Eksik Paragraf: Irmak Zileli’nin Kurgu Evreni
Söyleşi

Eksik Paragraf: Irmak Zileli’nin Kurgu Evreni

İlay Bilgili

Yazarların metinleriyle, kendi kitaplarıyla ilişkisini merak ettiğim Eksik Paragraf’ın bu haftaki konuğu sevgili Irmak Zileli.

 

Irmak Zileli’yi 2012 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülen Eşik, 2020 yılında Duygu Asena Roman Ödülü’nü almaya hak kazanan Son Bakış, 2025 yılında okurla buluşan son romanı Şimdi Buradaydı başta olmak üzere tüm eserleri ile ağırlıyorum.

 

“Bana benzeyen ama ben olmayan, yazdım deftere.”

Şimdi Buradaydı, her sayfasında yeni soruların ve ihtimallerin ortaya çıktığı, son sayfasına kadar sürekli yükselen bir merak ve şaşkınlıkla ilerleyen bir roman. Bir cinayeti önleme sezgisiyle hareket eden Psikiyatrist Birkan, tehlikeli bulduğu hastasını dikkatle izlemektedir. Hatırlamalar ve soru cevaplar eşliğinde seanslar akıp giderken birbirine geçen olaylar, mekânlar, kayıplar; anneler babalar ve sevgililer; tutkular ve hesaplaşmalar boy gösterir. İpuçları, işlenmiş suçları mı yoksa işlenecek olanları mı göstermektedir?

 

Her romanında yeni bir tarz, yeni bir teknik, yeni bir atmosferle karşımıza çıkan ödüllü yazar Irmak Zileli, soluksuz ilerleyen bu yeni romanında okurunu hızla dönen bir çarkın içinde tutuyor.

 

Başrol bir tanedir bence. Her zaman. O öyle paylaşılabilecek bir şey değil. İyi, Kötü, Çirkin denince Clint Eastwood gelir akla. Ne oluyordu sonunda, onu unuttum. Birbirlerini mi öldürüyorlardı? En sonunda canlı kalan kimse odur işte başrol. Bu da bir kriter yani. ( Şimdi Buradaydı, Tanıtım bülteninden.)

1.Kitabınızda/Kitaplarınızda sessizliğin, anlatılmayanın ya da boşlukların yeri nedir? Okura bıraktığınız kısım için neler söylemek istersiniz?

Bir hikâyeyi kurarken, meselesini, katmanlarını oluştururken derinleşmeye ve tüm ayrıntılar üzerine düşünmeye çalışırım. Neden sonuç ilişkileri önemlidir benim için. Metne giren her şeyin bir sebebi, bir anlamı vardır. Bağlamlar oluşturur, karakterler, olaylar, kurgu, dil arasında bir bütünlük inşa etmeye, buradan da okurun bir anlam çıkartmasına çalışırım. Fakat bütün bunlar romanı yazmadan öncesine aittir. Önce her şeyi kurarım ama bunların hepsi metnin içinde görünmez. Pek çoğu gizlidir, bazısı sadece ima edilir, bir kısmı ise hiç dile dökülmez. Bildiğim her şeyi okura vermeye çalışmam. Bildiklerim bana hikâyeyi kurdurur, metni yazdırır ama okur kendi bildiğini okuma özgürlüğü hissetsin isterim. Böylece okur için de yaratıcı bir eyleme dönüşür okumak. Benim ona vermeye çalıştıklarımı almaz sadece, kendi aradıklarını da bulabilir ya da hiç aramadığıyla karşılaşabilir. Bazen onu ben de oraya koymuş değilimdir. Bazen de koyduğumun farkında olmayabilirim. Sonuçta yazar metnin tek sahibi değildir, ona tümüyle hâkim olduğunu düşünmek bir yanılgıdır. Bildiğimizi bilmediğimiz pek çok şey sızar içine. Eğer boşluklar bırakmaz ve her şeyi anlatma telaşına düşersem, bu bildiğimi bilmediklerimin de ortaya çıkışına olanak tanımamış olurum. İşte her şeyi anlatmaya çalışmadığımda açılan o alanda benim de yaratıcılığım filizlenir. Hem benim hem okurun. Böylece yazılan metin kitap olarak ortaya çıktığında bitmemiş olur. Okuyan herkeste yeni anlamlara gebedir. Bu benim metinle olan ilişkim için de geçerlidir. Bıraktığım her boşluğun içinde, her yeniden bakışta yeni anlamlar keşfedebilirim böylece. Hiçbir şey belirlenip tek bir anlama sabitlenmediğinde çok fazla imkân ve ihtimal doğar oradan. Yazmanın da okumanın da en sevdiğim yönü budur. Bazı kitapları her okuduğumuzda başka bir okuma yaptığımız hissi uyanması bundandır.

