Görüşme Öncesi
Adı: Kadın Seçkisi

Görüşme Öncesi

Elvan Arpacık

Salon soğuk değil ama içim ürperiyor. Ayaklarım buz kovasında sanki. Aklım çıktı, ayakkabılarımdan yükselen çılk cılk sesleri kız duyacak diye. Kalorifere yaklaşsam şöyle, hatta  bir ayağımı da peteklere dayasam, oh sıcacık.

 

Binaya girer girmez, gözlerim radar gibi taradı, tuvaleti hemen buldum. İlk iş, çorabımı yıkadım. Ayakta külotlu çorap giymek de ne zormuş! Baktım ıslak kâğıtlarla olacak gibi değil, ayakkabılarımı da musluk altında şarıl şarıl yıkamaktan başka çarem kalmadı. Kalıp kalıp çamur döküldü lavaboya. Neredeyse tıkanıyordu, yandakine geçtim, onu da berbat ettim. Ne çamurmuş ya! Şu hale bak! Siyah ayakkabılar gitti, gri kahve arası dalgalı renklerde tuhaf teneke ayakkabılar geldi, kurudukça da çamur kusuyor. Bir şirket lavabosu temizlemediğim kalmıştı, onu da yaptım çok şükür. Tuvalette ne kadar rulo havlu varsa kullandım, hepsini bitirdim yetmedi.

 

Keşke spor ayakkabılarla geleydim, girişte değiştirirdim; ne bileyim hava kuru, yük etmeyeyim dedim, 11 pont topuklularla çıktım. Domuz çiftliğinden geçtim sanki. Olsun, kızım için domuz bakıcılığı da yaparım, hiç de yüksünmem. “Prezantabl” olacağım diye düştüğüm hallere bak! Nurten’in yüzünü kara çıkarmayayım diye elimden geldiğince “prezantabl” oldum. 47 yaşından sonra “prezantabl” olmak hiç kolay değil, hele benim gibi annelik ve ev kadınlığı dışında mesleği olmamışlara.

 

Bak, rujumu tazelemeyi unuttum telaştan! Aile sorumluluğu taşıyan biri olursa, aklına eseni yapmaz demişler Nurten’e. Arkanda ailen varsa, çok daraldın mı hadi bana eyvallah dersin, ben diyemedim gençken, şimdiden sonra hiç diyemem. “Ben sana mecburum” diyen şair; ben de bu işe mecburum… bilemezsin…

 

Ne kadar daha beklerim acaba? Hiç olmazsa öteki ayağımı da ısıtayım ortalıkta kimse yokken. Ayakkabılarımın tabanına döşediğim kağıtlar hamura dönmüş. Havlu kağıttan astar bu kadar olur.

 

Kızın peşinden yürürken gördüm, yerin dibine girdim, her adımda vıcık diye kayıp, ayakkabılarımın burnuna vuran parmak uçlarımın sızısını bile duymadım utancımdan. “Prezantabl” a bak sen! İnşaat işçisi gibi çamurlu çizmelerle dolaşan “prezantabl!” Krem rengi mermerler üzerinde de bir sırıttı bir sırıttı çamur izlerim, benden olduğu anlaşıldı mı acaba? Altı kaval üstü şişhane “prezantabl.”

 

Gülmem geliyor sinirden. Ortalığı batırdım ama “prezantabl”lığa halel getirmedim!

 

Minibüse de böyle pek bir “prezantabl” binince, herkes şöyle bir baktı, sürücü bile nasıl hitap  edeceğini şaşırdı.

 

Kız, ben size konum atıyorum dedi çıktı işin içinden. İnat edip, toplu taşımayla nasıl gelebilirim diye üsteleyince, bilmediği yerden soru gelmiş öğrenci gibi durakladı ve buraya minibüs yok diye kestirip attı. Yani bir yardımcı ol, servisimiz var de, şuraya kadar gelin biz sizi oradan aldıralım de…  Yok kardeşim yok… O dakikadan  nasıl gideceğim endişesiyle doldum zaten.

 

Demek herkesin arabası var ben hariç. Açık açık söyleseydim arabam yok, param da taksiye yetmez diye…  Yok söylenmez!

