Eksik Paragraf: Raşel Meseri’nin Kurgu Evreni
Söyleşi

Eksik Paragraf: Raşel Meseri’nin Kurgu Evreni

İlay Bilgili

Yazarların metinleriyle, kitaplarıyla ilişkisini merak ettiğim Eksik Paragraf’ın bu haftaki konuğu sevgili Raşel Meseri.

 

Meseri’yi tamamı Alfa Kitap etiketiyle okurla buluşmuş olan Kırık Şehir, Küt Oynayan Kadınlar, Meskûn Zaman ve son olarak 2024 yılında yayımlanan Elsa Niego’nun Cenaze Alayı isimli romanları ile ağırlıyorum.

 

Keyifli okumalar.

 

“Genç bir kadının geliyorum diye bağıran ve önlenemeyen katlinde dökülen kanın hesabının sorulmayacağı düşüncesiyle haykırdılar; adalet istiyoruz! Düşman belleneceklerini bile bile haykırdılar; adalet istiyoruz!”
 
“17 Ağustos 1927, Bankalar Caddesi.
Yahudi bir kadın olan Elsa Niego, “aşkına” karşılık vermediği bir erkek tarafından vahşice katledildi. Annesinin, üzerini bir örtüyle kapatmasına izin verilmeyen ölü bedeni sokak ortasında saatlerce bekledi. Kayadez, yani suskunluk ahdi bozuldu ve 18 Ağustosta sokaklar bu sesle yankılandı: Adalet istiyoruz! Yahudiler belki ilk defa kitlesel olarak adalet talebini dile getiriyordu. On binlerce kişinin katıldığı cenaze alayındaki kudretli kalabalık ve hak arayışı devlet şiddetini tırmanışa geçirdi. Gencecik bir kadının öldürülmesine isyan eden Yahudiler “sokaklarda adalet istiyoruz diye bağırmaya cüret ettikleri” gerekçesiyle dönemin gazetelerinde “gürültü yapmamaları,” “ortalığı velveleye vermemeleri” konusunda uyarılıyor, ölçülü olmaya çağırılıyordu.
 
Elsa Niego’nun Cenaze Alayı kadın cinayetleri süregeldikçe dinmeyecek yas için bir ağıt. Raşel Meseri, tarihin gerçeklerini kurmaca ile işlediği bu kitapta, kadına yönelik şiddetin tarihsel sürekliliği üzerinde duruyor. Meskûn Zaman’dan tanıdığımız Zimbul ve onun çocuk ruhu ise ev içlerinde, sokaklarda ve insanların kalbinde dolaşarak bize geçmiş ve gelecekten haberler getiriyor.” Elsa Niego’nun Cenaze Alayı, tanıtım bülteninden

 

1. Kitabınızda/Kitaplarınızda sessizliğin, anlatılmayanın ya da boşlukların yeri nedir? Okura bıraktığınız kısım için neler söylemek istersiniz?

Açıkçası çok güzel ve yaşamın her alanında karşılığı, yankısı olan bir soru. Edebiyat, fizik veya matematik gibi kesinlik taşımayan ya da kesinlik iddiasında olmayan bir alan. Tersine, muğlaklığı, bulanıklığı hatta aktarılan hikâyenin çeşitli prizmalardan geçerek kırılan ışıklarının oluşturduğu tayfla daha haşır neşir bir diyar. Çoklu anlam ve frekansları barındırıyor. Böyle düşününce, yazarın zaten gözenekleri olmayan bir metin üretmesi çok zor. Hikâye anlatıcılığı bana kalırsa gözeneklerinden ve boşluklarından da konuşmak demek. Metnin söyledikleri kadar söylemediklerini, metinde yer alanlar kadar tümüyle dile gelmeyenleri de okuyucuya çağrıştırmak, böylelikle okuyucunun yorumlamasına da olabildiğince alan açmakla ilgilenmek de demek. Çünkü yazar tanrı değil, ettiği her kelâm okuyucuda farklı tınılar yaratabilir. Metin yazarın elinden çıktıktan sonra kendine has bir hayatı olur ve bu yazarın kontrolünde değildir. Kitaplardaki sessizlikleri, boşlukları okuyucular ve bazen zaman doldurur.

 

Romanlarımda türler arasında sörf yapmaya, lineer olmayan bir zaman üzerinde hareket etmeye çalışıyorum. Zamanı eğip bükmem, farklı kurgu denemeleri yapmam, gerçeklik algısını bazen fantastik öğelerle buzlandırmam veya ucu açık sayılabilecek sonları tercih etmem de belki farklı okumalara alan açmayı önemsememden. Sonuç olarak, her metnin bir palimpsest olduğunu, yazarın metninde anlatmadıklarıyla, isteyerek veya istemeyerek bıraktığı boşluklarla okuyucuların yazılanın üstüne bir anlamda kendi metinlerini döşediğini düşünüyorum.