 

Kurmaca, yazan ile okuyan arasında kurulan bir oyun. Oyuna katılan herkesin aktif olması, kendi yaratıcılığını işin içine katması için oyunu kuran kişi sayılabilecek yazarın, kendi etkinliğini geri çekmeyi bilmesinde yarar var. Okura alan açmasında… Benim açımdan bu yazarın iktidarını da olabildiğince ortadan kaldırmak gibi bir anlam taşıyor. Edebiyatın en önemli işlevi benim için ötekine açılmak. Başkalarının hayatını deneyimlemek, bu yolla kendi hayatını zenginleştirmek. Tek başına edinebileceğin deneyimleri çoğaltmak. Çok sesli, çok dilli, çok bakışlı bir dünya algısına katkıda bulunmak. Bunu yapayım derken yazarın tekelini yaratmak kendiyle çelişmek olur. Boşluklar, sessizlikler bunun da panzehri. Okura, gel burayı sen doldur çağrısı.

 

Öte yandan kurgu yaparken yazar elbette okurunu manipüle eder. Belli bir amacı vardır. Söylemek istediği bir sözü, okura düşündürmek istediği bir cümlesi, sorgulatmak istediği bir fikri vardır. Bunu dikte ederek yapmak yerine, okura keşfettirmek için yaparım kurguyu. Sona gelindiğinde aynı sonu okumak da şart değildir bunun için. Bu nedenle mesela çoğu romanımın sonu açık uçludur. Ya da çok seçeneklidir. Nasıl bir sona vardığımız okurun kararıdır pek çok kez. Çünkü esas olan hikâyenin nereye vardığı olmayabilir her zaman. Ya da seçeneklerin çokluğu anlatılmak isteneni belirlemez. Burada net bir yanıt vermeyerek yapmak istediğim şey oyunu sürdürmektir. Kitabı kapattığında okurun net yanıtlar alıp düşünmeyi bırakmasını istemem. Hikâye onda sürsün ki zihni yaratmayı sürdürsün. Kurcalasın, merak etsin, dönüp geriye bir daha baksın. Okuyup geçemesin. Her şeyiyle belirlenmiş ve tüm yanıtları kâğıda dökülmüş, hiç boşluk bırakılmamış bir metin okuru bir şeye maruz bırakır sadece. Maruz bırakılmak göründüğünün aksine aslında bizde hiçbir şey kıpırdatmaz. Aksine donup kalırız. Hareketsizleşiriz. Bunun geçip gitmesini bekleriz. Herhangi bir etkide bulunmamız gerekmez. Nesneleşiriz. Düşünmeye bile gerek kalmaz. O zaman benim bin bir emekle kurduğum o hikâye, okura keşfettirmek istediğim düşünceler, duygular, hepsi boşa gitmiş olur.

 

