gerçekler dünyasını da belirler.  Dış dünyayı, sözcükler ve önermelerle anlarız. Anladığımız şeyi dille ifade etmezsek bir anlamı yoktur. “Ünzile” diye bir şarkının sözlerinde olduğu gibi: “Durur gitmez köyün en son çitine/ inanır o sınırda dünyanın bittiğine” der şair. Eğer sınırın ötesini bilmiyorsanız dünya orada biter elbette.

 

Teleskopunun başındaki bilim insanı, uzaktaki yeni yıldızı görür, ona bir ad koyar, onu dilsel olarak kayıt altına alır. Peki, ya o ad konulmazsa, o kayıt yapılmazsa yıldız nerededir? Olmak ya da olmamak sorunsalı, dış dünyanın nesneleri için de mi dilsel kodlamaya ihtiyaç duymaktadır? Wittgenstein, dile sınır koyup “Dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır” derken kişinin var oluşunıu, neredeyse onun sahip olduğu söz varlığıyla eşitler.

 

Elbette bazılarımızın söz dağarcığı üç yüz, bazılarımızınki üç yüz bin sözcüktür. Yaşar Kemal, Türkçeye yeni sözcükler kazandıracak kadar zengin bir dille yazar. Shakespeare’in söz dağarcığının İngilizceye katkısı bilinir.  Edebiyatçı dili her dönemde yeniden kurar. Dil, bir edebiyatçının hayatı  gördüğü, olup biteni onunla anladığı aracıdır. Dili ve edebiyatı yaratan düşünce aynı şeydir bir bakıma. Ve Wittgenstein’in dil felsefesi kuramı belki de edebiyatçının eylemini en iyi tanımlayan teoridir

 

4.Aydınlanmanın büyük temsilcisi Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik Aklın Eleştirisi’nde ham algılarımızı ancak nicelik, nitelik, nedensellik, zaman ve mekân çerçevesi içine yerleştirerek anlaşılır hâle getiren bir “akıl”dan söz eder. Zihnimizin dış dünyadan gelen algıları belli kalıplara sokarak işlediğini (anlaşılır hale getirdiğini) öne sürer. Ham algıların ilk halleriyle anlaşılamayacağına ve bu ham algıların algımızın nesnesi olamayacağına işaret eder. Onları, ancak aklımızın yapısal kalıplarına (kategorilere) sokarak anlaşılabilir kıldığımızı düşünür. Bu formların öncelikle zaman ve mekân kalıpları olduğunu söyler. Zaman ve mekân kavramları aklımızın önsel (a priori) olan yapısal özellikleridir.  Kant, zaman ve mekân bilincini zihnimizin işlevsel bir özelliği olarak düşünür. Konumuzla ilgisi açısından ilginçtir: Çünkü Kant’ın bu kategorik kalıplarını has edebiyat eserinin yapısında da izlemek olasıdır.

 

Her edebi metin, öncelikle zaman ve mekân  içine yerleştirilerek ortaya çıkar.

 

Bu adımları takip ederek edebiyata bakarsak insan aklının karmaşık ve üst işlevleriyle gerçekleşen edebiyat ürünlerinin, rastlantısal, başıboş çağrışımlarından ibaret olmadığını fark ederiz. İlhamın perileri gelse bile hızla uçar gider ve kolay kolay geri dönmez. Edebiyat, zihnimizin sentezleyen, tümleyen, birleştirerek yeni bir yapı oluşturan bir üst etkinliğidir. Özgün edebiyat yaratıları, disiplin, kural ve yoğunlaşmayı gerektiren uzun çalışma saatlerinin sonunda ortaya çıkar.

 

Yaratıcı aklın ürünü edebi metinler; -öykü, roman, tiyatro- Kant’ın söylediği o kategorik kalıplara, yani niceliğe, niteliğe, nedensellik bağlantısına, zamanın bilgisine, mekânın çerçevesine, ilişkilerin değişimine dikkat ederek oluşur. Filozofun ön gördüğü bilinç basamakları, yazınsal anlatımın da adımlarıdır. Bir edebi yapıtın kurgusal ögeleri,  Kant felsefesinin çizdiği bilinç kalıplarıyla hemen hemen aynı yapıyı izler. Edebiyat ile felsefenin yolu metinde defalarca buluşur.

