Yanımızdayken uzağımıza düşen, hüznüne yetişemediğimiz fidana…
NHKM ve Küba Dostluk Derneği emekçisi Yasin’e.
Yanımızdayken uzağımıza düşen, hüznüne yetişemediğimiz fidana…
NHKM ve Küba Dostluk Derneği emekçisi Yasin’e.
Ellerinde puslu su dolu şişeleri gördüğümde doğrusu ya rakı sandım. Suyu mu sonra koydular, yarım litrenin bir kısmını bıraktılar da üstüne mi rakıyı akıttılar diye bile düşündüm inanır mısın? Hem yazın kavruk sıcağında, ikindi öncesi neyin içkisi bu böyle? Talcidli su dediler ve gülümsediler. Hâllerine, ahvallerine büyük bir tezatlıkla ışıdı yüzleri. Aydınlık kelimesine yakışmayacak denli kir pas içindeydiler. Garabet bir giyimleri, terle harelenmiş şapkaları, toz maskeleri, bandanaları ile üçü erkek biri kız, sığındılar bizim adıyla müsemma, huzuru kendinden önce gelen evimize. Bir görsen Fidan, erkeklerden birinin gözlerinin olması gereken yerde senin gözlerin yeşermiş. Yaşadıklarını anlatırken bir yandan da izliyormuş gibi bakışlarını sabitlemesi, içine toz kaçmışçasına sürekli kırpıştırması tıpkı sen. Gözyaşının bittiği yerden fırlayan iki yaramaz kirpik bile özenle kondurulmuş, aynı başın gözleri bile böylesi benzemez birbirine. Arada ışık vurdukça açık yeşilin içinde küçülen iki siyah noktada sen yoksun da başkası mı var yani?
Teyze dedi içlerinden biri, sen haberleri takip etmiyor musun? Ediyorum ya dedim, gazete okuyorum hem Cumhuriyet’i okuyorum hem de Birgün’ü. Birgün’e izin veriyorlar mı burada dedi bir diğeri, senin girmene izin verdiler ya, dedim yekten. Bir gülüş dolaştı yüzlerini. Müdür yardımcımız Halide Hanım, bir koşu kaçtıklarını görünce çivit mavisi demir kapıyı açıp alıvermiş çocukları içeri. Biz hayırdır yollu bakınca yazık, dedi, polisin eline düşerlerse hâlleri yaman, dedi aman sakın ha Müdür Bey’in kulağına gitmesin diye de ekledi. Müdür Bey burada olsa ondan önce alırdı çocukları içeri ya, işte âdetten. Aç değillermiş, üst üste soda içtiler, yüzlerini bir tamam sütle yıkayıp şu hengâme geçene kadar bekleyelim, dediler.
Hava nasıl ateş gibiydi bugün. Haziran’ın ortasına daha yeni varmışken böylesi bir hararetle boğuşmak kalbimi yoruyor, akşam 8’e kadar sıcaktı, nemdi mahvetti beni. Biraz da söylemedim ama çocuklardan yükselen biber gazı kokusu daladı burnumu boğazımı, 2 saat bahçede oturduk da o keskin kimyasal koku mümkünü yok bir gram uçup gitmedi sanki. Öğrenciymiş dördü de. Tıp öğrencileriymiş. Siz mi akıl ettiniz diye sordum şu Talcidli su işini. Yok dediler, şimdi herkes kullanıyor teyze, limondan daha pratik oluyor. Aklıma babanla katıldığımız ilk 1 Mayıs geldi. Yirmili yaşlarımın sonları, eylem benim için babanın gözüne, gönlüne girmek, takdirini kazanmak için bir araç sadece. Büyük bir heyecanla davet etti beni, sen de bizimle gelsene, dedi. Bayram günü bir festivale gider gibi erkenceden çıktık evden. Baharla birlikte geldik Ferhan Şensoy’un Kazancı Yokuşu’na, coşku seline