2.Romanlarınızdaki karakterleri yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Neredeyse yaratmıyorum. Onların oluşması için gerekli ortamı yaratıyorum sadece. Şöyle; bir roman fikri ortaya çıktığında, genellikle bir mesele üzerinden oluyor bu, okumalara başlıyorum. Aklıma bir mesele geldi, hadi şimdi buna uygun bir hikâye ve karakter oluşturalım demiyorum. Meseleye gözümü dikip, onu kurcalamaya başlıyorum. Mesela son romanda bu mesele kötülük oldu. Kötülük üzerine okumalar yaparken giderek derinleşiyorum, etrafındaki öteki kavramlarla birlikte okumalar çeşitleniyor; diyorum ki mesela normal nedir, norm nedir, delilik nedir? Bunlar üzerine okuyayım biraz da. Ve tabii bir yandan da benim yazacağım romanda ne söylemek istediğimle ilgili sorular uyanıyor, kendimle bunları tartışıyorum, bir an geliyor diyorum ki norm ile norm dışı birbirinden ayrı, uzak kavramlar değil, birbirinin içinde. Böyle bir düşünce bana bir karakter fikri getirebilir örneğin. Fakat ben onu uydurmam. Romanla ilgili hamarat bir şekilde okurken, izlerken, düşünürken, an gelir ve bir karakter belirir. Ben onu belirlemem. Bu sürece hamarat tembellik adını taktım ben. Odaklanmada, beslenmede, keşfetmede hamarat; hikâyeyi kurmada, karakteri yaratmada, olayları oluşturmada tembel olduğum bir süreç. İki, iki buçuk yıl süren bir dönem bu. Ve diğer saydığım unsurlar gibi karakterler de bu sürede yavaş yavaş oluşur, aklıma fikirlerin gelmesini beklerim ve geldikçe notlar alırım. Bunlar birikir. Bir gün olur mesleği gelir aklıma. Aaa derim bu adam gazeteci. Ama sonra nedenini sorgularım. Neden aklıma bu meslek geldi? O zaman bunun hikâyedeki anlamı üzerine düşünürüm. Evet, gazeteci olması şu yüzden anlamlı demem, kendimi ikna etmem gerekir. Böyle böyle zamana yayılan bir tanışma gerçekleşir karakterlerimle. Bu zamana yayılma önemli, çünkü sadece notlar almak değildir mesele. Ya da sadece birtakım bilgilerin birikmesi değildir. Onları iç dünyamda da oluşturmaktayımdır aslında. Onlar nenedeyse ete kemiğe bürünürler. Zihnimde kanlı canlı insanlara dönüşürler. Bu hissi masa başında, kâğıt üzerinde birtakım bilgileri bir araya getirerek edinemem. Karakterler oluşurken onları tanımlamam. Sıfatlar yakıştırmam. Birkan şöyle bir adam, Yankı şu tarzda biri gibi ifadelerden olabildiğince uzak dururum. Anlatmak istediğim her neyse, bunu en iyi şekilde anlatmamı sağlayacak karakterler oluşturmam gerektiğinin elbette farkındayımdır. Bunun için de karakterlerin hikâyelerini kurarım; geçmişlerini, çocukluklarını, hangi deneyimlerden geçtiklerini… Örneğin, yine son romanda, insanın kendi içindeki karanlığa bakmak konusundaki cesaretsizliğini göstermek istedim. O zaman karakterlerimin bu konuda bir inkârı olmalı. Bunu düşündükten sonra şunu sorarım; peki onları bu hale getiren hangi deneyimlerdir? Çocuklukta ne yaşamışlardır ki kendi içlerindeki olumsuz özellikleri kabul edemeyerek büyütülmüşlerdir? O zaman çocukluk deneyimlerini, ebeveynlerini düşünmeye başlarım. Fakat burada anlattığım gibi sistematik bir düşünme süreci değildir. Demin söylediğim gibi, odaklanmış bir zihnin kendiliğinden yaşadığı keşiflerdir bunlar. Romanla yatıp romanla kalkarım ama bu başka şeylerden el etek çektiğim anlamına gelmez. Hayat bir yandan tüm gereklilikleriyle sürerken, roman bir sis gibi zihnimin içinde, her yerdedir. Yemek yaparken bir anda bir fikir uyanabilir o yüzden. Gider notumu alırım, sonra yemeği yakmadan ocağın başına dönmeye çalışırım.

3.Bazı yazarlar karakterlerini tam anlamıyla kontrol edemediklerini, onların bir noktadan sonra kendi yollarını çizdiğini söylüyor. Sizce bir yazar karakterlerine ne ölçüde yön vermeli?

