“Vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır.” diyen biri o. O, Tevfik Fikret ([1])…
Bir tek bu söz bile onun nasıl da yüce bir insan olduğunu koyar ortaya. Bütün yeryüzünü vatanı, bütün insanlığı ulusu sayan T. Fikret’in kendi öz yurdunu, bu yurdun bütün insanlarını hiçbir ayrım gözetmeden her şeyin, örneğin kendi kişisel çıkarlarının her zaman üstünde, hem de çok üstünde tutan biri olduğunu onun en iflah olmaz düşmanları da bilir.
Hakkında nice kitaplar, sayıya gelmez yazılar yazılmış Fikret’i belki de en iyi anlatan yine kendisi, Rubab-ı Şikeste’nin önsözüne gömdüğü şu dört dizesidir:
“Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bâl / Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tairim / İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma / Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” ([2])
Gerek içeriği gerek şiirsel ses örgüsü bakımından bu görkemli dört dizeden de anlaşılacağı üzere şairin “dil”inde (sözcük seçiminde) bir sorun var. Bu, açıkça görülüyor.
“Ümit, feyz, esaret, fikir, irfan, vicdan, hür” gibi eskimiş kimi sözcükler günümüzde de kullanılıyor. Ancak “giran, inhina, tair” gibi sözcükleri, “ümmid-i feyz, perr-ü-bâl, tavk-ı esaret” benzeri tamlamaları bugün, dil devriminin en ödün vermez karşıtları bile kullanmamakta. Böyle bir dil kullanmış olduğu içindir ki Fikret’in dilinde sorun var, diyoruz. Yaşamın her alanında, yaşamla bağlantılı her şeyde olduğunca yazıda ve yazın dili konusunda da bu aşamalara öyle birdenbire ya da kolayca gelinmedi. 100 yılı aşan geçmişimizde, Fikret’in yaşadığı, şiir yazdığı dönemlerde yazın sanatının dili genel olarak böyleydi. Gerçi halk çoğunluğuna büsbütün uzak bu süslü, özentili dili aşıp daha açık, anlaşılır bir dil kullanmaya yönelik çabalar olmadı değil. Örneğin 1860-1895 arasında etkili “Tanzimat Edebiyatı”nın ilk döneminde… Bir süre sonra bu dönem yazarları, şairleri de dilde özleşmenin gereğine ya tam inanamamışlar ya da bu işi başaramamışlar. Dilde öze, Türkçeye dönmek gerektiği bilincinin maya tutması, T. Fikret’in içinde bulunduğu yazın anlayışının aşılmasından yıllar sonra, “Milli Edebiyat” dönemindedir.
Döneminin anlayışı gereği öyle bir dil-anlatımla yazan Fikret’in bugün artık diline (Türkçe olmayan sözcük ve tamlamalara şiirinde yer vermiş olmasına) bakmıyoruz; onun, neyi niçin söylediğine, o dil-anlatımla da olsa duygularını, düşüncelerini nasıl söylediğine bakıyoruz. Şimdi kişiliğini ve şairliğini vurguladığı o dört dizeye (anlaşılırlığı için 2. dipyazıya) bir kez daha bakmalı:
“Ben” diyor, “kimseden, ama hiç kimseden bir yarar beklentisi içinde olmadım, olmam; kimsenin bana kol kanat germesini beklemem, istemem.”
Kendi gökkubbesinde özgürce/korkusuzca kanat çırpan atmaca, dersin…
“Benim için” diyor, “bir biçimde eğilmiş baş, boyunduruk vurulmuş boyundan daha ağırdır.”
Bu; “en zalim, en gaddar, kendisini yasaların da insanlığın da üstünde sayan diktatörler karşısında bile başını eğmeyeceği” anlamına gelir.