kapılıp Sıraselviler’e aktık. Soğuk su satan çocukların yanından geçtik, ellerimizde pek çok fraksiyonunun bildirisi, alana ulaştık. Ceplerimizde birer paket bisküvi, 2 limon ve bolca Birinci paketi. Limonu ne yapacağız? Belki polis müdahalesi olabilir, son dönemde göz yaşartıcı gaz konuşulup duruyor, öyle bir şey olursa limon koklamak iyi gelebiliyormuş. Peki nasıl keseceğiz? Yanımda çakı var onunla delsek yeter. O günden üç on yıl sonra yasaklı Taksim’e yaşlı bir turist kafilesi tadında girmeye çabalarken tırnaklarımla parçaladığımda limonu, baban ve Eminönü’nden aldığımız 25 liralık çakısı geldi aklıma. Hey gidi dedim ve o gün, içinde limon olan her şeyden nefret ettim…
Kırmızı çatkıyı iki taraftan firketelerle saçıma sabitlemiştim. Çok güzel olmuşsun demişti bana da bütün devrimler önüme serilmişti, el ele yürümek yakışık almaz diye kırmızı şapka kümelerini görünce koparmıştı elini elimden. Vakur, mutlu, ümitli ve heyecanlı; bir bayram sabahı tirilliğindeyiz alandaki pek çokları gibi. Hiç bilmediğimiz ellerle halayda birleşiyor, yabancı yüzlerden yansımamıza gülümsüyoruz. Sonra saygı duruşu, o sağ yumruğunu kaldırıyor ben ise sol. Hayır diyor sen de sağ yumruğunu kaldır, olmaz diyorum, elini bırakmak istemiyorum, olsun bir şey olmaz korkma diyor. Korkumdan değil diyemiyorum, elimde kalan sıcağını gökyüzüne uzatıyorum. Bir kurşun sesiyle yırtılıyor tüm görüntü, bir dalga gibi insanların yere kapaklandığını görüyorum. Sonra siren sesleri, babaannemi kaybettiğim pazar yerindeyim sanki, bir elinde pazar çantası bir elinde çırpınan tavuk olan her kadın babaannem şimdi. Onu bulamamakla bulduğumda yiyeceğim tokat arasında hızla salınıyor korkum. Koşuyorum. Sağımda solumda bir sürü insan yüzü, Haluk’unkinden çok farklı yüzler. Haluk sen de çok korktun da yüzünü mü gizledin? Ben bilmeden kaçtım da ondan mı ayrı düştük, sen de beni arıyor musun?
Parka çadır kurmuş çocuklar, orada kalmışlar kaç gün, ona da izin vermemişler yıkmışlar ya kurmak da bir şey. Nereye kurdunuz diyorum çadırlarınızı, parka kurduk diyorlar. Zaten eylemler de orada yapılıyordu hep diye fırlıyor içlerinden birisi. Öyle de coşkulu geçiyordu ki, pek çok şehirde kuruldu çadırlar diyor berisindeki. Ankara’da Kuğulu Park’ta, Eskişehir’de Espark’ta, Adana’da Atatürk Parkı’nda… Ama boşalttılar artık, polisle doldurdular parkları. Şimdi sadece güvercinler ve polisler var. Bir de dilenciler diye söz sırasını başa sarıyor ilki. Yara bere, süklüm püklüm bir neşe onlarınki. Yorgun ama nabzı hızlı bir neşe. Aileniz nasıl izin veriyor peki bunca tehlike varken bir de çadırda kalmanıza? diye kaşlarımı deviriyorum, Haberleri yok ki, yurttayız biliyorlar hem haber versek izin vermezler ki diyor seslerden en incesi.
Annenizin izin vermeyeceği şeyler genelde sizin yararınızadır diyorum. Ama emin değilim bundan. Öyle ki sanırım onlar da bunu fark ettiklerinden üstelemiyorlar.