Kurmacanın tüm öğelerini yazar oluşturur. Hiçbir şey yazardan bağımsız hareket etmez. Hiçbir şey durup dururken olmaz. Hiçbir şey yazar istemediği halde belli bir yöne gitmez. Ama bu yazarın aldığı her karara hâkim olduğu anlamına da gelmez. “Karakterlerimi kontrol edemiyorum” cümlesi, karakterlerin ayrı bir iradesi var demek değildir. Ben bir hikâye kurarken, karakterleri oluştururken onlarla uzun da zaman geçiririm. Bu da aslında bilincinde olduklarım kadar, bilincinde olmadıklarımın da filizlenmesine yol açar. Bazı şeyleri bile isteye oluştururken bazı şeyler de yazarın bilinçdışına atılır. Düşünüp unuttuklarımız vardır sonra. Karakter ne kadar özgün bir kendiliğe sahip olup derinleşirse, yazar aslında o kadar ona hâkim olamaz hale gelir. Fakat yine ne olup bitiyorsa yazarın zihninde oluyordur. Nasıl ki rüyalarımız bizim bilinçdışımızdan çıkar ama biz onlara söz geçiremeyiz, nasıl ki bilinçdışımızdan geliveren kimi davranışlar bizim kendimizi de şaşırtıyorsa, karakterlerin kimi eylemlerine de şaşırabiliriz. Yazma esnasında kendimizi hikâyeye, karaktere, metnin akışına bırakabildiğimiz ölçüde de bu tür sürprizler daha çok olur. Yazarın karakterini iç dünyasında köklü ve derin şekilde inşa ettiğinde ortaya çıkan bu tür sürprizler de zaten tutarlıdır. Yazarın amacına aykırı değildir ve zenginliktir. Ön çalışmadaki emeğin bir hediyesidir. Ama eğer böyle bir derinleşme olmadan, karakter yeterince iyi kurulmadan yazıya oturulduysa karakterin kendi kendine hareket edişinin bir savrulma, bir ne yapacağını bilememe hali olabilir. Zira aslında yazar karakterle ne yapacağını bilemediği için her tür rüzgâra kapılıyordur.

 

4.Bir roman yazarken en çok hangi duygu ya da düşünce sizi zorlar? Tıkanma anları yaşadığınızda nasıl bir yöntemle tekrar akışı yakalarsınız?

Çoğunlukla şununla mücadele ediyorum; romanı tasarlama aşamasında katmanlar kurmuş oluyorum ve yazma sürecinde sürekli beni tedirgin eden, hayali düzlemde var olan katmanları, metinde var edebiliyor muyum, edemiyor muyum? Sürekli bu tür bir sorgulama içinde oluyorum romanı yazarken. Şunu yaptım ve bu yüzden yaptım, peki bu okura geçecek mi? Ya da meseleme dair vermek istediğim bir düşünce, bir soru var. Bu okurda da uyanacak mı? Katmanlı bir hikâye kurduğunuzda sürekli dağılma ve kaybolma korkusu yaşamanız kaçınılmaz. Bu kaygıları aşmaya çalışmak yerine, onlarla barışmak ve bu huzursuzluğa ihtiyacınız olduğunu, bunun insanın zihnini ve metinle ilişkisini diri tutan bir duygu olduğunu fark etmek gerekiyor. Eğer büyük bir huzurla, yaptığım her şeyden memnun bir yazma süreci geçirsem, asıl o zaman yazdıklarımdan şüphe ederim. Orada bir şeyler mutlaka ters gidiyor demektir. Çünkü derinliği olan bir metin ele geçirilemez. İnsan ne zaman huzur duyar? Her şeyden emin olduğunda. Her şeye hâkim olduğunda. Belirsizlikler olmadığında. Oysa bu aynı zamanda yalınkatlığın işareti de olabilir.

 

Tıkanma anlarında yaptığım genellikle uzaklaşmaktır. Bir süre zihnimi başka yöne çeviririm. Başka şeylerle meşgul olurum, geri döndüğümde tıkanmanın aşılmasını umarak. Aşılmadıysa beni tetikleyecek metinler okumaya çalışırım. İlham aldığım yazarların metinlerine dönerim. Ya da filmlerle kendimi beslerim. Zihnimi havalandırmaya çıkarırım yani. Bu da olmazsa, son çare tıkanmayı yazmaktır benim için. Metinde yaşadığım tıkanmayı hikâyede temsil etmek, hem o an en iyi yazabileceğim şey içinde bulunduğum duygu olan tıkanıklık olduğundan hem de yazarak tıkanmayı aşmış olacağımdan böyle bir çözüm bulmuştum, ilk romanım Eşik’i yazarken. Orada kendi tıkanmamı, Eylül’ün babasına yazacağı mektuba nasıl başlayacağını bilemeyişini ve duygusal tıkanmasını yazarak aşmıştım.