O; “fikri, irfanı, vicdanı hür” şair…
Fikret için “benim fikir babamdır” diyen Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ne demişti öğretmenlere yönelik o ünlü sözünde: “Muallimler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister…”
Şiir gibi…
*
Bu yazıda;
Balıkçılar şiirine “Bugün yine açız evlatlarım diyordu peder / bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim / sular biraz sakinleşir… Ne çare kader…” dizeleriyle başlayan,
“Han-ı Yağma”sında “Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ([3]) sizin / doyunca, tıksırınca, patlayıncaya (çatlayıncaya) kadar yiyin” dizelerini 6 (yazıyla altı) kez yineleyen Fikret’in SİS adlı şiiri konumuzdur:
SİS ([4]), şairin uzun şiirlerinden biri. 88 dizeli.
Sis’ten alıntılar öncesinde verilecek kısa bir bilgi, her okuyucu için gerekli olacak:
Fikret, Sis’i, 3 Mart 1902’de yazmış (Tanin 1. sayıda yayımlanışı, 1908).
1902’nin öncesinde sonrasında padişah, “Ulu Hakan (!) Abdülhamit”. Üç anakarada geniş topraklara, zaman zaman da olsa günün koşullarına adaletle, hükmetmiş koca Osmanlı’nın artık gürleyip gitmekte olduğunu herkes görmekte, bilmekte. “Payitaht”ta padişahlığı on yıllarca süren adaletsiz despot Abdülhamit, iktidarının bitmekte olduğunun ayrımında. Bu nedenle de başından beri var olan ürkekliği, korkaklığı sınırsız. Buna bağlı olarak yıllarca süren soluk aldırmaz hafiye düzenindeki baskıcılığı, kıyıcılığı en üst düzeyde.
İşte böylesi günlerde başkent İstanbul’da, Boğazı’ın sisli bir sabahında Fikret, sis içindeki İstanbul’a yağdırır söz yağmurunu, her biri bir mermi olmuş kırcısını, dolusunu. Sis şiiri böyle çıkar.
Doğaldır ki büyük bir aşağılamayla hırpalanan sis kaplamış Boğaz’daki İstanbul’a yönelen okların hedefinde Abdülhamit’in ilkel, gerici, despot yönetimi var. Sis’in yazılmasından yedi yıl sonra gelen İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği günün ertesinde yazdığı “Rücu” (Dönüş) adlı şiirinde;
“Hayır hayır, sana râci değil bu tel’inat / Bütün bu levm ü teellüm, bu ibtikâ-yi hayat / hayât-ı milleti ta’zim eden, muhakkar eden / çamurlayan ne kadar levs varsa hep birden / kucaklamış, taşımış bir muhite aiddi” ([5])… diyecektir gerçi. Ama yedi yıl önce yazdığı Sis’e şu dizelerle başlar:
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh ([6]) Şair söze (şiire), ufukların inatçı bir sisle kaplanmış olduğu saptamasıyla başlamış; yoğun bir sis. O sisle örtülü İstanbul… İstanbul, “payitaht”, başkent ama bütün bir ülkedir sözün konusu. Asıl anlatılan bu, yani bütün ülkenin içinde bulunduğu durum… O sis, ülkede ufukları kaplayan, git gide büyüyen ak karanlık, altında ne varsa hepsini ezmiş; geride kalan bir toz yığını… Bu bakımdan, ilk algılanışta ortaya çıkan somut çağrışımlara takılıp kalınmamalı. “Ufuklar, sis, sürekli büyüyen ak karanlık, onun altında ezilenler, geride kalan toz yığını” … Bütün bunların her biri bir şeylerin simgesi… Aşağıdaki alıntılarda da görülecektir; Fikret, yüz yıl sonrasındaki bugüne bakıp yazıyor sanki… Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,Ey sahne-i zî-şâ’şaa-i hâile-pîrâ!Ey şa’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı…([7]) Dipyazının 7.sindeki güncel karşılık benzeri bir açıklama olmadıkça bugünün okuyucusuna hiçbir şey anlatmayan bu dizelerde; döktüğü kanla (ve gözyaşıyla), çektirdiği acılarla çalım satan, yaldızlı bir zulüm/zalimler