Hücreler
Öykü

Hücreler

Yunus Çinçin

“Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar.
Ingeborg Bachmann

Hücremde yıllarca cezacımla yaşadım. Yaşadıklarım, umudumla birlikte güzele ve iyiye olan inancımı da alıp götürdü. Kötümserlik bataklığında debelenip durdum başka bir olasılık düşünemeden. Duyduklarımı garipseyerek, iyiye ve güzele dair sis perdesinin ardındaki güzelliklere inanmakta güçlük çektim.
Sorgucu olunca hücremden kurtulabileceğimi düşünüp bunun için bıkmadan usanmadan uğraştım. Sorgucu olana kadar yüzlerinde mutluluk kırıntısı, merhamet ifadesi, gözlerinde vicdana dair ışıltı, geleceğe dair umut olan kişilerin sahip oldukları bütün güzellikleri yok etmek için var gücüyle çabalayanlar gibi davrandım. Yıllar sonra, ayrıldığım yere sorgucu olarak gelirken de amacım aynıydı. Bütün güzellikleri, umutları yok etmek.

Hücre 1

“Cezacım öfkeli biriydi. Onun için her şey dayak sebebiydi. Bağırıp beni tokatlamadığı gün yoktu. Sessizce yüzüne bakmamdan deliye dönerdi. Deliye dönünce ocakta kızdırdığı şişi, kollarıma değdirmeye başlar, yanık kokusu, hücreye yayılırdı. Cezacım, küfürler ederek kızgın şişi kollarıma değdirmeye devam ederdi. Her kızdığında ya hortumla döver beni ya da kızgın şişle vücudumu dağlar,” dedi çocuk göz yaşları içinde.
“Anlatacağın başka bir şey yoksa dışarı çık ve kapıda bekle,” dedim.

 

“Çocuk, göz yaşlarıyla ıslanan yüzünü sildi ve dışarı çıktı.

Geçmiş yaşantıları, korkularının acımasızlaştırdığı cezacılar programlanmış robotlar gibi yaşıyorlardı. Hayat alışkanlık halinde sürdükçe, çelişkiler su yüzüne çıkmadıkça, her şey olağan akışında sürüp gidiyordu. Kâbus, cezalılarla cezacıların hücrelerinde baş başa kalmalarıyla başlıyordu. Cezacılar, yaptıklarının cezasız kalacağını, yapılanların görülmediği, fark edilmediği sürece kimsenin umurunda olmayacağını bilmenin rahatlığıyla cezalılara hoyratça eziyet ediyorlardı.

Hücre 9

Görevli, listeden sıradaki ismi okuyunca, kısa saçlı, yüzü kirden kararmış, çelimsiz, yalınayak bir başka çocuk içeri girdi. Etrafına kaygıyla bakarak beklemeye başladı.

“Anlat!” dedim.

” Arkadaşlarım beni oyun için aralarına almazlar. Onlar oynarken kenardan oyunlarını izlerim,” diyerek ağlamaklı bir sesle anlatmaya başladı çocuk. Geçen hafta, cezacımın askıdaki pantolonundan biraz para çaldım. Çaldığım parayla satıcıdan bir şeyler alıp beni de aralarına almaları için arkadaşlarıma dağıttım. Pantolonunun cebindeki paranın eksildiğini fark eden cezacım beni sorguya çekip parayı alıp almadığımı anlamaya çalıştı. Doğruyu söylersem beni cezalandırmayacağını söyledi. Cezacıma inanıp parayı aldığımı itiraf edince cezacım, ayaklarımı bileklerimden iple bağlayıp yukarı kaldırdı. “Para nerede?” deyip pantolonundan çıkardığı kemerle tabanlarıma vurdu. ‘Para nerede?’ diye yeniden sordu cezacım. Sessizce bekledim. Kemerle   tabanlarıma sertçe vurarak. “Para nerede?” diye sordu yeniden. “Parayı arkadaşlarımla harcadık,” dedim. Cezacım, kemeri daha sert vurmaya başladı tabanlarıma. Doğruyu söylediğimde cezamın biteceğini düşünmüştüm. Acıdan tabanlarımı hissetmiyordum. Yediğim dayağı unutmamam için, cezacım, parçalanan kemerin bir parçasını odadaki askıya astı. O günden beri, hücrede, geceleri, birinin gelip bana zarar vereceği korkusuyla, battaniyemin altında uyumaya çalışıyorum,” diyerek sustu.

Çocuğun yüzüne bakıp “Başka bir şey anlatacak mısın?” diye sordum.  “Kurtarın beni buradan,” dedi çocuk, görevli, çocuğu kolundan tutup çekiştirerek dışarı çıkarırken.

Cezalılar, hücrelerinden çıkıp dışarıda zaman geçirmenin, acılarını kısa süre de olsa unutabilmenin hayalini kuruyorlardı. Hücrelerinden çıkabildiklerinde yaşadıklarını, özgür olduklarını zannedenler, hücrelerine dönünce bunun büyük bir yanılgı olduğunu fark ediyorlardı. Acı keyfi ve sürekliydi. Her şey cezacıların insafına kalmıştı.

