Yazarların metinleriyle, kitaplarıyla ilişkisini merak ettiğim Eksik Paragraf’ın bu haftaki konuğu sevgili Nazlı Ayça Özkarahan.
Özkarahan’ı Monokl Yayınları etiketiyle okurla buluşan ilk öykü kitabı Şeytan Düğünü ile ağırlıyorum.
Keyifli okumalar.
1.Kitabınızı yazarken sizi en çok zorlayan öykü hangisiydi ve neden?
Özellikle şu öykü beni çok zorladı diyebilir miyim bilmiyorum. Ancak ruhen derin bir zorluktan çıkmama yardımcı olan Cenaze öyküsünü yazmak diğerlerine göre bambaşka bir deneyim oldu. Ben öykünün taslağını çıkarttıktan sonra bir süre onu unutuyorum, zamanı gelince tekrar okuyorum. Bu tekrarlar belli bir seviye tatmine ulaşana kadar devam ediyor. Cenaze gerçek hayatın bir kesiti, bir depresyonundan çıkma olduğu için bu bağlamda tekrarlar oldukça zorlamıştı. Konu benim için sadece bir ebeveyn kaybı değildi, ebeveynin iyi niyetli inatçılığıyla başa çıkma, üç haftada sağlıklı dağ gibi baba dediğimiz insanın yok oluşuna şahitlik ve arzu ettiğimiz gibi pamuklara saramamış olmanın vicdanı vardı. Yoğun bakım kapısında sadece kendi sürecinizi yaşamıyorsunuz çeşit çeşit kayba sahip oluyorsunuz, bıraktığı ağırlık çok başka oluyor.
2.Öykülerinizde sessizliğin, anlatılmayanın ya da boşlukların yeri nedir? Okura bıraktığınız kısım için neler söylemek istersiniz?
Umarım burada okur da benimle aynı fikirdedir, ben okura karakterin ruhunu açtığımı düşünüyorum gerisini onlara bırakıyorum. Görmek istedikleri kadar görsünler, derinlere inebildikleri kadar insinler. Çünkü insan, katman katman bir varlık ve her katında ayrı bir tanıma hazzı, ayrı bir tanış hali var. Kendi okuma deneyimimde de okura çok kolay teslim olan metinleri sevmiyorum. Kelime zenginliği, dil işçiliği beni çok etkiliyor. Bence yazma uğraşısının ve hatta okumanın en zevkli kısmı da bu.
3.Kitabınızın bir yazar olarak size öğrettiği en önemli şey nedir?
Kitapla kısıtlamadan baktığımızda yazma eylemi bana süreçte kalmayı öğretmiş en keyifli uğraş oldu. İş hayatı insanı ister istemez farklı bir ruh haline sokuyor, zamanla özümüzdeki bazı yönleri, becerileri unutmaya başlıyoruz. Sürecin tadı, o yavaşlık derinlik de benim unutayazdığım mevzulardandı. Ne zaman ki düzenli yazmayı hayatıma dahil ettim, o zaman sürecin tadına doyum olmadı. Eğer “öğretmek” kelimesiyle kısıtlamazsam, kitabım beni sağalttı, bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bence hepimiz öznel meselelerden yola çıkıyoruz, aynı olayın sana hissettirdiği ile bana hissettirdiği bambaşka. Dolayısıyla her metin, kendi yazarına bir şekilde sağaltıcı bir güç taşıyor.
4.Yazma ritüeliniz metninizi ne şekilde etkiliyor?
Dönüp kendimi en çok sorguladığım konulardan biri bu. Bir ritüelim yok. Çoğu zaman bir kaosun içinde gibiyim. Bu da canımı fazlasıyla sıkıyor. Ancak kendimi dünyanın dertlerinden biraz soyutlayabildiğim ve metin üzerinde süreklilik kazanabildiğim zaman, kalite de yaratıcılık da bambaşka bir boyuta taşınıyor. Aksi durumlarda ise o ağır aksaklık, o katır kuturluk metne de yansıyor, bunu gizlemek mümkün değil. Düşünsene, yaratıcı yanınız tetiklenmiş şahane bir konu yakalamış içindekileri kâğıda döküyorsun, kendine yazına ayırdığın bir zaman, mesai dışı bir telefon alıyorsun bir iş arkadaşın ve bir başka arkadaşını şikâyet ediyor. Ya da kızın okuldan geliyor ve ağlamaya başlıyor. Bu tür anlar beni sadece birkaç dakikalığına değil, bazen saatlerce, bazen haftalarca, hatta aylarca metinden uzaklaştırabiliyor. Böyle bir ortamda bir kobinin başında olmak çoğu zaman yaratıcı düzleme hiç izin vermiyor. Gerçi eskiden böyle değildi, sanırım toplumsal buhranımızın bir yansısı. Dikkatimi ve odağımı zor toparlıyorum, bir yandan bütçe hazırlarken benim karakter ne yapmış kaynıyor gidiyor. (Bak yaşa girmiyorum her şeyi topluma, ekonomiye, iş hayatının üzerine attım)
5.Bir öykü karakterinizle bir gün geçirme şansınız olsaydı, bu hangi karakter olurdu ve o gün neler yapmak isterdiniz?
Bayıldım bu soruya tam İlay kafası 😊 Şu anda ikinci kitap için yazdığım bir Adnan var aslında onun kafasının içini çok merak ediyorum, onunla takılabilir sanrılarını paylaşabilirdim. Ama halihazırda ete kemiğe bürünmüş bir karakter diyorsak, Kırlangıç Fırtınası, Kediler ve Martılar öykümde bir Tatavacı Arif var. İlk günden beri acayip sevdiğim bir karakter. Tam bir İstanbul sokak çocuğu, onunla Beyoğlu’nun arka sokaklarında kaybolmak, müzikhollerde leş gibi içmek, ağızlar dolusu küfretmek isterdim.

