İz
Öykü

İz

Özlem Y. Uçak

Bu gece de yakın dostlarıyla Erkan. Ağzının kuytularında gezinen şarabı, ciğerlerine doldurduğu esrarlı sigarası ve sonsuzmuşçasına akıp giden bu karanlık yol. Karanlığı sever Erkan. Hiçbir zaman sevmedi aydınlığı. Hele ki arabasında ve ıssızlığın ortasındaysa, serkeş bir çekiciliği var karanlığın. Bilincindeki dehlizlerden geçer, yolun iki tarafına konmuş anılarını ardı ardına hızla arkasına atar.

 

Dolu doludur aslında o anılar ama bu yol onu dünyadan, en çok da hatıralarından ayırıp o karanlık gezegenine götürür. Çocukluğundan beri vardır bu gezegen. Yedi yaşında bulduğunda onu, işte o gün, gizil dünyasının kapılarını açmıştı.

 

Şimdi bu yolda, arabasının içinde, akan nehrin köpüklerinde yüzen bir yaprağın üstünde adeta. Şehrin ışıklarından uzaklaşırken içinde büyüyen suskun çocuk burada çıkıyor ortaya. Hem korkularıyla yüzleşiyor hem de tarif edemediği enteresan bir rahatlama bir gevşeklik hissediyor.

 

Ortadaki asfalt çizgisi ufukta kayboluyor. Kendisi de kaybolup gitse şuracıkta. Öyle yorgun ki, ölmek kolay geliyor bu asfaltın üzerinde. Yol çizgileri canlanıp onu çağırana dek. Anlamsız konuşmalar kulağında çınlıyor. Daha çok gaza bas! O sırada telefonun ışığı dolduruyor arabanın içini. Ekranda çıkan isme bakıyor. Onu bugün de aramadı Ali. Günlerdir telefonlarına çıkmıyor. “Son konuşmamızda buz gibiydi lafların. Haklısın. Alkolik, hiçbir şeyi umursamayan, bencil, korkak birini kim umursar… Vücudunun sıcaklığını bilip sesini duyamama! Ah Ali! Bana çok acı veriyor…”

 

Onu sevdiğini dürüstçe söyleyebilen tek kişi: Ali. Onu çok kırdı. Bunu biliyor. Ama yapamıyor işte. Hayatından çıkmış olabilir. Buna katlanamaz. Yeni bulmuşken, kendini, onunla keşfetmişken benliğini, sonsuza dek kaybetmek üzere. Korkaklığı yüzünden büyük aşkını kaybediyor.

 

Birden avazı çıktığı kadar bağırıyor. “Ben korkağın biriyim işte buyum. Bir keresinde bana, ‘kimse gerçeği unutmaz. Yalan söylemek zamanla kolaylaşır; özellikle kendine,’ demiştin. Haklısın, kendime o kadar çok yalan söylüyorum ki doğrular artık benden çok uzak.

 

Telefon çalmaya devam ediyor. Biraz kendine gelip açıyor.

 

“Sen yatmadın mı daha? Uyudu mu? Kızımı öpemedim bu akşam. Gelirim bir saate… Hayır, iyiyim… İyiyim dedim uzatma, araba kullanıyorum hadi kapat.”

 

Telefonun ışığı sönüyor. Sigara içmekten ağzı marsık gibiyken yakıyor bir tane daha. Uzun bir nefes alıyor. Camda kıvılcımı görüyor. Güzel, çok güzel bu sakınımsız siyah boşluk. Gökyüzünde uçuşan bir toz zerresi gibi hafif, özgür ve gevşek şimdi.  Güçlü bir nefes daha. Ateş parmaklarını kavrıyor ve kor ateş bacağına düşüyor. Yanıyor.

 

Hay sikiyim ya, pantolonum delindi.” Bacağındaki tüylerin yanık kokusu arabayı sarıyor. Canı acımıyor. Yüreğine çok daha önce oturtulmuş ağır bir şeyin varlığı bu. Çok tanıdık ama yepyeniymişçesine taze bir sıkıntı kaplıyor içini. Dudaklarını büzüyor, tıpkı çocukluğundaki gibi. Sonra aklına geliyor. Bir şeyler…

 

Koltukta duran su şişesinin kapağını açıyor, bacağına suyu boca ediyor. Bir çocukluğu geliyor aklına, bir Ali. Sonra kızını düşünüyor. Ardından tekrar suskunlaşıyor.

 

Ali sen yanımda olursan, her şey daha güzel. Ne olur bırakma beni ve anla…

 

Bir adam suratı arka koltukta beliriyor o anda. Şeytanın suratı sanki. Baştan ayağı ürperiyor. “Bu kadar içmemeliydim”  Adam ona bakıyor. İğrenti ve çekingenlik duyuyor. Midesi bulanıyor. Kusma güdüsüyle böğürürken, okkalı tükürüğü havaya saçılıyor. Yüzüne geliyor.

 

Yedi yaşındaydı. “Yapma, ne olur” Ağzı kalın bir fermuarla kapatılmış gibi sımsıkıydı. Açamıyordu. Sesi çıkmamıştı. “Bak sana ne getirdim. ”

Bacağının arasını gösteriyordu adam.

“Almak mı istiyorsun. Beni okşarsan bacağım açılır. Bak burada, en sevdiğin çikolata. Hadi okşa” Sesi kulağındaydı, fakat görüntüsü kayboldu. Neler oluyor, kimsin sen?

Pencereyi açıyor. Derin nefes alıyor.