ülkesinden söz ediliyor. Orası, zalimler ülkesi, zulüm alanı. Orada demokrasinin zerresi yok; insan hakları, hak getire; var olan yalnızca despot bir yönetimin zulmü, zulmü, zulmü… Aşağıdaki alıntıda Fikret, tezat sanatının (yazında çelişkilerden yararlanarak vurucu anlatım sağlama ustalığının) iki güzel örneğini vermiştir: Ey Marmara’nın mâi der-âguuşu içindeÖlmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir([8]) Önce alıntıda anlatılanların özü: Bir ülke var; o ülkenin beyni, yani yönetim odağı Marmara denizinin mavi kucağında yan gelip yatmış durumda. Yalnız bu yatış, uykulu. Uyku, ölüm uykusuna yatmışların uykusu. İstanbul… İstanbul, Osmanlı’nın kendisi. Görüntüsü, ölümcül… Ölümcül görünen İstanbul, hantal Osmanlı’nın ta kendisi. Çelişki sanatından yararlanma ustalığı, “ölmüş…zinde” (ölmüş…diri) ve “bin kocadan arta kalmış bakire!” sözlerinde. O, öyle bir ‘diri’dir ki aslında ölü. O, öyle bir ‘el değmemiş bakire’dir ki bin kocadan artakalmış duldur. Görüntüdeki her ne denli ölümcül Osmanlı’ysa da aslında o, Bizans; zevkleri, ilgisi, yaşama yaklaşımı, anlayışsızlığı, acımasız baskıcılığı, halktan kopukluğu ve her türlü alçak ayak oyunlarıyla köhne Bizans. “Büyücü kocakarılığını, bin kocadan kalmışlığını” da oradan sürütüp getirmiştir. Kısaca; mavi Marmara’nın kucağında ölüm uykusuna dalmış diri, özünü köhne Bizans’tan alan ve bin kocadan artakalan el değmemiş büyücü kocakarı…Görünüşte İstanbul’u, ondan uzayarak Osmanlı’yı, aslında bozuk düzeni ve Abdülhamit’in baskıcı yönetimini böyle ağır bir dille anlatan şair, bütün bunların nedenini sonraki dizelerinde dile getirmektedir. Şu üç dize, örnek olsun: Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu'([9]) Nereye baksan ikiyüzlülük, çekememezlik, çıkarcılık, yalan dolan, hergelelik vesselam…Çünkü: riya>ikiyüzlüğün, haset>çekememezliğin, saffet>temizliğin/doğruluğun, teneffu>yalan dolanın ve hergeleliğin karşılığı…Okuyucunun hoşgörüsünü umarak iki küçük alıntıdan önce uzunca bir alıntı: Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci’Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli’;Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûnBir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;Ey va’d-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüsVicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlarEy gayrit-i milliye ki, mebgûz u muhakkar!([10]) İlgili dipyazıdaki güncellemeden de anlaşılacağı üzere burada;Namus kavramının, ancak masallarda anımsanan bir şey olduğu; ayak öperek kişisel çıkar elde edildiği; öksüzlerin ve dulların (arkasızların) ağzında hep silahlı bir korkunun bulunduğu; yakınmalara konu her şeyin yapılagelen yıkımlardan kaynaklandığı; yasaların yalnızca adam kayırmaya ve kayrılanların özgürlüğüne yaradığı; yasanın öbür insanlara ancak soluk alıp verme hakkı verdiği, başkaca bir şey vermediği; halka verilen sözlerin tutulmadığı, o sözlerin yalan olduğu; hak kavramının mahkemelerden kovulduğu; körleşmiş en katı kuşkularla insanların özel yaşamlarına gizli kulakların dinleyici olduğu; buna bağlı olarak dinleniyor olmak korkusu ve kaygısıyla insanların ağızlarına kilit vurdukları; ulus yararına ne varsa ondan tiksinildiği, onun aşağılık görüldüğü.. gibi her biri başlı başına bir makaleye konu olur durumların altı çizilmekte; hem de en kalın çizgilerle…Yanılıyorsam bağışlasın