Enver Gökçe’nin Şiirinde Direniş ve Duygu Bütünlüğü
Şiir Üzerine

Enver Gökçe’nin Şiirinde Direniş ve Duygu Bütünlüğü

Metin Turan

Aramızdan ayrılışının 44. yılında

 

GÖKÇE’NİN KÜLTÜREL EVRENİ

 

Enver Gökçe 1920’de Erzincan’ın türküleriyle adını duyurmuş Eğin ilçesine bağlı Çit köyünde dünyaya geldi. Ailesi, Gökçe  on yaşındayken Ankara’ya göç eder. 1930’da ilkokula Ankara’da başlar. Ortaokulu Cebeci Ortaokulu’nda, liseyi ise Gazi Lisesi’nde okur. Burada öğretmenleri arasında özellikle isimlerini andığı üç kişi vardır: Celalettin Tevfik bey, Fevziye Abdullah Tansel ve İsak Refet Yüksek öğrenimine Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne devam eder.  Enver Gökçe’nin üniversiteye başlamasıyla birlikte sanat-edebiyata ilgisi de artar. Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Abdulbaki Gölpınarlı, Saffet Korkut DTCF’de hocaları arasındadır. Türk halkbiliminin önemli isimlerinden İlhan Başgöz ise sınıf ve yol arkadaşıdır. Üniversite yaşamıyla birlikte hem sanat-edebiyat ortamıyla tanışır, hem de devrimci tutumu onu etkin eylemlere iter. Dernek ve yayınlara yönelir. Halkevlerince yayımlanan Ülkü dergisinde düzeltmen olarak çalışmaya başlar. Ülkü dergisinin başında, Ahmet Kutsi Tecer gibi halk kültürü birikiminin farkında olan ve bu katkıyı pratiğe aktaran önemli olan bir isim vardır. Şiir anlayışları örtüşmese de, Enver Gökçe’nin Ülkü dergisinde iş bulmasının,  Tecer’le olan hemşehrilik ilişkisinin de payı olsa gerek. Böylece edebiyat çevresiyle içiçelik, giderek onun dostlarıyla buluşmasında da belirleyici olur. Örneğin, yaşamında önemli yeri olan Sefer Aytekin’le burada, Halkevleri dergisinde tanışır. Sonraları da Ant dergisini birlikte çıkarırlar. Ülkü dergisi dolayısıyla sohbetlerine tanıklık ettiği dönemin ünlü edebiyatçıları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç da vardır.

 

Ankara’daki edebiyat çevresi içerisinde Sefer Aytekin dışında Arif Damar (Arif Barikat),  mahalle mektebinden ve yine ilkokul çağından tanıdığı, en eski arkadaşları arasında ise Mehmet Kemal ve Ceyhun Atuf Kansu vardır.

 

Bu yıllarda onun şiir dünyasna etki eden Âşık Ali İzzet,  Âşık Veysel, Habib Karaaslan gibi halk ozanları ile tanışır. Halk ozanlarına olan yakınlığını şöyle vurgular: “O gün iki şey vardı benim için. Bir yanda Garip, hasta sanat anlayışı, diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbette ki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım. Bu yüzdendir o devrede bu şairlerin yanında olmam” (Gökçe, 1981:20).

 

İlk sayısı 15 Mart 1945’te çıkan Ant dergisinin büyük oranda yükünü Enver Gökçe üstlenmiştir. Dizgisi, düzeltilmesi, dağıtımı, ayrıca günlük işleri… 1946’da da Türkiye Gençler Derneği’nin kurucuları arasında yer alır. Dernek, her türlü anti-faşist ve demokratik düşünceli insanları bir araya getirmeyi amaçlamıştır.

