Seçim yapmak (veya yapmamak)
Koleksiyonculuğun nasıl sürdürüldüğüne bakılmaksızın, her koleksiyoncu nihayetinde hangi sanatçıları takip edip destekleyeceği ve hangi sanat eserlerini satın alacağı konusunda karar vermekle karşı karşıya kalır. Seçim yapmak, koleksiyonculuğun ortak bir paydasıdır ve kesinlikle en heyecanlı noktalarından biridir.
Taviloğlu da ilk seçimlerini yaparken gençliğinin ve saf merakının bilincinde olarak dönemin önde gelen ustalarıyla, galericileriyle, kurum yöneticileriyle bir araya gelmiş, elbette ki onlara kulak vermiş ve ilk alımlarını uzunca bir müddet klasik resim eserleri ile başlayarak gerçekleştirmiş. Burada şunu da belirtmekten çekinmemek lazım; Taviloğlu her zaman ‘kulak vermiş’ ama seçimlerini bizzat kendi yapmış. Bu doğrultuda belli ki yanlış yapmaktan da korkmamış veya bir başka deyişle, yanlış yapmayı sanat piyasasının dönemine göre dayattığı doğrular üzerinden tanımlamamış; kalıplara fazla takılmadan, kendi cesur adımları ile alımlarını gerçekleştirmiş. Bu yüzden de serginin bazı mekanlarında gezerken bir müddet birbirine oldukça benzeyen üslupta eserler görüyor, ardından gelen eser seçimleriyle değişimi, gelişimi, farklılaşan akışı algılıyorsunuz. Taviloğlu, zaman içinde bu işin içinde yoğrula yoğrula bilinçlenmek ve öğrenmek kadar, sürprizlere ve beklenmedik şeylerin gerçekleştiği anlara da kendini teslim etmeyi bilmiş ve bunları eser seçimleri ile adeta bizlere hissettirmeyi hedeflemiş. Daha ötesinde, seçimlerinin her birinin arkasında sağlamca durarak, eserlerinin bir tanesini bile -hiçbir dönemde- satışa çıkarmamış, müzayedelere de koymamış. Büyük tartışmalar sonucunda, 52 yıllık birikimin tamamını, (-evet tamamını!- )hiçbir eseri elemeden ve geride bırakmadan sanat izleyicisi ile paylaşmak istemiş; seçmeden tümünü sergilemek konusunda çok kararlı bir tutum sergilemiş. Bunun da koleksiyonerliğe özgü nice ortak güdüden biri olduğunu ve dünya çapında birçok koleksiyoner tarafından benzer duygularla tasvir edildiğini söylemek lazım. Fransız koleksiyonerlerden François Pinault’nun da samimiyetle itiraf ettiği gibi; ‘Sanatla ilk tanıştığım zamanki sahip olma arzusu, zamanla derin bir paylaşma ihtiyacına dönüştü.’
Sergiyi gezerken, zaman zaman neden bu kadar çok eser ve mekan sorusu zihinlerde dönüyor olsa bile, bu bilgiler ışığında yeniden düşündüğünüzde, koleksiyonun genişliğini bir kenara bırakıyor ve bir hayatla eşgüdümlü evrilmiş olan bu derin görsel serüvenden nasıl tecrübeler çıkarabileceğinizi düşünmeye başlıyorsunuz.
Bireyselliğe, cesarete ve rekabetçiliğe dair kısa notlar
Koleksiyoner sergilerini gezerken bilinçli bir sanat izleyicisinin gözü bir yandan şunları da arıyor; koleksiyoner kendi öz imajını, bireyselliğini, kişisel zevk ve duyarlılıklarını, cesaret ve ileri görüşlülüğünü seçimlerinde bize yansıtabiliyor mu?
Birçok koleksiyoner değer verdikleri özelliklerin kümesini adeta onaylatmaya ve başkalarına da yansıtmaya çalışır. Taviloğlu Koleksiyonu’nda özellikle tarafımızdan bir onay aranmıyor olabilir ama koleksiyonu izlerken Taviloğlu’nun kişisel zevk ve duyarlılıklarının net bir şekilde izlerini sürmeniz mümkün. Örneğin bariz bir deniz aşığı olan Taviloğlu’nun özellikle soyut ve figüratif birçok eser seçiminde mavi rengin, dalgaların ve balıkların varlığını dikkatli gözlerin kaçırmadığına inanıyoruz. Taviloğlu’nun, genç sanatçıları çok tutarlı bir şekilde takip ederek eserlerini keşfetmeye ve kimselerin kolay kolay almaya cesaret edemeyeceği uç olarak nitelendirilebilecek yapıdaki eserlerini toplamaya ne kadar düşkün olduğunu, ayrıca birçok sanatçıdan kariyerlerinin imzası, alamet-i farikası sayılmayacak, sürpriz sayılabilecek eserlerini alıp cesaretle koleksiyonuna kattığını da küçük dipnotlar halinde meraklılara iletelim.