 

5.Okurların sizin karakterlerinize duyduğu bağın ya da tepkilerin sizi şaşırttığı oldu mu? Beklenmedik bir şekilde yankı uyandıran bir karakteriniz var mı?

Yazı hesaba gelmez. Yazarken hiçbir şey hesaplamam. Yani şu karakter tutar, bu karakter okuru etkiler; böyle bir hikâyenin gideri var, öyle bir hikâye şu kesimi yakalar gibi hesaplar yapmam. Bu tür beklentilerim olmadığı için de beklenmedik bir durum yaşanmış gibi hissetmedim hiçbir zaman. Ama Son Bakış’ın Tina’sı okurun en çok bağ kurduğu, diğerkâmlık hissettiği, hikâyesinden etkilendiği karakterim oldu galiba.

 

6.Yazarken kendinizle ilgili yeni şeyler keşfettiğiniz oluyor mu? Kitabınız/Kitaplarınız size ne öğretti?

Benim için yazmak içe bakmanın bir yoludur. İçeri doğru bir kazı yaparım, orada bulduklarımı incelerim, değerlendiririm. Sonra onları alıp yeryüzüne çıkarırım, dışarıdaki karşılıkları üzerine düşünürüm. Bunun için kitaplar okurum, filimler izlerim, etrafıma bakarım, insanları gözlemlerim. Bir arının polen toplaması gibi. İçeride bulduklarım ışığında dışarı bakarken bu ikisi birbiriyle yoğurulur. Bunun sonucunda ortaya çıkan düşünceler, sorular, keşifler ışığında bakışımı sonra tekrar içeri döndürürüm. Bu kaçınılmazdır. Çünkü yazmaya hazırlanırken oluşturulan malzeme yazarın bilinçdışında birikir. Bazı şeylerin bilincinde olsam da pek çok keşif henüz bilinçdışındadır. İşte yazma eylemi esnasında orası harekete geçer ve benim bütün bu süreç içinde keşfettiklerim, bildiğimi bilmediklerim, öğrendiklerim ama henüz farkında olmadıklarım metne yansır.

 

İlk üç romanım doğrudan kendi içime baktığım, meşgul olduğum meselelerden doğdu. O romanlarda önce kendimle uğraştım. Bu uğraşının sonunda, bulduklarımın aslında başkalarıyla da ilgili olduğunu gördüm. Yani aslında insan kendine bakarken, kendini bir denek gibi de ele almış oluyor. İnsanın özüne dair sorular, sorunlar üzerine düşünmüş oluyor. Bu bağlantı kurulabilirse ortaya bir edebiyat yapıtı çıkabiliyor, kurulmazsa günlükten hallice oluyor. Sonraki romanlarımda ise ilk andaki bakışım dışa yönelik oldu. Göçmen bir kadına, bir erkeğe, bir karanlık ruha… Ama her seferinde kendi içimdeki göçmeni, kendi içimdeki erkeği, kendi içimdeki karanlığı da keşfettim. Demek ki yazma süreci ille de önce kendi içine bakarak başlamak zorunda değilmiş. Başlangıç noktası başkaları olabilirmiş. Ama o başkalarında kendini de bulabildiğinde dışarıdan vaaz eden bir yazar olmaktan çıkabiliyor insan. Kendiyle de ilgili düşünebildiği için, ahkam kesmek, başkalarına bir fikri dikte etmek değil de yazarın kendisinin de keşfettiği bir süreç oluyor yazı.

 

Bunların dışında yazdığım her metin bana edebiyata dair de bir şeyler öğretti. Ben yazdıkça roman yazmayı öğrendim. Yazdıkça yeni anlatım biçimlerinin mümkün olduğunu, yazdıkça dilin dönüşümünün ve esnemesinin sonu olmadığını, yazdıkça katmanlar kurmayı, yazdıkça insan zihninin ucu bucağı olmadığını öğrendim.