 

Nicelik/ nitelik/ nedensellik/ belirli bir zaman/ belli bir mekân.  Saf Aklın Kritiği’nde Kant, 12 algı kategorisinden söz eder.

Nicelik; der Kant ve edebiyat; mitolojilerden bu yana insanlar içinde bir insanın hikâyesini anlatır.

Nitelik; der Kant ve edebiyatçılar, edebiyatın en temel ögesi betimleme’dir diye belirtir.

Kant, aklın temel kategorisi Nedensellik’tir der, edebi metnin temel ölçütü neden sonuç ilişkisine gösterilen dikkatir.

Ve son olarak edebiyat metninin temel bileşenleri olan Zaman ve Mekân kalıpları Kant felsefesinde aklın temel kategorileridir.

 

Kant’ın Ahlak Felsefesi de edebiyat metninin temel bileşeni olan “karakter” yaratılmasına ışık olan bir fenerdir. Hocamız Kuçuradi; bu yasayı Kant’tın Almancasından Türkçeye şöyle çevirir “Öyle hareket et ki istemenin maksimi her seferinde genel bir insanlık yasası olarak geçerli olsun”  ve bir Kant cümlesi daha var: “Her eyleminde insanı amaç olarak gör, araç olarak değil.”

 

Edebiyat eseri dediğimiz bilişsel eylemimiz tam da bu noktada durur ve bu yasayla yaşayan ve bu yasayla çatışan insanların eylemlerini bize anlatır.  Mitolojik öykülerde de,  Sophokles’in Euripides’in, Aiskhylos’un tragedyalarında da,  Dante’nin İlahi Komedya’sında, Boccaccio’nun Decameron öykülerinde, Shakespeare’in eserlerinde de bunu görürüz. Kant’ın ahlak yasasıyla sınanan kişiler, edebiyatın en güçlü karakterleridir.

 

Felsefe Varsa Edebiyat Vardır

Edebiyat kişileri aracılığıyla filozofun “saf aklını”  somut olarak görürüz

Has Edebiyat yapıtları, felsefe yapan  aklın kendini eyleme  dönüştürdüğü, pratiğe döktüğü, görünür kıldığı yerlerdir.

 

Bir Borges öyküsünde, kadın okşamaya başlayınca kabuklanmış yaraları kanamaya başlayan haydudun öyküsünde, Saramago’nun yarattığı körler şehrindeki Kadın’ın sesinde, Kafka’da Gregor Samsa’sının böcekleşerek ölümünde, Kafka’nın o saçma Dava’sında, Camus’nün Mersault’sunun apatik yabancılığında, Veba’da Dr Rieu’nun kahramanlığında, Paulo Coelho’nun Simyacı’sının ile çöldeki yürürken bir filozof da konuşur bizimle, bir felsefe dersi gibi dinleriz yazarı.

 

Bilge Karasu elbette bir felsefe yolcusudur. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı insan felsefesi derslerinde örnek metin olabilir, ya da Güngör Dilmen’in tiyatroları. Euripides’in Medea tragedyasını Anadolu’ya taşıyan Güngör Dilmen; Kurban oyununda “hayır diyen insanı ve özgürlük sorununu tartışır, Sabahattin Kudret Aksal da felsefeden beslenerek yazar, Kral Üşümesi adlı tiyatro eserini “devlet felsefesi” derslerini düşünerek okuruz.

 

Ve edebiyatın da felsefe gibi dünyayı anlamanın ve hayatı kavramanın bir diğer yolu olduğunu biliriz; yazarın söylediği ile felsefecinin yorumu elbette sık sık kesişir. Filozofun elindeki ışık, edebiyatçının kaleminde de ışıldar.

 

Ne felsefe bitecektir ne edebiyat bitecektir. İnsanın bu gezegendeki macerası sürdükçe yoldaşımız olacaktır edebiyat ve felsefe. Bütün çağlar boyu yanı başımızda.

 

(*)Henry Bergson, Yaratıcı Tekâmülden Hayatın Tekâmülü, Devlet Matbaası,1934