 

40’LARIN SİYASAL İKLİMİ VE GÖKÇE’NİN BAŞINA GELENLER…

Devrin içişleri bakanı Şükrü Sökmensüer döneminde, 4 Aralık 1945’te iktidarın kışkırtması ile bir grup eli sopalı bindirilmiş gençler Sabiha ve Zekeriya Sertel tarafından yayımlanan Tan Gazetesi’ni basar ve makineleri parça parça eder, kâğıt bobinlerini sokaklarda yuvarlarlar.  Aynı günlerde Ankara’da emniyetin otobüslerine bindirilmiş gençler Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni basar, Pertev Naili Boratav’ın Karacaoğlan hakkındaki konferansını engellerler. Daha da ileri gidilir, rektör Şevket Aziz Kansu’nun odası basılır, tartaklanır ve zorla istifa ettiğine ilişkin kâğıt imzalattırılır. Bununla da yetinilmez bu bindirilmiş öğrenciler, kurucuları arasında Enver Gökçe’nin de bulunduğu Denizciler Cadddesi’ndeki Türkiye Gençler Derneği’ne saldırır, camlarını kırar, kitaplarını parçalarlar, dernek üyeleri döverler.

 

“Fakültenin Önü” şiiri, cuntacılar eliyle 1980’lerde ete-kemiğe bürünerek siyasal iktidarın ideolojik aygıtına dönüşen “Türk-İslâm sentezi” saldırganlığının  o günden tanığıdır:

 

“…

Faşistler camlara yürüdüler

Kürsüleri kırdılar, höykürdüler

Tiğı  teber şahı merdan

“Tanrı dağı kadar Türktü bunlar

Hıra dağı kadar müslümen”

Ve de kanlı bıçaklı düşman”

 

Dernek yöneticileri bu saldırılara karşı direnirseler de iktidarla iç içe geçmiş faşizan odakların çabasıyla Enver Gökçe’nin de aralarında bulunduğu sekiz kişi, komünizm propagandası yaptıkları savıyla, üç ay cezaevinde tutulurlar.  Yani, ‘Türkiye Gençler Derneği’ni kırıp döken zorbalar değil, dernek idarecileri mahkemeye’ verilir.

 

Üç ay sonra beraat ederler ama, yıldırma ve sindirme politikası sürecektir. Yakaları bırakılmaz. Sokakta, çarşıda, pazarda izlenirler. Girdikleri işten atılmaları sağlanır, ziyaret ettikleri insanlar kovuşturmaya uğrar. Türk siyasal tarihinde dehşetli çirkinliğin çarpıcı  örnekleri sergilenir. Bu kaygı verici tezgaha ilişkin gülünç iddiaları yine dönemin önemli tanıklarından Başgöz’ün anılarından okuyoruz: “Enver Gökçe’yi komünistlikle suçlayan başka bir tanık, Abdullah, kendisinin milliyetçi olduğunu söyledi. Yargıç, Enver’e bu tanığın ifadesine ne diyeceğini sorunca Enver Gökçe’nin cevabı şu olmuştu: ‘Sayın yargıç! Bu milliyetçi tanığa sorun lütfen; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Türkçe grameri dersinden dört defa sınıfta kaldığı için fakülteden kavulmuş mudur, kovulmamış mıdır?‘ Abdullah gerçekten bu nedenle fakülteden kavulmuştu” (Başgöz, 2017:140).

 

Sinsi ve korkutucu bir tezgâh devrededir. Doğruları söylemekten kaçınmayan aydın, şair, sanatçı ve bilim insanları bu tezgâhın içerisine dâhil edilerek sürgüne, kıyıma ve yoksulluğa kurban edilmeye çalışılmaktadırlar.

 

Kendi deyimiyle, 1950 yılının Ekim ayına doğru İstanbul’da Yurtlar Müdürlüğündeki görevine başlar.  İlk görev yeri Çarşı Kapı Öğrenci Yurtlarıdır.  Çalışkan ve başarılı biridir. Bundan dolayı da başka yurtların kuruluşunda görev alır. Yıldız Teknik Okulu ve Denizcilik Yurdunda görev yapar. Sonra yeniden Kadırga Öğrenci Yurduna atanır. 1951 Yılında görev yaptığı Kadırga Öğrenci Yurdu’ndan alınarak, meşhur 1951 Tevkifatı sanığı olarak tutuklanır. Bu olayı şöyle anlatır Enver Gökçe:

 

“Gene tabutluklar, falakalar ve her türlü insanlık dışı işlemler yapıldı ve sonuçta yüz altmış sekiz insan askeri mahkemede yargılandı. Gereği şekilde hepsi de cezalandı. Ben şahsen bu davada hiç bir fayda görmediğim için avukat bile tutmadım. Ayrıca, gene hapishaneden tanıdığım pek çok insan da savunmalarını kendileri verdiler. Epeyce direndik. Sonuç olarak şunu söyleyeyim, yüz altmış sekiz kişi bu davada hapsi hüküm giydiler… Sonuçta yedi seneye mahkûm edildim. Ayrıca bu cezanın üçte bir bölümlük kısmı kadar da sürgün cezam vardı. Böylece mahkeme sonuçlandı ve herkesi cezaevlerine dağıttılar”(Gökçe, 1981).