 

Arabasız olmamak suç sayılır, hele de kullanmayı bilmemek affedilir şey değil! Güvenlik de, olmayan arabamın anahtarını isteyince, içimden yükselen sosyal tacize uğruyorum isyanını bastıramadım, yüksek tondan yok arabam dedim yürüdüm gittim.

 

Öğrenmiş olsaydım şu mereti, alırdım arkadaşlardan ödünç bir otomobil. Hiç anlamıyorum mekanik aletlerden. Ne olurdu birazcık yanımda dursaydın Nadir. Ama çıtkırıldım sevgiline hiç yüksünmeden, dırlanmadan direksiyon çalıştırıyorsundur. Ona vakit yaratırsın. Sevgilini işe de bırakıyorsundur. Nasıl giyiyor o sivri topuklu ayakkabıları? Ben “prezantabl”lık uğruna mecburiyetten giydim, başıma gelenlere bak! Bileklerim koptu ağrıdan.

 

Ev işi de yapamaz; o protez tırnaklar, her Allah’ın günü fönlü saçlar, makyajlı suratıyla iki dirhem bir çekirdek. Senin yarı yaşında. Ona hizmetli de tutmuşsundur, ben ekonomi yapalım ev taksidi ödeyelim diye helak olurken…

 

İyi tarafı şu ki minibüs taktiğim tuttu da şu çamur dağı hesapta yoktu. Durakta sorup soruşturunca, kızcağızın günahını aldığımı anladım. Sürücülerden biri, gideceğiniz yer, otoyolun arka tarafında kalıyor, aslında çok yakın ama minibüs geçmez oradan dediğinde ayaküstü planımı yapıverdim: bir yolunu bulup, dedikleri mevkiye gelince, uygun bir yerde bırakın diyecektim.

 

O ünlü mayo fabrikasına yaklaşırken müsait bir yerde ineyim der demez, şaşırdı sürücü. Adresi söyleyince, ablacım yanlış binmişsin, otoyolda nasıl bırakayım diyerek yola devam edince, dedim eyvah! Minibüs sessizleşti, çaresizliğim, havanın her bir zerresine işledi. Biraz daha ilerleyip yanaştı yol kenarına, şu barikatın arkasına geç, az ötede çatısı görünüyor ya, o yöne yürü dedi. Oh içimden gökyüzüne beyaz güvercinler kanat çırptı, tiyatronun birinci perdesini başarıyla oynadım.

 

Bak şimdi neler geliyor aklıma ben de az değilim ha… Kentin en muhafazakâr ilçesinde, dikkat gerektiren bir kavşakta hem de, fabrika duvarını boydan boya kaplayan sere serpe uzanmış bikinili bir kız resmi. Erkek sürücülerin gözleri takılsa, dikkatleri bir an dağılsa Alimallah! Minibüs yolcuları namazında niyazında insanlara benziyordu ama pek umurlarında değil gibiydi. Alışmış olmalılar.  Alıştılarsa bu kadar kadın cinayeti… Aman ben ne zaman anladım ki bizim milleti?

 

Allah karşıma çıkardı çocukcağızı da. Artık kaldığına hiç inanmadığım, tam o saf Anadolu delikanlısı dediklerinden. Yolların halini bildiğinden, paçalarını postallarının içine sıkıştırmış yanım sıra kendi telaşında yürürken, şu tarafa nasıl gidebilirim yanlış binmişim de indim diyebildim. Üstümü başımı inceleyen gözleri, sen buralara nereden düştün diye sorarken bariyerin öte tarafına atladı, benden de aynı hareketi yapmamı bekledi. Nasıl atlayacaktım üzerimdeki kalem etekle! Birkaç tuhaf akrobatik hareket denesem de eteğimin darlığı izin vermedi. Baktı çaresizce öyle dikiliyorum, kucaklayıp kaldırıverdi. Eliyle işaret ettiği çatısı görünen binaya bakarken, tam karşımdaki boyumun iki katı tepeciği nasıl aşacağım hesabı içindeydim. Ne olacak ki tırmanırım diyerek ilk adımı atmamla saplanıp kalmam bir oldu. Az önce içimden havalanan beyaz güvercinler panikleyip çığlık çığlığa bağrışmaya başladı. Neredeyse ellerimden destek alacağım çamura saplanan ayağımı kurtarmak için. Nasıl baktıysam, çocuk onca telaşına rağmen birkaç adım önüme fırlayıp elini uzattı. Dengem bozulunca omuzumdan düşen çantamı da uzattım ona. O da iki eliyle çekti beni yukarı. Çamurun içinde kalan ayakkabımı da elimle çekip çıkardım. Tepeye tırmandığımda bileklerime kadar çamur içindeydim. Buradan gidersiniz artık diye çantamı verip uzaklaştı. Zaten batmıştım batacağım kadar; birkaç adım kaydım, birkaç adım balçıkla mücadele ettim, asfalta bastığımda içime gün ışığı doğdu sanki.

