Engin KÜKRER: Sevgili Gülşah Demirci, Karnaval Dergi – Engin’le Sözden Öze köşesine hoş geldiniz. Öncelikle sizi sizden dinlemek istiyoruz. Edebiyatla olan bağınıza da değinerek bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Gülşah DEMİRCİ: 1987’de Zonguldak’ta doğdum. Okumayı, yazmayı küçük yaşlardan itibaren sevdim. Edebiyata duyduğum sevgi üniversite tercihlerimi de şekillendirdi. Üniversite için ayrıldığım memleketimden sonra yolum hep İç Anadolu’ya düştü. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı da Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde İşletme anabilim dalında tamamladım. Şu an Anadolu Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyim. Eskişehir’de yaşıyorum yani. Edebiyatla bağım gittikçe daha da güçlendi. Yayımlanmış iki romanım, üç şiir kitabım var. Farklı türlerde üretim yapmayı seviyorum. Eskişehir Toplum ve Sanat Derneği’nde Edebiyat Çalışma grubunun yürütücülüğünü yapmaktayım; ekip arkadaşlarımla beraber edebiyatı sevdirecek etkinlikler düzenlemeye gayret ediyoruz. Yazdıklarım çeşitli dergilerde yayımlanmakta. Eleştiriyorum dergisinde köşe yazarlığı yapmaktayım. Aynı zamanda Edebiyatist dergisinin şiir kurulundayım. Kısacası edebiyat, hayatımın içinde. Ve ben hayatımın edebiyatla iç içeliğinden oldukça memnunum.
Engin KÜKRER: İlk şiir kitabınız karmAkarıŞIK 2013 yılında yayımlandı. Bunu 2017’de Deli Başına-Araf ve 2018’de İçrek romanları takip etti. Yine 2018 senesinde Rüzgârın Mızıkası isimli şiir kitabınız raflarda yerini aldı. Sonrasında yedi yıllık bir aradan sonra S’övgü Tanığı adlı şiir kitabınızla yeniden okurlarınızla buluştunuz. 2013 yılından beri şiir, roman, deneme, inceleme gibi edebiyatın birçok alanında yazan biri olarak geçmişten günümüze uzanan sanat yolculuğunuzda edebiyat anlayışınızda ve tarzınızda neler değişti, neler aynı kaldı?
Gülşah DEMİRCİ: Deneyim, değişimi de beraberinde getiriyor. İnsanın tuttuğu kalem de payını alıyor bundan. İlk kitabıma şu anki ben olarak baktığımda onu ‘çocuksu bir telaş’ olarak nitelendiriyorum. O zamandan bu yana kalemime dolananlar da değişmiş tabii. Hem içerik hem de üslup olarak gelişim içerisinde olmak yolculuğun kendisini anlamlı kılıyor. Bu yüzden varış noktasından ziyade sürecin kendisi değerli hâle geliyor. Ama ne olursa olsun, edebiyatla kurulan bağın organik olması gerektiğine inanan biriyim. Edebiyatın ana damarlarından biri samimiyettir bence. Şöyle dönüp baktığımda bunu hep öncelediğimi görüyorum. Ayrıca yazmada beni güdüleyen kuvvetin yaratıcılık olduğunu da söyleyebilirim. Yazdıklarımda kendimce yaratıcı dokunuşlar yapmayı seviyorum. Özellikle romanlarımda bu dokunuşları görmek mümkün. Son zamanlarda öykü türünde de çalışmalar yapmaktayım. Kurgunun yanı sıra dilin ve estetiğin de ön plana alınması gerektiğini düşünüyorum.
Engin KÜKRER: S’övgü Tanığı adlı şiir kitabınızın başında kendinizi “hayalperest bir realist” olarak tanımlamışsınız. Birbirine tezat gibi görünen bu iki kavramı kendi poetikanızda nasıl uzlaştırıyorsunuz? Hayal gücünüz mü gerçekliği yumuşatıyor, yoksa realizminiz mi hayallerinizi dizginliyor?