 

YAZINSAL ÇALIŞMALARI

Âşık Veysel üzerine ilk edebi kritiği yazanlardan biri odur ve 1944 yılında Ülkü Yayınları arasında Ahmet Kutsi Tecer imzasıyla yayımlanan ÂŞIK VEYSEL Deyişler onun emeğinin ürünüdür. Sonrasında ise Sefer Aytekin’in yönetiminde, Güvercin Kitaplar olarak oluşturulan dizi içerisinde tek formalık Kemâlettin Kamu ( “Mustafa Gökçe” adıyla- 1958), Ömer Bedreddin Uşaklı ( “Mustafa Gökçe” adıyla- 1958). Emek Basımevi tarafından Arı Kitap dizisi olarak yayımlanan ve her biri ikişer formadan oluşan Antil Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1958), Hint Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1958). Çin Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1959) ve Mısır Masalları (“Mustafa Gökçe” adıyla,  çeviri, Ankara 1959) çalışmaları yayımlanır. Ayrıca, Başgöz’ün belirttiğine göre, Dost Yayınları (1960) tarafından yayımlanan Masallar adlı kitapta isimsiz olarak yer alan Usta Nazar ve Şahzade ile Üç Turunçlar adlı masallar da Enver Gökçe’ye aittir. Bunlar dışında, kimileri İlhan Başgöz’ün İlhan Uzunoğlu takma adıyla yayımladığı masallar vardır ki, Başgöz’ün belirtmesine göre ‘bunlar içerisinde daha edebi ve ustaca olanları Enver Gökçe’ye aittir.’

 

Aziz Nesin’in sahibi ve yönetmeni olduğu Düşün Yayınları arasından, Türkçede  ilk kez Seçmeler –Pablo Neruda (Şiirler- “Mustafa Gökçe” – 1961, sonraları ise Enver Gökçe adıyla) yayımlanır.  Diğer çeviri ve özgün kitapları ise şunlardır:  Pugaçef Ayaklanması – Gesinoviç (çeviri, roman- May Yayınları, 1969), Dede Korkut Masalları (“Aydın Tataroğlu” adıyla – Keloğlan Yayınevi, 1968), Kelile ve Dimne– Beydaba (“Aydın Tataroğlu” adıyla-  Keloğlan Yayınevi, 1969), Çocuk –Vera Panova (Roman- Habora Yayınları, 1972), Dost Dost İlle Kavga (Şiirler-  Yücel Yayınları, 1973), Dost Dost İlle Kavga ve Rubailer (Yücel Yayınları, 1975), Panzerler Üstümüze Kalkar (Şiirler- Doğrultu Yayınevi, 1977), Enver Gökçe Yaşamı- Bütün Şiirleri (AYKO, 1981), Eğin Türküleri (DTCF bitirme tezi 1947, kitap biçimindeki ilk basımı, Yaba Yayınları 1982).

 

1940 KUŞAĞI VE ŞİİRİN
TOPLUMSAL DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜCÜ

1940 kuşağı, Türk şiirinde toplumsal gerçekçiliğin hem ideolojik hem estetik olarak kurulduğu dönemdir. Nazım Hikmet’in açtığı yol, bu kuşakla birlikte farklı sesler kazanır. Enver Gökçe, bu çerçevede, şiiri elbette mesaj içeren politik, düşünsel bir yazınsal ürün olmak yamacıyla, insanın içsel dünyasıyla toplumsal varlığını birleştiren bir “vicdan dili” olarak kurar.

 

Gökçe’nin yaşamına baktığımızda onun “kötülüğe karşı iyi olanı yaratma uğraşındaki” tavrını görürüz. Umutlu bir iyimserlikle, sınıfsal bilincinin ve yazınsal birikiminin gücü poetikasının da özüdür. Gökçe’nin dili, halkın söz varlığını bir eylem biçimine dönüştürür; ama bu eylem,  sözün içinde gerçekleşen dışsal değil içkin bir eylemdir.