Ses bombası… Bağırıyorum, bağırıyormuşum daha doğrusu, fark ettiğimde şaşırdım. Bir kız çocuğu başında kırmızı bir DİSK şapkası, birbirimizin gözünün içinde ağladık, ağzından dökülen anne kelimesini okudum, o an annem de beni kucaklayıp götürsün istedim ortasında durduğum cehennemden. Bir ara önümdekiler yere yattılar, bana da yatmam tembihlenmiş gibi ben de yattım, sonra kalkıp koştular ben de kalktım koştum. Babana bağırıyorum Haluk neredesin, Haluk diye ağlıyorum. Kurşunlar vızıldıyor Fidan, vızıltı bir teşbih değilmiş meğerse. 10 dakika, 20 dakika, 30 dakika sürdüğünü söylediler kurşun yağmurunun, sorsan bana ömrümün yarısı derim. Kurşunlar sanki başımı çevirmemle yön değiştiriyor, ne yöne baksam tetiğin namlusu orada bitiyor, ortalıkta tarifsiz bir kargaşa kol geziyordu. Kaçmak nereye? Kaçmak nereden? Hangi ara kustum bilmiyorum, üzerimdeki kendi kusmuğum mu onu da bilmiyorum. Sadece koşuyorum ve babanı arıyorum, yerden yükselen ölü bakışlar, bağırıyorum, ben kendi sesimi duyamıyorum, tek ümidim onun beni duymasında. O sıra bir el kavradı kolumdan, şu taraftan gidelim Kazancı sıkışıyor dedi, koştuk, DİSK görevlilerini geçtik, polisleri aştık kürsünün arkasından bir parka ulaştık, bir kaldırım taşına aktı korkum, Haluk nerede diye sordum. Alandaki yüzbinlerce insan tek tek onu tanıyacakmış gibi öyle eminim ki bir cevap alacağımdan.
Haluk kim, bilmiyorum dedi.
Senin adın ne?
Fidan.
O an istediğim tek şey adımı bilen, adını bildiğim biriyle yan yana olmak.
Neredeyiz, diye sordum yanım yönüm benden şaşkın.
Taksim Gezisindeyiz, dedi.
Onun için Gezi Parkı eylemleri diyorlar ya teyze. Gerçi artık Haziran Direnişi diyoruz biz daha çok. Çünkü hâlâ bazı insanlar bu direnişin sadece ağaçlar için olduğunu sanıyor. Ama tek tek anlatıyoruz onlara, bugüne nasıl geldiğimizi. Ok yaydan çıktı bir kere, bu saatten sonra vazgeçseler de Topçu Kışlasından, halk silkindi kalktı yerinden artık. Sadece ağaçların sökülmesi değil derdimiz yani, yoksa her bir ağacın yerine 10 tane fidan diker, kendimizle beraber büyütürdük onları da.
BİR FİDAN KAÇ YILDA BÜYÜYÜP YETİŞKİN BİR AĞAÇ OLUR?
Fidan amcanı hatırlıyor musun? İlkokula başladığın zamanlardı, Fidan’ın bir ziyaretinde sormuştun, Fidan amca benim ismimle hep dalga geçiyorlar okulda, seninkiyle de geçiyorlar mı? diye. O da evet demişti, ben de onlarla gülüyorum ama artık pek dalga geçen kalmadı, benim de eğleniyor olmamdan hoşlanmadılar sanırım. Senin adını neden Fidan koymuşlar? Ben ismimi kendim koydum. Nasıl ya? Adım başkaydı, sonra bir zaman değiştirdim. Neden Fidan koydun peki? Yaşın erince anlatırım, şimdi anlamazsın. Anlat ya işte. Çok sevdiğim 3 kişiye Fidan dedikleri için koydum, senin adını neden Fidan koydular biliyor musun? Annemler seni çok sevdikleri için koymuşlar. Yaşşa. Fidan amca ben adımı değiştirsem, Yasin yapsam, üzülür müsün? Neden, onu benden daha mı çok seviyorsun? Evet. Ah Fidan, ne çok gülmüştük. Bilmiyorum sonra aklına geldi mi hiç, yalvar yakar kopardığın izin. Fidan amcan her dost masasında anlatmıştı bu anıyı bol kahkahalı, bol sarımsaklı. Artık ne dost masamız kaldı ne beraber gülmemizi sağlayacak ortak bir anı.