Gülşah DEMİRCİ: Evet, baktığımızda birbirine zıt iki kavramdan bahsediyoruz. Çelişki gibi dursa da aslında ben bunu bir zenginlik olarak yorumluyorum. Gerçekliği olduğu gibi görmekten kaçınmayıp onu derinlemesine gözlemlemeye çalışan ama gerçeği gördükten sonra da hâlâ hayal kurmayı seçen biri olarak tanımlayabilirim kendimi. Bu, bilinçli bir seçim benim için çünkü hayallerin sırtlandığı umut tüm kötülüklere ve zorluklara rağmen insanın yoluna ışık tutuyor. Hayal gücü bu noktada bir direnme biçimi oluyor benim için. Gerçekliğin sert taraflarını yumuşatan bir görev görüyor. Ama gerçeklikten de kopmamak gerektiğini hissediyorum. Yaşadığımız çağın koşullarını göz ardı edemeyiz. Bu noktada da realizmim hayallerimi dizginliyor da diyebilirim. Hayalperest olmak da realist olmak da aynı potada eriyor benim için.
Engin KÜKRER: “(…)
Anladım iyilikle kötülük bir elmanın yarısıdır
Zamansız bir ısırıksa
Elmanın kapanmayan yarasıdır
Tanrı’m, sen elmayı bağışla!
Bağışla Tanrı’m
Devrik bir cümlede
Sonsuz bir imadan öte olmayan insanı
Düşür cennet bahçelerinden
(…)”
kitabınıza ismini de veren S’övgü Tanığı şiirinizden bir bölümü okurlarla paylaşmak istedim. Sezar’ın meşhur “Vedi, vidi, vici..” (Geldim, gördüm, yendim) epigrafından esinlendiğiniz bu şiiri, kitabınıza isim olarak seçmenizde özel bir neden var mı? Kitaba bu adı koymaya nasıl karar verdiniz?
Gülşah DEMİRCİ: Aslında önce kitaba adını verdim, daha sonra bu başlıkla bahsettiğiniz şiiri yazdım. ‘S’övgü Tanığı’ bütüncül olarak hem bireysel hem toplumsal, eleştirel yaklaşımı yüksek ama aynı zamanda övülecek şeyleri görmemiz gerektiğini vurgulayan bir kitap oldu. Sövgüde övgü de gizli yani, görebilene… Tabii burada küfürlü bir sövgüden bahsetmiyoruz, şiirli bir sövgü bu. Tanıklık ise içinde yaşadığımız çağa tanıklık olarak ele alınabilir. Tanık olmak, fark edişi de beraberinde getirir. Gözlemleyen konumudur. Bir düşünceye tanık olunduğu anda o artık bizi yönetemez. Dolayısıyla duygu ve zihin sistemimizi yeniden hizalayan bir bilinç hâli olarak da ifade edebiliriz tanıklığı. Bu yüzden bir söz oyunu ile bu iki sözcüğü birleştirmek istedim. Kitabın adıyla aynı adı taşıyan şiirim de 3 bölümden oluşan bir şiir. Bizi tarihin tozlu sayfalarında bir zaman yolculuğuna çıkarıyor aslında. Âdem’e ve Kabil’e kadar uzanan bir yolculuk bu. Üç bölümün başında Sezar’ın Roma Senatosu’na yazılmış bir mektubunda geçen ünlü sözünün her bir kelimesini görüyoruz. “Vedi, vidi, vici’’ sözü, Sezar’ın Zela Savaşında kazandığı zaferin büyüklüğünü vurgular ama aynı zamanda aristokratlardan oluşmuş Roma senatosunu da küçümseyişinin bir göstergesidir. Buradan hareketle diyebiliriz ki yaşamı kazanmak ve insanlığın hakkını verebilmek de bir zaferdir. Bu zafere giden yolda inanç en çok kurban edilendir. İnsan yürüdüğü yolda kendine yaklaştığını sanır, geldiğini, gördüğünü, yendiğini sanır. Uzaklaştığı aslında yine kendisidir. Ayrıca Sezar’ın hakkı Sezar’a vurgusu bu şiirin temel yapısında çınlıyor. Özellikle inanç sömürüsüne göndermeler yapan, savaşların, zulmün içinde insanın var olma çabasını ortaya koyan bir şiir. Aslında öfkeyle karışık bir hüzün bu çağın tanıklığı. İnsan olmanın sancısı da diyebiliriz bence. Kör inanca sövgü olarak okunabildiği gibi saf inanca da bir güzelleme belki.

