Atalay Taşdiken’in ikinci uzun metraj filmi “Meryem”, Konya’nın Akşehir ilçesi ve Beyşehir Gölü çevresinde çekilmiş. Başrollerini Zeynep Çamcı ve İsmail Hacıoğlu paylaşmış. Film, “Gerçek Meryem’e saygıyla” diyerek açılıyor; bu cümle, anlatının vicdani tonunu belirliyor.
Açılış sahnesinde Meryem kutsanır; suyla arınır, günahlarından sıyrılır gibi görünür. Ancak bu arınma, ancak çevresinin yükünü hafifletmek içindir. Masumiyet, baskı ve günah çemberiyle şekillenir. Henüz yirmisine varmamış bir genç kız olarak güzelliğiyle dikkat çeker. Kasabadan, oğulları İstanbul’da çalışan bir aile onu gelin olarak ister; nişan ve düğün aceleyle yapılır. Mustafa, işleri yoluna koyduğunda Meryem’i yanına alacağını söyleyerek İstanbul’a gider. Bu söz, hiçbir zaman tutulmaz.
Meryem, kayınvalidesi ve kayınpederiyle yaşamaya başlar. Yalnızlığına sabrı ilaç olur. En yakın arkadaşı, komşunun zihinsel engelli oğlu Celil’dir. Günlük sohbetleriyle birbirlerine tutunurlar. Bir diğer sırdaşı ise her gün sütünü sağdığı Sarıkız’dır. Ancak gerçek olan şu ki, Meryem artık evin hizmetçisidir.
Onu koruması gereken annesi, toplum baskısını daha büyük bir tehdit olarak gördüğü için sessiz kalır. “El âlem ne der?” kaygısıyla Meryem, kendi kaderine terk edilir. Film, bir rüya ile açılır: Göle düşen taşın çıkardığı ses ve dalgaların yayılması… Bu sahne, Meryem’in kaderini baştan itibaren belirler. Mustafa’nın uzaklaşması, onun hayatındaki çaresizliğin görsel karşılığıdır.
Finalde, içi taş dolu bir şişe göle bırakılır. Ses ve dalgalar yayılır; tıpkı filmin başındaki rüyada olduğu gibi. Yaşananlar bir düşten ibaretmişçesine, yeni bir yaşama uyanma arzusu belirir. Göle düşen taş, suyla birlikte Meryem’in iç dünyasını da dalgalandırır. Film, bu sessiz dalgalarla konuşur.
Taş, gömülen hüzün ve direnişin simgesidir. Şişe, hayatını sınırlayan cam fanus. Göle düşen nokta, toplumda görünmez oluşu. Ses ve dalgalar ise onu kuşatan kaçınılmaz gerçekliktir.
Anadolu’da geleneğin faturası hep kadına ve çocuğa kesilir. Kadın, ucuz iş gücüdür; çocuk yaşta ırgat olur, sonra eş ve anne. Kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının yükünü taşır. Erkek egemen toplumda kadının adı yoktur.
Kayınvalidesi, Meryem’in çocuğunun olmamasını sürekli eleştirir; sorunun onda olduğunu ileri sürer. Çocuğu olsun diye Meryem soğuk havuza girer, hastalanır. Annesinden yardım ister ama annesi “Evlenen kız baba evine dönemez,” diyerek onu yalnız bırakır. Gece banyo yapması “günah” olduğu gerekçesiyle yasaklanır. Murat’ın peşinde dolaşması, sütçünün tacizi gibi olaylarda suçlanan yine Meryem olur. Dul ve yalnız bir kadının toplumda rahat yaşaması neredeyse imkânsızdır.
Mustafa onu terk etmiştir, kendine yeni bir yaşam kurmuştur. Yine de Meryem sabırla bekler, taş toplayıp “bağrına taş basar.” Celil ile sohbetleri, Sarıkız’a iç döküşü, Mustafa’nın adıyla gelen kısa mutluluklar çocukluk yanını koruyan bir figürdür. Hepsi onun hâlâ küçük bir kız çocuğu gibi görülmesine neden olur. Hizmetçiliğe dönüşen yaşamı bir kâbusa dönüşür. Çığlıkları duyulmaz, isyanı görülmez.
İstanbul, bireyselliğin ve özgürlüğün şehri olarak filmin fonunda yer alırken; kasaba, geleneklerin hüküm sürdüğü bir hapishanedir. Kadının adı burada da yoktur. Şehirde Harem-Üsküdar arasında bir evde yaşayan başka bir kadın, Kız Kulesi’ni seyrederken ağlamaktadır. Mustafa’nın hayatında yer bulan Ayla da bir diğer kurbandır. Meryem’in varlığını öğrendiğinde Mustafa’yı hayatından çıkarır.
Murat ise Meryem’i sevmiştir; ancak askerden döndüğünde onu farklı bir psikolojik durumda bulur. Askerlik sonrası yaşadığı travma açıklanmaz ama bu yönüyle “Tepenin Ardı” filmindeki Zafer karakterini hatırlatır. Mecnun’a çöl, Murat’a göl düşmüştür. Onun aşk anlayışı hep bir terennüm içindedir.