beni okuyucu; 1914’te çocuklar için şiir kitabı (Şermin) yazmak gereği duymuş olan Fikret’ten önce böyle bir şey yapan yoktur bizim yazın geçmişimizde. “Haluk’un Defteri” adlı yapıtındaki şiirlerden birinin adıdır “Haluk’un Bayramı”. O şiir “… Meserret çocukların, yalnız / çocukların payıdır” diye başlar. Meserred> sevinç, sevinme, mutluluk.. anlamındadır. Ona göre sevinmek, mutlu olmak öncelikle çocukların payını düşmeli, ama ille de…33 ve 34. dizelerin 87 ve 88. dizeler olarak yinelendiği “Sis”; Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler / Hele sizler…([11]) dizeleriyle biter.Burada sevdiğinden, yurdundan, varlığından, varsıllıktan ayrı düşmüş analar; hem kendilerine hem yaşama küsmüş karı-koca insanlar; evsiz barksız, anasız babasız, kimsesi olmayan boş, başıboş çocuklar söz konusudur.Fikret, bütün yaşamı boyunca bütün bunlara, yaşamları yaşama benzemeyen herkese yanmış biridir. Onun, kavgacı şair yüreği böyle her acı çekene, haksızlığa uğrayan herkese, her şeye yanar da ille de çocuklara… Şairin, çocuklara yönelik “Hele sizler / hele sizler…” yinelemesiyle yüreğini açıp gösterircesine duyumsadığı acıyı anlatmaya, açıklamaya gerek yok. Her şey ortada…Tevfik Fikret, İstanbul’a (başkente, Osmanlıya, adaletsiz, baskıcı, kötü yönetime) yönelik “Sis” adlı bu şiirini, şiirin ortalarında da geçen, “Örtün!” haykırışına üç kez yer verilmiş şu dizelerle bitirir:Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr! ([12])Bu iki dizede geçen günümüzde büsbütün eskimiş beş sözcükten hâile>Acı veren olay (facia); şehr>Şehir (İstanbul, Osmanlı, baskıcı yönetim); müebbed>Sonsuza dek, sonsuzca; fâcire>Erkeğe düşkün, günah işleyen, kötü kadın (orospu); dehr>Çağ, dünya, evren (fâcire-i dehr: Çağın, dünyanın, evrenin orospusu) anlamlarında olduğuna göre…Fikret, ölçüye tartıya gelmez bir kızgınlık, acı, ezinç içindedir. Böyle aşağılığın, suçlunun, kötünün insan yüzüne bakamayacağı, bakamaması gerektiği düşüncesinden yola çıkıyor; ona, örtü edindiğin “sis”in altından hiç çıkma, sonsuza dek öyle kal, diyor. Mahzuni Şerif de (d. Afşin-Kahramanmaraş 1940– ö. May. 2002 Köln-Almanya) bir türküsünde “Adaletsiz padişahın / canavar girsin köşküne” demişti.*Son söz: Yıllar, çok yılar önceydi; bir kitap okumuştum, sanırım güzel öykücümüz Bekir Yıldız’ındı (d. Urfa 1933 – ö. 1998 İstanbul). Orada yazar, özellikle “yeniliğin başladığı” Tanzimat Yazını döneminden (1860’lardan) 20. yy.’ın sonlarına uzanan süreçteki belli başlı yazın insanlarını eleştirel bir yaklaşımla ele almıştı. ‘Ötekileri geç!’ iletili son tümcesini hiç unutmadım. O tümce şöyleydi: “Ben diyeyim Hikmet, siz deyin Fikret…” Atatürk’ün varlığına karşın Cumhuriyet’in ilk yıllarını bile ayrı tutamayız; Nâzım Hikmet’in eleştirdiği olumsuzluklar da bitmedi, Tevfik Fikret’in gördüğü “sis” de dağılmadı bu ülkede. Yine de bilinmeli ki biz, umudumuzu hiç yitirmedik. (aliozanemre@gmail.com)
([1]) Tevfik Fikret (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915 İstanbul) Türk şair, öğretmen, yayıncı. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde yaşadı. Edebiyat-ı Cedide (Yeni Yazın, öbür adıyla Servet-i Fünun/Bilimlerin Varsıllığı) topluluğunun önderiydi. Devrimci ve ülkücü düşünceleriyle Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiledi. Türk yazınının batılılaşmasında büyük payı vardır. (Vikipedi, özgür ansiklopedi’den).