Sahi Fidan nerede acaba şimdi? En son çalıştığı gazeteden çıkartıldıktan bir zaman sonra Adana’ya, aile evine taşınmaya karar vermişti. Babam da yok artık başımı şişirecek demiş, gitmeden önceki 3 ay boyunca bize Adana’yı, Adana’nın yemeklerini ve bir başka mavi olduğunu iddia ettiği gökyüzünü övüp durmuştu. Kendini ikna edebildi mi bilmiyorum ama her yaz muzlu süt içmek için onca yolu gitmeye sen hemencecik tav olmuştun. Gittik de iki defa, birinde annesinin cenazesine, diğerinde kız kardeşinin düğününe. Acısında da mutluluğunda da şahidi olmuşuz canım arkadaşımın, ne var ki senin cenazene gelmeye yetmedi yoldaşlığı. Sonra bir zaman mektup yolladı ortak bir arkadaşımızla, yapamadım demiş, kaldıramadım, abimin intiharı geldi aklıma. Fidan’ı da öyle sallansın bir ipin ucunda… Beni yıllar önce kurşunların arasından çıkaran Fidan’ın, enkazımızı taşımaya dalları ince mi geldi? Gölgesine gözyaşımızı saklayacağımız bir kuru yaprağı bile kalmadı mı? Ama artık ona yok hiçbir kırgınlığım. Hatta şimdi düşününce üzülüyorum, onun bu acıyı uzak bir şehirde tek başına yaşamış olmasına içerliyorum daha çok. Keşke sarılıp, yaralarımızı birlikte sarmamıza izin verseydi.
SEVDA HANIM’A SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN FİDAN AKSOY’A ULAŞIP ULAŞAMAYACAĞINI SOR!
Panzerlerden biri, renkli elbiseli bir kadını ezerek geçiyor yanımdan. Sıfatıyla uyumsuz bir cümleye dönüşüyor tüm bu olan biten. İmkânsız bir durumu anlamlandırma telaşında tüm bedenim. Kulaklarım hâlâ başımın iki yanında sağır, çok çok uzaklardanmışçasına zihnimde dolanıyor sirenler ama bazı görüntülerin sesi var. Bir panzerin altında paramparça olan kemiklerin bir sesi var…
Seninle o günü hiç konuşmadık, sen bunları konuşacağımız yaşa hiç erişmedin. Belki de konuştuk ve o gün de diğer pek çok gün gibi uçtu gitti aklımdan. Şimdi 77 1Mayısı, sen, Fidan amcan, şu gençlerin yaşadıkları hepsi birden zihnimde çözmesi mümkün olmayan bir yumak sanki. Uçları nerede başlayıp nerede bitiyor kestiremiyorum.
Eylemler diyor esmer olan, ülkenin her yanına yayıldı, kaç şehirden kaç insan öldü. Gencecik bir üniversite öğrencisi dövülerek komaya sokuldu, bir diğeri polis kurşunuyla can verdi… Bugün 14 yaşındaki bir çocuk gaz fişeğiyle kafasından yaralandı, durumu da ciddiymiş. Belki o da öldü, infial olmasın diye halktan gizliyorlar.
Ölmemiştir diyorum, 14 yaşında bir çocuksa ölmemiştir.