 

2. Romanlarınızdaki karakterleri yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Masa başı çalışmasına geçmeden önceki mesai uzun. Bana çok heyecan verici gelen kafada hikâyeyi kurgulama, kurguyu sürekli yapboz gibi değiştirme süreci. Uykunuzdan uyandıran, okuduğunuz kitaptan sizi koparıp henüz yazmadığınız kitabın hayali sayfalarında dolaştıran, bir sohbetin ortasında öte dünyaya aniden çevirdiğiniz bakışlarınızla karşınızdakini afallatan bir süreç. Fakat bu süreçten de öncesi var. O da hikâyeyi yazma isteği yaratan bir karşılaşma, çakışma, çarpışma gibi şiddetli bir an. Bu kıvılcımın kaynağı birçok şey olabilir; merak veya öfke uyandıran güncel bir olay, bir şehir veya semt, bir dost buluşmasında anlatılan bir şey, bir kitap veya film, bir manzara veya yeni tanıştığınız bir kişi. Yazmamın ilk ateşleyicileri. Ardından konuya bağlı olarak yapılması gereken okumalar. Karakter/ler de konuyla birlikte bir bütünlük içinde zihnimde yerlerini almaya başlıyor. Ne var ki yazdıkça karakterler olayların içinde konumlarını, nüfuslarını tahkim etmeye başlıyor. Güç kazanıyorlar, olaya müdahillikleri artıyor, hatta kimi zaman başkaldırabiliyor. Başka bir gerçeklik dayatıyorlar. Böyle zamanlarda onlara karşı çıkmak ne mümkün.

 

Birkaç sene önce Meskûn Zaman’ı yazıyordum. Kitabın, zamanlar arasında hareket edebilen, ölümsüz ama ölmüş olan, birbirinden asla ayrılmayan iki ana kadın karakteri var; Makbule ve Zimbul. Tanıklık ettikleri 60’lı yılların çok dinli ve kültürlü İzmir’in Karataş semtinin yaşadığı değişim rüzgârı onların da hayatlarını radikal olarak değiştiriyor, hatta onların dünyadaki varlıklarının boyutunu değiştiriyor, ölmelerine rağmen yaşamlarını farklı şekilde sürdürmelerine neden oluyor. Bütün bunlar olurken muzipliklerini koruyan, bir yandan da eşitsizliklere, toplumsal şiddet biçimlerine başkaldıran karakterler.

 

Meskûn Zaman’ı yazarken, esnasında ve bitiminde dosyam defalarca bilgisayarımın masaüstünden kayboldu, siliniverdi. Kafa yedirtici anlardı onlar. Açıkçası bu nasıl olabildi kimse açıklayamadı ve sonuçta bunu yapanın Makbule ve Zimbulolduğuna karar vermek zorunda kaldım. Şaka gibi duyulsa da yazarın karakterleri yarattığı kadar karakterlerin de yazarı ve belki de okuyucuları ziyadesiyle etkileme gücüne sahip olduğunu düşünürüm.

 

3. Bazı yazarlar karakterlerini tam anlamıyla kontrol edemediklerini, onların bir noktadan sonra kendi yollarını çizdiğini söylüyor. Sizce bir yazar karakterlerine ne ölçüde yön vermeli?

Bir önceki soruyu biraz uzun tuttuğumu düşünmüştüm ki orada anlattıklarımın bir kısmının bu soruyu da kapsadığını görüp rahatladım. Bir küçük ekleme daha yaparsam, karakterlerle başta bir kontrat yaparsınız ama onların oyun alanlarına adım attığınızda onlar sizden bağımsız doğaçlama yapma haklarını kullanabilirler. Çoğunlukla sizin yaratmaya çalıştığınız etkiden daha güçlü olabilir onların romana kattıkları. Bir de tabii başta dediğim gibi, kitap yazardan çıkınca karakterlerin de başka başka zihinlerde, bağlamlarda, zamanlarda başka hayatları oluyor, bunu tümüyle kontrol etmeye çalışmak beyhude.

4. Bir roman yazarken en çok hangi duygu ya da düşünce sizi zorlar? Tıkanma anları yaşadığınızda nasıl bir yöntemle tekrar akışı yakalarsınız?

Genel olarak bir tıkanıklık yaşadığımda başvurduğum iki yöntem var; birincisi yürüyüşe çıkar yazdıklarımdan uzaklaşmaya çalışırım. Böyle zamanlarda yürümekte olduğum yola benzer bir çözüm aksı beliriyor genelde zihnimde. İkinci yöntem ise uzanıp gözlerimi kapatıp hafif bir transa geçmek. Bu durumda da zihnim yazının parçalarını bir araya getiriyor ve bana yine bir yol haritası çiziyor, sanki benden bağımsız bir şekilde.