 

Aramızdan ayrılışının 44. yılında 1940 kuşağı toplumcu gerçekçi şiirinin öncü isimlerinden Enver Gökçe’nin poetikasını, iki şiiri .“Dost Dost İlle Kavga” ve “Bir Alıp Satıcı Gönül” odağında çözümlemeyi düşündüm. Her iki şiir, farklı tematik düzlemlerde yazılmış olsalar da,  insanın onuru, emeğin şiirselliği ve içsel özgürlük bilinci  ile ortak bir estetik temele sahiptir.  Bu bağlamda, “Dost Dost İlle Kavga” şiiri Gökçe’nin kolektif bilinçle yazdığı; “Bir Alıp Satıcı Gönül” ise bireyin içsel serüvenine yöneldiği metinlerdir. Ancak her ikisi de  insanın  yaşama karşı sorumluluğu bilincinden beslenir.

 

 “DOST DOST İLLE KAVGA”

Sözün Müziği ve Halk Ritmi

“Ben berceste mısraı buldum / Hey ömrümce söylerim” dizesi, klasik edebiyatın “seçkin mısra” anlayışını halkın ağzına taşıyarak dönüştürür. “Berceste” artık edebi bir ayrıcalık değil, yaşamın içinden çıkan hakikatli sözdür. “Gözden, gezden, arpacıktan olsun / Hey ömrümce söylerim!” ifadesi, bir nişan alma metaforu olarak değil, sözün isabetini, hedefin doğruluğunu imler. Şiir, politik mesajıyla birlikte, doğruluğa yönelmiş bir dikkat eylemidir. Nurdan Gürbilek (2023), Örme Biçimleri adlı kitabında yazının “hasarı onaran bir dikiş” işlevinden söz eder. Gökçe’nin şiir ritmi de benzer biçimde, kırılmış halk belleğini bir tür müzikal onarıma dönüştürür. Tekrarlar (“gel günlerim gel de dol”) bu ritmik dikişlerin sesidir.

 

 “Biz Olmasak”

Şiirin merkezindeki “Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm…” dizesi, Gökçe’nin poetikasını bir cümlede özetler. Bu “biz”, sınıfsal bir özne olmanın bilincindeki insanın yaşamını emeğin içinden kuran eylemidir.

 

“Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,

Ayın onbeşi;

Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi…”

 

Burada “biz”, üretimin estetiğidir. Gökçe’nin halk söyleyişini modernleştirmesi tam da bu noktada belirginleşir: Doğa ve emek, aynı imgesel düzlemde birleşir.
Bu yaklaşım, “şiir, sözün çekirdeğidir” (Karaçoban, 2025) ifadesiyle örtüşür; çünkü söz, Gökçe’de gerçekliği dönüştürme kudretine sahiptir.

 

Coğrafyanın İmgesi ve Dayanışmanın Dili

Şiirdeki coğrafya dizinleri (“Ilgaz’ın çam ormanları”, “Erzincan”, “Kemah”, “Kütahya”) yalnız yer adları değildir; emek mekânlarıdır.
“Gel günlerim gel de dol” dizesiyle başlayan tekrar, hem halk türküsünün nefesini taşır hem de bir kolektif çağrıya dönüşür. Gökçe burada, doğrudan ideolojik bir “kavga”dan değil, insanın insana selamından söz eder:

“Sana selam olsun hürriyetlerin meçhul olduğu dünya /

Canım Türkiye, memleketimiz!”

 

Bu “selam”, bir halk selamıdır: yalın, içten, hesapsız. Gökçe’nin şiirinde umut, romantik bir beklenti değil; dilin içinde direnen bir sabır biçimidir.
“Zincirin zulmün kâr etmediği / büyük tahammül” ifadesi, bu poetikanın en özlü biçimidir: tahammül, edilgenlik değil, varoluşun ifadesidir.

 

 “BİR ALIP SATICI GÖNÜL”

İçselleşmiş Yalnızlık

“Bir Alıp Satıcı Gönül”, Gökçe’nin dış dünyadan iç dünyaya yöneldiği ender şiirlerinden biridir.