 

O anki, bu koskoca kentte, verilir mi öyle ilk gördüğün tanımadığın birine çanta diye tedirgin oluşumdan, utanıyorum şimdi. Kahrolsun önyargılarım!

 

Kız unuttu mu beni burada? Sekreter mi, asistan mı… Tezgâhtardı yakın zamana dek, şimdi satış danışmanı diyorlar, personel servisi oldu insan kaynakları. Meslekler mi değişti adları mı?… Bir ben değişmedim; ev kadını her zaman ev kadını, anne, her zaman anne. Çay verselerdi bari stresten mi, ıslak ayakkabılarımdan mı ne içim donuyor.

 

Topuklu ayakkabı sesi yaklaşıyor, demek ki bir kadınla görüşeceğim, haydi hayırlısı. Derin nefes, eteğini düzelt, yapıştığım kaloriferden de ayrılıp masanın önündeki koltuğa yanaşıyorum. Yine aynı kız, “sizi biraz daha bekleteceğiz kusura bakmayın” derken ekliyor “ne ikram edebilirim.” Çay  alayım diyorum, hiç olmazsa dileklerimden birinin gerçek olacağının buruk sevinciyle. O uzaklaşırken ben yine kalorifere yanaşıyorum. Masanın üzerindeki peçete kutusu gözüme çarpınca ayakkabımın içinde topaklaşan havlu kağıtları çöp kutusuna atıp hemen kuru kağıtlardan yeni astarlar yapıyorum. Çayım da gelecek. Beklerken konforumu olabildiğince yükseltecek çözümler üreten beynime şükrediyorum. Beklemek kurumak demek.

 

Çilekeş yüzünü, kendisine öğretildiği biçimde gizleyerek çayımı getiren kadına bakıyorum; ona, beni çay ocağına götür, ısınayım, sen bana anlat ben sana anlatayım demek geliyor içimden.

 

İlk yudumla birlikte, içim ılınır gibi oluyor. Ortamı incelemeye başlıyorum. Duvarda birkaç resim var. Biri ilgimi daha çok çekiyor. Tablodaki silik imzayı seçemiyorum. Pastel renkleri kullanan sanatçının tablosunda, bana tanıdık gelen bir şeyler var: su kenarına birini beklercesine oturup uzaklara dalmış, ıssızlıkta yapayalnız bir kız çocuğu ve onun solgun yanaklarına serpiştirilmiş çillerin bile neşelendiremediği yüzü. Kızıl saçları, hemen arkasındaki tarlalarda boy veren gelinciklere karışıp gitmiş. Bizim coğrafyanın çocuğu olmadığı belli ama ne fark eder ki, o da terk edilmiş olduğunu hisseden bir çocuk… Şimdi durup dururken bu yargıya nasıl vardım; ben Zeynep’i terk etmedim ki! Görüşme sonrası bu kapıdan çıkarken, sevinçle telefon açıp, hafta sonu seni almaya geliyorum diyeceğim belki de. Yeter ki bu iş olsun. Hemen saatlik kadın tutarım, yetişirim her şeye. Hafta sonunda yemekleri yapar doldururum buzdolabına. Evi siler, süpürür, toplarım, her şeyi yaparım şu iş olsun.

 

Ah kızım, nereden bileceksin babanın senin doğumunu hiç istememiş olduğunu. Tabii yasal olarak üzerine düşeni yapıyor yapmasına, kendince seviyor da evet ama, hamile kalmadan önce söyledikleri beynimde mıh gibi. Başıma kakmasın diye bu yaştan sonra “prezantabl” oldum ya zaten. Hormonlarıma söz dinletemememin bedelini, bu hallere düşüp babana da sana da kendime de ödüyorum.