Hücre 8

Hücre sekiz dosyası, orta yaşlı bir kadına aitti. Kadının dosyasında, kocasından gördüğü şiddetten şikayetçi olduğu yazılıydı.
Görevli tarafından ismi okununca içeri giren yüzü gözü şiş, başı sargılı kadına, “Anlat!” dedim

” Hücrede birlikte yaşıyorduk. Sonra o kadın girdi hayatına. İşten geldiğinde, çalışarak kazandığım paraları istiyordu. Bana ve oğluma zarar vermemesi için paramın bir kısmını veriyordum cezacıma. O gece, istediği parayı vermeyeceğimi söyledim. Beni öldürmekle tehdit edip tekme, yumruk atmaya başladı. Yediğim yumruklarla dişlerim kırıldı. Gözlerim karardı. Duvarlara, hücremizdeki eşyalara tutunarak kaçmaya çalıştım cezacımdan. Kaçarken beni yumruklamaya, tekmelemeye devam etti. Oğlum, engel olmaya çalışınca onu da tekme tokat dövmeye başladı. Odadaki sandalyelerden birini kapıp kafama vurdu. Bana sarılıp ağlayan oğlumu tuttuğum gibi dışarı çıkıp hücremizden uzaklaşmaya, canımızı kurtarmaya çalıştım. Dışarı çıktığımızda insanların hücremizin önünde durduklarını fark ettim. Sessizce olanları izliyorlardı. Yüzümü hissetmiyorum. Başımda şiddetli bir ağrı var hâlâ.” deyip sustu kadın.

Kadının başına gelenler, hücrelerdeki sıradan olaylardandı. Bu tip şikayetleri olanlar, hiçbir şey olmamış gibi kendilerini bu hale getirenlerle anlaşmaları için hücrelerine geri gönderiliyorlardı. Kadın, sözlerini bitirince   görevlinin kadını dışarı çıkarmasını istedim.

 

Hücrelerde yaşayanlar, gerekmedikçe birbirlerine temas etmekten kaçınırlardı. Aslında onları bu eylemlerinden alıkoyacak bir engel ya da bir yasak yoktu ama birbirine sarılma ve insanca temas cezacıların kaçındıkları davranışların en başında geliyordu. Sarılmak ayıptı. Sevmek ve merhamet etmek garip.

Hücre 4

Son dosya Hücre 4’te kalan bir çocuğa aitti. “Sıradaki gelsin!” dedim görevliye. Kısa saçlı, zayıf ve bitkin çocuk, ürkekçe içeri girip karşımda durdu. “Anlat!” dedim. Çocuk, olduğu yerde ileri geri sallanarak anlatmaya başladı.

” Cezacım, canı her istediğinde bana tecavüz ediyor.  Bunu diğer hücrelerdeki cezalılar da cezacılar da biliyorlar. Hücrelerdekilerin sorun yokmuş gibi davranmaları ve durumumu görmemeleri, sessizlikleri canımı daha da acıtıyor. Cezacımın, bana her tecavüz edişinde kendimden biraz daha uzaklaşıyorum. Cezacım, tecavüz ederken attığım çığlıkları kimse duymuyor. Sessizlik…Çığlıklarımı yutan sessizlik. Her pisliği örten sessizlik. Bu sessizlik ve karanlıktan kurtarın beni,” dedi ve sustu.

“Anlatacakların bu kadar mı?” dedim. “Evet.” dedi.
Görevlinin çocuğu dışarı çıkarmasını istedim.
Cezacıların kimisi kadın kimisi erkekti. Geçmiş yaşantılarıyla, korkularıyla çıldırmış, psikopatlaşmış, acımasız yaratıklara dönüşmüşlerdi. Kurulmuş bir saat, programlanmış bir robot gibi aynı davranışları tekrar ederek yaşıyorlardı. Yüzlerinde kimi zaman görülen tebessüm, hüzün gibi duygu belirtileri hemen silinip yerini asık, öfkeli bir yüz ifadesine bırakıyordu.

Hücrelerde hayat devam ederken, karşılaştıkları kimseleri güler yüzle selamlayıp saygılı, hoşgörülü davrananlar, her gün aynı aldatmacanın ve yokluğun içinde, kışın bir türlü ısınmayan, yazın bir türlü serinlemeyen yalnızlıkla çevrelenmiş hücrelerinde hayatlarını sürdürüyorlardı. Birileri hücrelerine geldiğinde, bu pek nadir olurdu, onları nazikçe ağırlayıp birlikte yaşadıklarına göstermedikleri özeni, güler yüzü, inceliği onlara gösteriyorlar; ellerinde ne var ne yok ikram edip olduklarından fazla iyi görünmeye çalışıyorlardı. Yaptıkları kötü şeyler kimi zaman rahatsız ediyordu cezacıları. Derinlerde bir yerde bir sızı hissetseler de çabucak eski acımasız hallerine bürünüyorlardı. Zamanla, geçmişte kendilerine acımasızca eziyet eden cezacılarına dönüştüklerini fark edemeden olağan hayatlarını sürdürüyorlardı.