Ölmek mi istiyorum? Hayatımda hiçbiri şeyi beceremedim, ölmeyi bile beceremem ki ben. Ayasıyla sertçe direksiyona vuruyor bir yandan. Ne iyi bir baba, ne eş, ne evlat oldum. Bir boka yaramayan ibnenin biriyim. Sevdiklerime zarar veren, dürüst olamayan bir korkak. Gel al beni kurtulalım bundan…

Defalarca düşünüp cesaret edemediği ölmeyi şimdi yapacak gücü hissediyor her nedense.

Bir kaç saniyede hemen olup biter. Bu dünyadan çekip gitmek yapacağım tek güzel şey olur. Etrafımdaki kimseyi artık üzmem. Aysız ve puslu gece de tam vakti…

Arabanın arkasındaki surat yılışık ve sinsi bakıyor. “Kimsin sen? Şeytansan alsana beni, ne duruyorsun…”

Asfalt çizgisini hızla altına alıyor. Başı dönüyor hızla. Yoldaki karanlığı delip geçtikçe daha şevkle gaza basıyor.  O sırada bir oğlan çocuğu sağ koltukta beliriyor. O şeytansı suratın yanında.  “Dur napıyorsun? Yavaşla!” diye sesleniyor çocuk.

Gözlerini açık tutamıyor, bir açık bir kapalıyken, bir o çocuk bir o surat görünüyor. Dikiz aynasından gözüne ışık vuruyor. Işık hızla yaklaşmaya, cüretkârlıkla onu içine almaya çalışıyor.

Gel bakalım, bekliyorum seni!

 

Bu şeytanın ta kendisi. Buna emin. Kendini tamamen ona bırakıyor. Kapatıyor gözlerini. Adam bacağını okşuyor. Arabanın içi ay kadar aydınlık, adamın eli ve yüzü bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Sert, büyük ve kalın parmakları, yanık bacağını hissediyor. İşte o anda kalbi yerinden fırlıyor. Her şey bitsin. Titriyor. Yapma yapma!

‘O bendim’ dedi yanında oturan çocuk.

‘Artık büyüdün, korkma. Yavaşla yavaşla…’

 

Arkadan gelen büyük bir tır. Onu kör eden ışığıyla ve homurtulu kornasıyla yanından hızla geçiyor. Araba yalpalıyor, sürükleniyor. Direksiyondan çekiyor ellerini. Havada uçuyor. Adamdan kaçmak için karanlığın içine sığınıyor. Zaman duruyor. Yol bitiyor. Dingin bir rehavete giriyor. Şimdi tüm bedeni hafif, ruhu ve bir de sadece tık tık atan kalbi var.

 

“Artık bırak. Bize bir şey yapamaz…” duyuyor çocuğu ve görüyor yüzünü. Gözlerinden yaş akmaya başlıyor.

 

Benim hiçbir suçum yoktu. Söyleyemedim, yapma diyemedim. Keşke teyzem alsaydı beni okuldan. Neden hep kocası geldi ki? Neden fark etmedi kimse? Ben neden sustum. Bana dokunma diyemedim.

 

Öldü enişte. Dün. Bir daha hiç görmedi onu. Fakat tüm benliğine derinden işleyen, onu okşayan o elin izi hâlâ duruyor bacaklarında. Meğer yıllarca bacağında gezdirmişti o eli. Beyninin derinlerine gömdüğü duyguları, tepetaklak olmuş arabanın içinde havada uçuşuyor. Çocuksu korkusunu ve suskunluklarını dün gibi anımsıyor. Onu hiç bırakmadığının ayrımına varıyor. Şimdi burada serbest kalıyor yavaşça ve sakince.

Ali…Alim. Özür dilerim senden, çok özür dilerim.

 

 Konferans için Viyana’ya gittikleri gündeydi şimdi. Yürüdükleri eski sokaklardaki mutluluğu yüreğinde. Birbirlerine sarılarak uyudukları gecede. Hayatının en güzel gecesinde. Masumiyetinde ve katıksız aşkında. Sakalsız yüzü, yumuşak gülüşü gözlerinin önünde.

 

Ölmek istemiyor, hayır. Ne aşkını ne de hayatını, kızını yalnız bırakmayacak, asla. Şimdi farkına varıyor; sigara külü ile yanan bacağının acısı, derinindeki karanlığa girmesine sebep oluyor. Acıyı ve yarayı duyumsadıkça, içinde muhteşem bir aydınlanma oluyor.

 

Çocuk ona bakıyor, şimdi gülümsüyor. Her şey yeniden başlıyor gibi, hiçbir şey olmamış ve yepyeni bir hayata uyanmış gibi;

“Aferin sana, aferin. Daha iyi olacağız.” Deyip çocuk birden kayboluyor. Aynı anda o surat da kayboluyor. O, eniştenin suratı.

 

Kıpırdayamıyor. O haliyle vücudunda bir tek bacağını hissedebiliyor. Kanıyor bacağı. Ruhuna yapışıp kalmış o elin irininin aktığını hissediyor.  Şimdi hiç olmadığı kadar berrak dimağı ve yıllardan sonra, çocukluğundan beri ilk kez, huzurlu. Ateşin bacağına düştüğü yer şimdi acıyor. Böyle başlamıştı her şey.

 

Tepetaklak olmuş arabaya yaklaşan insan şeklinde karaltılar var. Onlar insan olmayabilirler. Her şey renksiz bir film karesi gibi yavaş ve gölgeli. Gelenler her ne ise, şu anki korkularından, karamsarlıklarından kurtarmaya onu serbest bırakmaya geliyorlar. Boğuk ve yankılı bağırmalar, “Nefes al, nefes al…”

 

Hepsi kaybolurken o huzurlu karanlığa bürünüyor.