 

7.Okurlarınızdan biri kitabınızı kapattıktan sonra yalnızca bir cümle ile sizi hatırlayacak olsa, o cümle ne olsun isterdiniz?

Umarım bitirip kapatmıştır, ama ne olursa olsun okurun düşüncelerine karışılmaz.

 

8.Sizin için yazmak neyin eksikliğini gideriyor ya da hangi boşluğu dolduruyor?

Yazmak bende herhangi bir eksikliği gidermiyor. Yazı başka bir şeyin ikamesi değil benim için. O yüzden başka bir şeyden ortaya çıkan boşluğu doldurmuyor. Yazmak bende anlama arzusundan doğdu. Kendimi, ötekini, dünyayı anlama, ona nüfuz etme arzusu öncelikli. Anladıkça, derinine indikçe ve bunun tamamlanamayacak bir şey olduğunu bildikçe dünyayla daha çok hemhal olduğumu, bütünleştiğimi hissettiğimi söyleyebilirim belki bir tek. Ama bütünleşmek bir eksiğin kapanmasından çok eksiklerle birlikte onu kabul etmeyi, onunla bağ kurmayı mümkün kıldı. Aşk gibi. Başkasıyla tamamlanma beklentisi bana göre aşkı bitirir. Kendinin ve ötekinin eksikliğinin bilincinde olarak, bir araya geldiğinizde de hep bir şeylerin eksik olacağını kabul ederek ilişki kurmak ise merakı, tutkuyu, arzuyu, keşfi sürekli kılar. Yazıyla ilişkim de böyle biraz. Yazı hep eksik, yazmak hep kusurlu ve tamamlanan hiçbir şey yok aslında. O yüzden de devam ediyorum yazmaya.

 

9.Yazarken daha çok kendinize mi yaklaşıyorsunuz yoksa kendinizden uzaklaşıp bambaşka birine mi dönüşüyorsunuz?

 İkisi aynı anda aslında. Hatta şöyle söyleyebilirim; insanın kendinden uzaklaştığı anlar kendine en çok yaklaştığı anlar da olabilir. Yazar başka birinin yerine geçme deneyimi yaşadığında, karakterinin gözünden dünyaya baktığında, kendisinin dışına çıkmış olur. Bu mesafe, kendisini daha iyi görmesini sağlayabilir. Aynı zamanda da karakteriyle kurduğu özdeşlik, karakterinde kendinden parçaları keşfetmesini, kendine ait olanı başka birinde görerek de kendisiyle ilgili bilgisinin dönüşmesini sağlayabilir. Rüyalarımızı düşünelim. Rüyamızda bir iş arkadaşımızı gördüğümüzde aslında o arkadaşımızın temsil ettiği bir özelliği, bir duyguyu, onda bize ait bir parçayı görmüşüzdür. Bu arkadaşımızın bizdeki imgesi, haset dolu biri olabilir. O halde aslında o arkadaşımız rüyamızda bizim içimizdeki hasete işaret eder. Bilinçdışımız, kendimiz olmayan biri üzerinden kendimize ait bir özelliği görmemizi sağlar böylece. Eğer rüyamızı bu şekilde okumaya gönüllü isek içimizdeki haset duygusuyla da yüzleşmiş oluruz. İşte o zaman kendimize yaklaşmışızdır. Kurmaca da böyledir, rüya görmek gibidir. Rüya insanın en derin benliğinden çıkıp gelir, yani insanın kendine en yakın bölgesinden. Kurmacayı da oradan çıkarmayı göze alırsanız, hem kendinizden uzaklara bakma hem de kendinize çok daha yakından bakma imkânı bulursunuz.

 

10.Hiç yazdığınız bir cümleyi okuyup, “Bunu gerçekten ben mi yazdım,” dediğiniz oldu mu? Kendinizden bir alıntı yapın ya da bir cümlenizin altını çizin desem o hangisi olurdu?

Elbette öyle çok oldu ki. Yazdıklarımla bağım bir süre sonra kopar. Yoksa yeni bir hikâyeye ve maceraya geçmek mümkün olmaz.

 

Valla tam kendimden alıntı yapayım diyorum, bir gülme geliyor…