 

İyi düşün bu dünyaya çocuk getirilir mi diye yıllarca ertelettin anneliğimi Nadir ama şimdi çıtkırıldım sevgilin isteyince ne diyeceksin merak ediyorum: bak o kızın kafası almaz böyle dünya meselelerini. Her istediğinin yerine getirilmesine alışmış şımartılmış.

 

Tablodaki kız çocuğunun hüznü de Zeynep gibi istenmeyen çocuk olmasından mı? Ressam bilir. Kendi kızı mı, yoksa çocukluğu mu? Benimki durgun değil ki tepkili, hem de nasıl! Niye koymuşlar bu iç daraltan tabloyu buraya? Şu iş olsa, bir nefes alacağım ki, içime dünyanın bütün havası dolacak.

 

Kızımı alayım dünya umurumda olmaz. Annemi de alırım gelirse…

 

Bak yine gülmem geldi. Zeynep’e neşelensin diye giydirdiğimiz köylü kızı kıyafetiyle annemin  her günkü şalvarı yemenisi; otobüsün önüne dikildiler, Matruşka bebekler gibi bir örnek giysileriyle yan yana.

 

O an karmakarışık kafamla bile farkına vardım annemin artık tek başına bırakılamayacak yaşlara geldiğini, yakından göz kulak olmak gerektiğini… Bütün dertlerim pazar torbasına tıkıştırılan paketler gibi sıkıştı içimde…

 

Otobüs sürücüsü tahtına kurulurcasına geçti koltuğuna. Ayağa kalkıp geniş ön cama ilerledim el sallamak için. Bir rüzgar çıktı acı acı… Her ikisinin de şalvarlarını doldurdu, yemenilerini savurdu. Doğanın, insanlık durumlarından habersiz kendi işine dalmışlığı beni her zaman hayran bırakırdı oysa…

 

Zeynep hâlâ farkında değil birazdan ayrılacağımızı. Ne zaman söz edecek olsam, sen anneannenle burada kalacaksın, ben hemen, bak bir iki haftaya döneceğim desem, her defasında elindeki oyuncağı fırlatıp atmıştı. Kucağında o çok sevdiği gece gündüz ayrılmadığı oyuncak ayısıyla, dondurmasını yalarken, yemenisinin pullarında güneş ışıltıları yanıp sönüyor. Boşanan kardeşlerimin başına bıraktığı torunlarından yorgun ama yılmamış annemse, görmüş geçirmiş bir Anadolu kadını direnciyle dağlara bakıyor. Bizim ona destek olmamız gereken yaşlarda ondan destek almanın yükü yüreğimi mengeneye sokuyor.

 

Hareket ettik, muavinin kemerlerinizi bağlayın uyarısına kulak asmadan sürücü mahallinin  olduğu geniş camın önünden ayrılamıyorum, el sallar, gülücük atar, az çok rahatlarım diye ayaktayım hâlâ. Sürücünün ikinci uyarısıyla geçiyorum yerime. Annem, Zeynep’e beni gösteriyor. Elini sallasın diye kolunu kaldırmaya çalışıyor. Zeynep aniden elini annemden kurtarıp ayağını yere vurarak sırtını dönüyor.

 

O an inmek istiyorum otobüsten, sesim yükselen motor sesine karışıyor. Sürücü direksiyonu otogarın çıkış yönüne kırıyor. Tüm gövdemle olabildiğince Zeynep’in olduğu yöne dönüyorum. Annem de Zeynep’i son bir gayret otobüse döndürmeye çalışıyor. İkisi de görüş açımdan çıkıyorlar. Yine de başımı neredeyse baykuş gibi 180 derece çeviriyorum. Son görebildiğim, Zeynep’in yerdeki oyuncak ayısı.

 

Kızın ayak sesleri yaklaşıyor. Görüşme odasına geçeceğiz herhalde. Toparlan toparlan! odaklan, derin nefes. İşe kabul edilirsem kocaman bir peluş ayıcıkla seni almaya geleceğim Zeynep.