Biliyor musun, kurum doktoru bir defasında üzülmenin bu hastalığa faydası yok, moralin yerinde olacak ki anılarına daha güçlü tutunabilesin, dedi. Hem ona göre, bunca acı yaşamış birisine belki de bazı şeyleri unutmak iyi bile gelebilirmiş. Unutacaklarımı ben seçebiliyor muyum diye üsteleyince lafın gelişi söyledim, dedi. Lafın bu olur olmadık yerlerde gelişi ve zahmetsizce, fütursuzca odanın en ortasına yerleşişi. Günlük yaz dedi bana, her gün yaz ama mutlaka. Ve her gün bir saatini de bilhassa son hafta yazdıklarını okumaya ayır. Önemli gördüğün ve sonrasında hatırlamak istediklerini renkli kalemlerle vurgula. Hatta demişti hatta o hafta yapman gereken şeyleri bir kâğıda yazarak odanın duvarına da asabilirsin. Başta saçma gelen bu uğraş doğrusu ya sonrasında işimi çok kolaylaştırdı. Ya ben okuyup yerine getiriyordum bu komutları ya da görevliler benim söylememe bile gerek kalmadan “yapıldı” diye not düşüyorlardı yanlarına. “Dolabımın kapağı zor kilitleniyor, görevliye haber ver kilidi değiştirsinler”, “Halk TV yine çekmiyor, nedenmiş sor”, “Perdenin bir ruleti atlanmış, onu düzelttir” gibi. Bir defasında yazdığım bir nota sonrasında ne görevliler ne de ben anlam verememiştik, hâlâ neden “bazen düşer bazen kalkar” diye bir not iliştirdim duvara anlayabilmiş değilim. Beni üzen her şeyi unutmak beraberinde beni mutlu edenleri de unutmam anlamına gelmez mi?
Günlük yazmak, her günü farklı yaşayanlara güzel belki de. Benim uzun zamandır başıma gelen en değişik şey, şu çocukların huzurevimize sığınması oldu. Unutma korkusuna hababam yazıyorum. Kim bilir, bir hafta sonra başkasının anısı gibi okur geçerim belki de. Ama günlük yazmak, karşımdaki belirsiz birisine içimi açmak ya da çiziktirmek boş bir kâğıda, çok da bana göre değil. Yıllar önce, babanın beni son bir umut götürdüğü psikolog da yazmamı salık vermişti. Yaz demişti, bu ilk yıl sana zor gelecek, yıl geriye sayacak, onsuz ilk bayram diyeceksin, onsuz ilk anneler günü diyeceksin, onsuz ilk doğum günüm, onsuz ilk doğum günü ve seneidevriyesi diyeceksin. Yaz demişti, bu yıl her günün onunla geçecek, ona yaz. Sana yazdım.
Taksimden, o cehennem provasından Fidan amcan sayesinde kurtuldum, ya beni o hâlde bırakmayı ya da kendisi de yalnız kalmayı istemediğinden, soluğu Üsküdar’daki evimde aldık. O zaman daha babanla aynı evde yaşamaya başlamamıştık. Oturduk, bekledik babanı; ben ağlayarak, Fidan amcan sigarayı sigaraya ekleyerek. Saat 9 gibi kapı güçlü güçlü vuruldu. Ben bir saat babana sarılıp ağladıktan sonra tanıştırmışım babanı Fidan’la. Alanda her yerde beni aramış, ezildin kaldın sandım, Kazancı kıyamet gibiydi, emindim oradan Kabataş’a gittiğinden. Geldiğimiz yoldan geri dönmüş olmalı diye düşündüm. Fidan’la karşılaşmamızı anlattım, beni Taksim Gezisine götürdüğünü, Beşiktaş üzerinden Üsküdar’a geçtiğimizi, bir tamam her şeyi. Sen neler yaptın dedim, neler gördün. Ağlama sırası ondaydı belli ki. Hiç anlatmadı biliyor musun, yıllar geçti, üstüne onca acı göğüsledik beraber ama o güne dair tek kelime etmedi. Seni aradım dedi yalnızca, her yerde, her bedende seni aradım. O günden yıllar sonra, seni bırakırken toprağa bir sayıklama döküldü dudaklarından. “Ben insanları çiğnedim, hayat da beni çiğnedi, o insandan çığın altında ben kalsaydım keşke.” Belki de gerçek manada birbirimize son kez baktık ve anne babalığımızla beraber karı kocalığımızı da senin yanına usulcacık gömdük.
Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapmak istiyormuş hükûmet, öyle söyledi çocuklar. İçim sancıdı. Olur mu öyle şey çocuklar, daha neler, mümkün değil izin vermezler dedim. Kim dediler, insanlar dedim, insanlar dediğin biziz işte teyze dediler. İzin vermemek için parklardayız ya, onun için İstanbul’da kepçelerin önüne yattı ya insanlar. Keşke ben de yanınızda olabilseydim, ben de göğsümü gerseydim dedim kepçelere karşı. Buraya sadece toma ve akrep geldi dediler. Fidan ben Kocaeli’ndeymişim, neden, niçin, kim getirdi beni buraya bilmiyorum. Şaşaladım, nasıl yani çocuklar, İstanbul’da değil miyiz dedim. Öyle mahzundu ki bakışları. Halide Hanım dedim nasıl olur? Ben niye Kocaeli’ndeyim, burası İstanbul değil mi? Ben hayatımda bir gün bile Kocaeli’ne gelmedim ki. O, üç yıl önce burada müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığında ben zaten huzurevindeki sakinlerden bir sakinmişim. Ama sanki dün taşınmış, yıllar önce kurulmuş gibiyim; ne tanıdık bana burası ne de buradan ayrı bir hayatı tahayyül edebilirim. Ne fark eder Neşe Hanım, üzülme bu kadar dedi bana, zaten yok ki bahçeden dışarı çıkmışlığın, bir şehirde bir bina burası, ne fark eder? Fidan, ben kaç yıldır senden ayrı bir şehirde yaşıyorum bilmiyorum, en son ne zaman yanına geldim? Ne zaman suladım toprağını, otlarını ayıkladım, sanki yeniden can bulacakmış gibi özenle diktim köksüz çiçekleri toprağına. Acaba baban mı getirdi? Yeni karısıyla Kocaeli’nde yaşıyor da kimim kimsem yok diye peşinden mi sürükledi beni buralara kadar, bilmiyorum. Halide Hanım da afalladı belli ki, Pazartesi olsun Müdür Bey’e sorarız, telaş etme. Muhtemelen İstanbul’da yer bulunamamıştır ya da bir tanıdığın aldırtmıştır seni buraya, dedi. Ziyaretime gelen var mı? Ondan da bihaber.
PAZARTESİ MÜDÜR BEY’E BENİ BURAYA KİM ALDIRTTI SOR!
MÜDÜR BEY’E BENİ ZİYARETE GELEN VAR MI DİYE DE SOR!
Bizim doğduğumuz yıllarda yapılan parkı bir insan ömrü kadar da olsa yaşatmayacaklar mı Fidan? Biz ölürken, o da mı ölecek? Unutup, unutulup gidecek, topraklardan bir toprak mı olacak o da sen gibi.
Eskiden unutulma ihtimali ödümü koparırdı ama artık tek korkum senin unutulduğun bir günün sabahına gözlerimi açmak. Sesini unutalı bir hayli zaman oldu ama ne yöne uyansam fotoğraflarını görüyorum, yüzünün farklı yaşlarıyla bana bakıyorsun. Adın her yerde yazılı. Günlüklerimi okudukça, uzak da olsa anımsıyorum yaşadıklarımızı. Senin yaşadığın benim de yaşadığımı duyumsadığım tarihlerde kalan hoş anılar bunlar. Bir gün Müdür Bey’e seni sorduğumda, daha dün uğradı ya diyecek, istediğin bir şey var mı diye sordu, sen de yeni plak getirmesini tembihledin. Senin yaşadığın bir hayata uyanmak, artık gelecekten tek beklediğim bu.
Günün Sorusu:
Hani bir şey var, toprağa gömülü, ama yukarıya doğru büyür, her yıl biraz daha yeşerir, unutur gibi olursun ama her bahar hatırlanır.
Cevap: Fidan