Meryem’in karakteri çocukluk ve sabır ekseninde şekillenir. Kendi iç dünyasında sessiz bir direniş sergilese de çevresindeki sosyal yapı onun özgürlük arayışını sınırlar. O, psikolojik gelişimi tamamlanmamış bir figürdür. Çocukluk döneminden kalma güven ihtiyacı, annesinden ve kayınvalidesinden beklediği şefkatle kendini gösterir. Ancak bu ilgi ona hiçbir zaman sunulmaz.
Çevresindeki kadın figürleri de toplum baskısını içselleştirmiştir. Annesi, toplumsal kurallar nedeniyle kızına sahip çıkmaz. Kayınvalidesi, gelenekleri koruma adına onu sürekli baskılar. Meryem’in kaderi hep başkaları tarafından çizilir. Bu döngüde, kendi kaderini değiştirme gücüne sahip olmadığına inanır. Ne kadar isyan etse de sosyal yapı onu eski konumuna geri sürükler.
Umudu, Mustafa’nın bir gün döneceği düşüncesine dayanır. Onun terk edişini görmezden gelir. Mustafa’yı hayatındaki en önemli figür olarak algılar. Bu iki savunma mekanizmasıyla kendini korumaya çalışır. Ancak zamanla bu mekanizmalar yetersiz kalır ve film boyunca psikolojik kırılmalar yaşar.
Final sahnesindeki semboller, Meryem’in içsel yıkımının dışa vurumudur. Göle atılan taş ve şişe, ruhsal tükenmişliğini temsil eder. İnsanlar toplumla güçlü bağlar kurduklarında daha dirençlidir. Meryem’in bağları kopmuştur. Eşi onu terk etmiş, annesi sahip çıkmamış, çevresi yük bindirmiştir. Bağların kopmasıyla benlik algısı da çöker. Sabır ve umut, yerini çaresizlik ve içe kapanmaya bırakır. Meryem’in sesi yoktur. Onun isyanı dış dünyada bir karşılık bulmaz. Film boyunca yaptığı her şey, sessiz bir çığlıktır. Film, bireysel travma ile sosyal baskı arasındaki kesişimi ustalıkla verir.
Meryem’in psikolojisini, toplumsal baskının kadını nasıl görünmez kıldığını anlamadan analiz etmek mümkün değil. Kadın evde bir hizmetçiye dönüştüğünde, görünmez olur. Erkekler tarafından tehdit altında yaşadığında, kendi benliğini savunamaz hâle gelir. Annesi bile onun geri dönemeyeceğini söylediğinde, toplumun kadına biçtiği yer netleşir.
Film boyunca erkekler üzerinden kurulan gerilim, Meryem’i sürekli bir tehdit altında bırakır. Murat ve sütçünün baskısı, onun üzerindeki kontrol mekanizmasını gözler önüne serer. Ancak ironik biçimde, Meryem’in kaderi yalnızca erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da belirlenir; kayınvalidesi ve annesi onu korumak yerine toplumun kurallarına teslim eder.
Filmin sonunda Meryem’in içine düştüğü derin umutsuzluk, onun psikolojik çözülmesini tamamlar. Umudunu Mustafa’ya bağlamışken, artık bir dönüşün olmayacağını fark ettiğinde son adımı atar. Göle bırakılan taş ve şişe, onun ruhsal tükenmişliğinin görsel bir yankısıdır. Bu sahne, bir içsel çöküşün dışa vurumudur.
Meryem, Mustafa’yı kaybettiğini kabul eder ama yas sürecini tamamlayamaz. Çünkü toplum ona yeni bir yaşam alanı tanımaz. Melankoli, onun iç dünyasında yankılanan bir boşluk olarak kalır. Film boyunca yaşadığı hayal kırıklıkları, umut kırıntıları ve sonunda teslim oluşu, anlatıyı derinleştirir.
Doğal oyunculuklar filme gerçeklik katarken, doğa görüntüleri zaman zaman kartpostal estetiğine yaklaşır. Göl, yeşil libasını giymiş bir gelin gibi süzülür. Görüntü yönetimi başarılıdır; ancak anlatımda durağanlık hâkimdir. Film, bir akarsu gibi akmaz; göl gibi bekler. Diyaloglar kısa ve sade, anlatım ise abartıdan uzak. Gelenek ve hurafe sarmalında geçen dingin bir yaşam anlatılır. Bu şiirsel görüntülere Youiko Yamamoto’nun müziği eşlik eder, melankoliyi derinleştirir.
Final sahnesi etkileyicidir, bir sürprizle gelir. Otobüsten inen Meryem eşyasını almadan kendini bilinmezliğe vurur. Kendine bir patika bulup gider. İsyan, yok oluş… Bu son, bana “Sergüzeşt” romanının kapanış cümlelerini hatırlattı:
“Galiba söyleyecek bir sırrı, emniyet edecek son bir sözü vardı. Fakat kime söylemeli?” “Nil’in o müthiş o tehlikeli akıntıları bu zavallı Dilber’i, bu talihsiz esiri nereye götürüyordu? Hiç şüphesiz hürriyetine…”
Meryem’in göle bıraktığı taş, bir özgürlük arzusunun yankısıdır. Ama bu özgürlük, bir sonun sessizliğidir.
