Kendine hayrı olmayan bir şifacıydı Hacı Anne. Bilmem ne otlarını harmanlayıp bir deva bulamadı da, vakti zamanında yaralarını iyileştirmeye gayret ederken bulduğu bir ilacı sundu ikimize: Unutmak. Örttük üstünü. Zamana teslim ettik derdimizi.(Firuzan, tanıtım bülteninden.)
1.Romanlarınızdaki karakterleri yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
İşin aslı, “karakteri şöyle yaratıyorum” diyebileceğim sabit bir formülüm yok. Romanım ayaklarını bastığı yer nereye denk geliyorsa, oradan kafasını uzatan karakterlerle yolculuk ediyorum. Daha anlaşılır bir dille söylersem; romanın çıkış noktası bir olay örgüsüyse, olayın gerektirdiği türden karakterler devreye giriyor. Eğer derdimi anlatmak öncelikliyse ve roman temaya yaslanıyorsa, o zaman anlatıya gerçekten hizmet eden karakterleri tercih ediyorum. Ama roman bir karakter romanına dönüşüyorsa, üzerine fazla düşünmeme gerek kalmıyor zaten. Çünkü o karakter, zihnimin derinliklerinde gezinen bir hayalet gibi çoktan orada dolaşıyor oluyor.
Örnek vermem gerekirse, son romanım Firuzan derdi ağır basan bir roman. Kadına yönelik şiddetin zaman tanımadığını anlatmak istiyordum ve bunun için geçmişten bir şahide ihtiyacım vardı. Maalesef tarih kitaplarımızın çoğu savaşlar ve sınır değişimleri üzerine olduğu için, istediğim kadar geriye gidemiyordum. O sıralarda Evliya Çelebi yetişti. İnsanların giyimlerinden mesleklerine, günlük yaşamlarına dair notları sayesinde üç asır geriye gidebildim. Oradan Uz Türkü Umay’ı buldum; aynı coğrafyada yaşayan ayı oynatıcısı Kılıç’ı da. Aylarca süren okuma, onlarca makale ve kitabın ardından doğdu Umay. Ama aynı kitapta, kitaba adını veren Firuzan zaten yanı başımdaydı — gülüşüyle, susuşuyla, isyanıyla ve kabullenişiyle omuz mesafemde durup yazılmayı bekliyordu.
2.Bazı yazarlar karakterlerini tam anlamıyla kontrol edemediklerini, onların bir noktadan sonra kendi yollarını çizdiğini söylüyor. Sizce bir yazar karakterlerine ne ölçüde yön vermeli?
Yazarın karakter üzerindeki hâkimiyeti, sanırım ne kadar konuşmak istediğine bağlıdır. Benim için karakter, yazının en inatçı parçasıdır; bir kere nefes aldı mı, kendi rotasını çizer. Ona sürekli müdahale etmek, hikâyeyi diri diri kesmek gibidir. Bu yüzden karakterin elini bırakmam gereken yeri bilmeye çalışırım.
Ama bu tamamen bir teslimiyet de değil. Roman bir oyun alanıysa, yazar hem kural koyucu hem seyircidir. Bazen karakterin yönünü sezersin ama onu oraya götürecek yolu bulamazsın; o zaman yazarlık devreye girer. Bazen de karakter seni bir yere taşır ama orada kalmak istemezsin; o zaman insan devreye girer. Yani ölçü, hikâyenin vicdanıdır.
Karaktere yol gösterdiğim kadar, ondan da yön alırım. Bazı romanlarımda karakter beni ikna eder, bazen ben onu. Firuzan’da Firuzan’la çok tartıştık mesela. Ne kadar susacağını, ne kadar isyan edeceğini hep o belirledi. Ama bir noktada ben de onun kaderine dokundum. Çünkü karakter tamamen özgür kaldığında roman dağılır; yazar tamamen hâkim olduğunda ise roman donar. Ben o ikisinin arasında, nefes alan bir yer arıyorum.
3.Bir roman yazarken en çok hangi duygu ya da düşünce sizi zorlar? Tıkanma anları yaşadığınızda nasıl bir yöntemle tekrar akışı yakalarsınız?
Tıkanma denilen şey bana göre yazının değil, yazarın hâlidir. Nasıl ki ilham bir mucize değil, sadece yazmaya hazır olma durumuysa, tıkanma da aynı biçimde düşünmeye fazlaca teslim olmaktır. Kâğıt ve kalemin başında düşünen yazar tıkanır.
Bence düşünmek -özellikle kurgunun noktalarını düşünmek- yazmaya başlamanın çok öncesinde yola koyulması gerekilen bir süreç. Kurgunuz veya karakteriniz yazım aşamasında sizi başka yollara savurabilir; ama bu, o esnada tıkanmaktan kaynaklı bir cezaya değil, oyuna keyif katan, eseri güzelleştiren bir unsura dönüşür. Yazarken zihnimin değil, sezgimin öne geçmesini isterim. Bu yüzden “kurgu olarak tıkandım” dediğim bir anı hatırlamam.
Beni asıl zorlayan, kendimi ikna etmektir. Yazdığımın iyi olduğuna, okunmaya değer bir şeye dönüştüğüne inanmak… Bu şüphe sadece romanın sonunda değil, en başında da başımı ağrıtır. Bazen bir sayfayı günlerce çevirir dururum, çünkü içimden bir ses hâlâ “yeterince iyi değil” der. Yazarlık biraz da o sesi susturmayı öğrenme meselesi sanırım ama tamamen sustuğunda da yazı biter.
4.Okurların sizin karakterlerinize duyduğu bağın ya da tepkilerin sizi şaşırttığı oldu mu? Beklenmedik bir şekilde yankı uyandıran bir karakteriniz var mı?
“Yankı uyandırmak!” çok büyük bir kavram gibi geliyor bana. Henüz öyle bir karakterimin olduğunu sanmıyorum ama bununla birlikte karakterlerimin şeytan tüyü var, diyebilirim. Genellikle kendilerini sevdirirler, ama içlerinde beni gerçekten şaşırtan biri de var: bir köpek.
İlk romanımda sekiz anlatıcı vardı ve bunlardan biri Hektor’du. Safkan Kangal olmasa da Kangallı bir sokak köpeği. Kitap çıkalı beş seneyi geçti; o zamandan beri, her yeni kitap sonrası okurlardan önce tebrik alıyor, sonra da “Keşke Hektor’a başka bir son yazsaydınız” diye sitem işitiyorum.
5.Yazarken kendinizle ilgili yeni şeyler keşfettiğiniz oluyor mu? Kitabınız/Kitaplarınız size ne öğretti?
Her roman, kendime tuttuğum bir ayna gibi. Yazarken fark ediyorum ki, insanın karanlığı bitmiyor; sadece biçim değiştiriyor. Karakterlerimi yazarken, çoğu zaman onların sesinde kendi sesimin farklı tonlarını duymak mümkün oluyor. Bu bana, kendimle ilgili fark etmediğim yönlerimi gösteriyor.
Kitaplarım bana en çok şunu öğretti: Yazmak sadece bir şeyleri anlatmak değil, aynı zamanda onları anlamak meselesi. Karakterlerimin seçimleri, hataları, susuşları bana kendi sabrımı, kırılganlığımı ve bazen de ne kadar acımasız olabileceğimi fark ettiriyor. Her hikâye, hem kendi içimde hem de dünyada bir yer açıyor. Okumak kendinden kaçmanın bir formülü sayılabilir belki ama yazmak, o açıdan çok acı.