“Düştüm bir öylesi çekilmez derde,

Ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu…”

 

Bu açılış, 1940 kuşağının “toplumcu” söyleminin dışına taşar. Burada Gökçe, bireyin duygusal karmaşasını, halk dilinin yalınlığıyla anlatır. Şiirdeki “gönül” kavramı, klasik Türk şiirinin soyut “aşk” anlayışından değil, halk kültüründeki dolaşan, yorgun, ama sıcak kalpli insan figüründen beslenir.  Şairin “ah bir alıp satıcı gönlüm var gezer çarşı çarşı” dizesi, hem ironik hem trajiktir. Gönül bir meta değil, dolaşan bir vicdan haline gelmiştir. Bu yönüyle şiir, kapitalist modernitenin insanı “alınıp satılan” bir duygusallığa dönüştürmesine karşı lirik bir başkaldırıdır.

 

Güzelliğin Kavgası

“Çünkü daha görmediğim güzellikler var,

Öyle bir yürek koymuşlar ki içime neyleyim,

Her yere gönlümü vermeden geçemem dostlar!”

Bu dizelerdeki “güzellik”, estetik bir kavramdan çok, yaşama bağlılık anlamındadır. Gökçe’nin “güzelliğe” bakışı, “Dost Dost İlle Kavga”daki toplumsal güzellikle birleşir: her iki şiirde de güzellik, varoluşun direncidir.

 

“Bir han köşesinde yatmayınan Kerem diyorlar” dizesinde ise halk efsanesiyle iç içe geçmiş bir ironi vardır. Kerem, artık efsanedeki âşık değil, kentte sıkışmış modern insanın benliğidir. Şiir, Anadolu’nun aşk motifini şehirleşmiş bir yalnızlık içinde yeniden üretir.  Böylece Gökçe, halk anlatılarını “duygusal kod” olarak değil, varoluşsal kalıplar olarak dönüştürür. Bu yönüyle, Gürbilek’in (2023) “içerden yazmak” dediği türden bir estetik sahiciliğe ulaşır.

 

DİRENİŞTEN DUYGUYA, DUYGUDAN DİRENCE

Enver Gökçe’nin şiirinde halk söyleyişi, hem toplumsal hem bireysel düzeyde bir bilinç yaratır. “Dost Dost İlle Kavga” kolektif emeğin sesiyken, “Bir Alıp Satıcı Gönül” bireyin içsel kırılmalarını aynı dilin olanaklarıyla dile getirir.  İki şiir de insanın güzelliğe, emeğe ve sevgiye karşı sorumluğu bilincine yaslanır. Bu güzel duyguyu besler. Gökçe’nin şiiri, estetik bilinçle derinleştirilmiş sınıfsal bir direniştir.

 

Enver Gökçe’nin şiiri çoğalan bir şiirdir. Memleket kokusunu, özgürlük hissini duyumsatması bu çoğalan özelliğiyle sağlar. Haykıran, meydan okuyan; ‘kolektif hayat’ın düşünü kurup, onun savunusunu yaparken,  birey olduğunun altını çizen bir düşünsel niteliğe sahiptir.  Dolayısıyla da nitelik olarak kazandığı ilerici öz buradan beslenir.

 

Onun “şarkı”sı, her dönemde yeniden dokunan bir insanlık ağıdır. Şiir, Enver Gökçe’nin ellerinde “sözün çekirdeğine” döner. Bu çekirdek sade, sağlam ve insan bilincinde boy veren, kalbinin ritminde atan bir çekirdektir.

 

 

 

Kaynakça

Başgöz, İ. (2017). Gemerek Nire Bloomington Nire Hayat Hikayem, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Gökçe, E. (1973). Dost Dost İlle Kavga. İstanbul: Doğrultu Yayınları.

Gökçe, E. (1977). Panzerler Üstümüze Kalkar. İstanbul: Doğrultu Yayınları.

Gökçe, E. (1981). Yaşamı Bütün Şiirleri, Ankara: AYKO Yayınları.

Gürbilek, N. (2023). Örme Biçimleri: Bir Ters Bir Düz Fragmanlar. İstanbul: Metis Yayınları.

Karaçoban, A. (Çev.) (2025). Şiir, Sözün Çekirdeği. Ankara: Ürün Yayınları.