 

Romanların kurgusunda yer alan kimi sahneleri yazarken, etkisinden kurtulamadığım, içinde hapsolduğumu hissettiğim bölümler olabiliyor. Örneğin geçen sene Alfa Yayınları’ndan çıkan, gerçek bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığım Elsa Niego’nun Cenaze Alayı kitabımda bunu yaşadım. Elsa adlı Yahudi bir kadın 1927 yılında bir Osmanlı subayı tarafından sokakta öldürülüyor ve ardından Yahudi cemaati adalet talep ederek ve bir anlamda kadına karşı şiddete de karşı durarak sokaklara dökülüyor. Bu coğrafyada çok sık olmayan bir olay.  Kitapta Elsa’nın annesinin taziyeye gelenlerin arasında otururken girdiği halüsinatif dünyayı tasvir ederken bir çeşit özdeşleşme ile kendime gelmekte zorlandığımı hatırlıyorum. Benzer şekilde Meskûn Zaman’da on yaşında olan Makbule ve Zimbul’un birlikte intihar ettikleri anlarda, onların yanında Tarihi Asansör’den aşağı süzüldüğüme yemin edebilirim.

 

5. Okurların sizin karakterlerinize duyduğu bağın ya da tepkilerin sizi şaşırttığı oldu mu? Beklenmedik bir şekilde yankı uyandıran bir karakteriniz var mı?

Evet, gelen bazı yorumlardan kitaplarımda yer alan karakterlerin niyet ettiğimden farklı değerlendirilebildiğini gözlemliyorum ve son derece doğal geliyor bu. Sonuçta yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi yazar metni yazar, okur ise onu tekrar kafasında yazar. Çok karakterli romanlarımda her okuyucunun kendini başka bir karaktere yakın hissettiğini fark ettim. Kırık Şehir romanımda da öyle oldu, Küt Oynayan Kadınlar’da da… Diğer romanlara kıyasla fantastik ve masalsı gerçeklik öğelerle kurulmuş olan Köpekbalıklarının Kayıp Şarkıları romanıma benim hayal gücümün ötesine geçen yorumlar, kimi zaman eğlenceli öğelerin hüzünlü veya tersi şekilde algılanması yazarla okur arasında bitmeyen bir oyun gibi geliyor.

 

6. Yazarken kendinizle ilgili yeni şeyler keşfettiğiniz oluyor mu? Kitabınız/Kitaplarınız size ne öğretti?

Yaptığınız her ne iş ise sürekli yeni bir şeyler öğretir, sınırlarınızı sorgulama ve genişletme yönünde zorlar sanırım. Daha pratik anlamda, her romanın bir araştırma safhası oluyor; dönem hikayesiyse dönemin tarihini, toplumsal koşullarını, kültürel yapısını, bazen mimarisini veya modasını öğreniyorsunuz. Daha psikolojik bir damardan akıyorsa metin, karakterin ruhsal dünyasını kurmaya yarayacak konuları araştırmaya başlıyorsunuz. Bu tür ve konuda yazılmış edebi veya sinematografik mecralara da nüfus etmeye çalışıyorsunuz.

7. Okurlarınızdan biri kitabınızı kapattıktan sonra yalnızca bir cümle ile sizi hatırlayacak olsa, o cümle ne olsun isterdiniz?

Cevabım yok galiba buna. Sanırım aklında birden fazla cümlenin kalmasını isterdim.

 

8. Sizin için yazmak neyin eksikliğini gideriyor ya da hangi boşluğu dolduruyor?

Yazmak taşkın bir duygu benim için. Ömür dediğimiz hem coşkulu hem de çelişkiler taşıyan bize ait zamana ontolojik ve belki de politik bir anlam yüklüyor yazmak. Bir yandan paylaşmak, tartışmak, dayanışmak istediğiniz konulara platform oluşturuyor. Öte yandan eğlenceli, diri tutan, merakta tutan bir süreç. Sizi kendinize hem döndüren ama aynı zamanda dışardan bakmayı da sağlayan çift yönlü bir ayna.

 

9. Yazarken daha çok kendinize mi yaklaşıyorsunuz yoksa kendinizden uzaklaşıp bambaşka birine mi dönüşüyorsunuz?

İkisi birden sanırım; iyi ki öyle, yoksa insan zihin bütünlüğünü koruyamaz sanırım. Gerçi bazen de koruyamadığı zamanlarda oluşuyor metinler.

 

10. Hiç yazdığınız bir cümleyi okuyup, “Bunu gerçekten ben mi yazdım,” dediğiniz oldu mu? Kendinizden bir alıntı yapın ya da bir cümlenizin altını çizin desem o hangisi olurdu?

O kadar çok ki! Sadece bir cümle değil, bir bölümü de anımsamadığım çok olur. Kitap, okuyucuyla buluştuğu andan itibaren sanırım o kitapla bağım azalıyor. Zaten belleği güçlü olan insanlardan biri değilim. Bu nedenle tanıdıklarım veya karşılaştığım okuyucuların verdiği referansları tanımakta güçlük çektiğim, bazen de hafif bir utançla hatırlıyor gibi davrandığım olmuştur.