Yapıtları; Rübâb-ı Şikeste/Kırık Saz (yayımlanış, 1900), Tarih-i Kadim/Eski Tarih (yayımlanış, 1905), Haluk’un Defteri (yayımlanış, 1911), Rubabın Cevabı/Sazın Yanıtı (yayımlanış, 1911), Şermin (yayımlanış, 1914).
([2]) “Kimseden yarar beklemem, dilenmem kol kanat / Kendi gökkubbemin boşluğunda kendim gezerim / Eğilmiş baş, boyunduruktan ağırdır boynuma / Düşünmede bağımsız, bilmede-sezmede özgür, içsel sesimde-törel bilincimde özgür bir şairim” (Güncelleme, AO).
([3]) Hân-ı iştiha: Doyumsuz sofra.
([4]) 88 dizelik bütün şiiri buraya almanın hem olanağı hem gereği yok. Üstelik metnin özgün biçiminin yazılması da yetmez; bir 88 dize de bugünkü karşılığını yazmak gerekir. Oysa bilgisunarlı günümüzde hem özgün metne hem de birçok kişinin güncel dilde karşılıklarını verdiği biçimine kolayca ulaşılabilir.
([5]) Hayır hayır, sana yönelik değildi o ağır sözler / Bütün bu acılar, gözyaşları, kınamalar onlara / Halkı kirletenler, bitirenler, perişan edenlere / Gırtlaklarına dek pislik içindekilereydi. (Güncelleme, AO)
([6]) Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis / git gide büyüyen bir ak karanlık / ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş / kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın… (Güncelleme, A Kadir)
([7]) Ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke / döktüğü kanla çektirdiği acıyla çalım satan! / Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı… (Güncelleme, A Kadir)
([8]) Ey Marmara’nın mavi kucağında / ölüm uykusuna dalmış diri / Ey köhne Bizans, büyücü kocakarı / ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul… (Güncelleme, A Kadir)
([9]) İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri / nereye baksan çekememezlik, nereye baksan çıkarcılık / nereye baksan hergelelik, nereye baksan yalan dolan… (Güncelleme, A Kadir)
([10]) Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus / ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu / Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki / her talih şikâyeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! / Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için / yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı! / Ey tutulmayan vaatler, ey sonsuz muhakkak yalan / ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! / Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek / vicdanlara uzatılan gizli kulaklar / ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar / Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! (Güncelleme, Fahri Uzun)
([11]) Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca / ey kimsesiz, âvâre çocuklar… Hele sizler / hele sizler… (Güncelleme, Fahri Uzun) Ya sizler be çocuklar / Anasız babasız, başıboş yavrucaklar / ya sizler… (Güncelleme, A. Kadir)
([12]) Örtün, evet ey felâket sahnesi örtün artık ey şehir / örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi… (Güncelleme, Fahri Uzun)Örtün, İstanbul, kanlı toprak / örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma… (Güncelleme, A Kadir)
