Yonca beni terk etti.
Çamaşır suları, paspas bezleri. Geri döndü temizlik hastalığım. O gittikten sadece bir gün sonra. Güneşli havalar da hiç yardımcı olmuyor doğrusu. Azıcık dinleneyim diyorum. Görmezden geleyim. Başka şeyler düşüneyim. Yok, mümkün değil. Üzerine vuran gün ışığı, daha dün sildiğim sehpanın tozunu sobeliyor, gözümün bebeğine sokuyor. Sonrasını hatırlamıyorum. Kimyasal bir reaksiyon başlıyor. Bir bakıyorum, balkonda camlara tırmanmışım.
“Fıs fıs fıs. Camı sil. Oh mis.”
Her gece yatağa girdiğim an uykuya dalıyorum. Sürekli ev temizlemekten perişanım çünkü.
İki yıldır bir kez bile gecikmedi Yonca. Oflamadan işini yaptı. Bırak dedikoduyu, ağzından bir ayıp söz duymadım. Evin düzeni saat gibi tıkır tıkır işliyordu. Her eksik ben anlamadan hemen tamamlanır, buzdolabında bitenin yerine yenisi yerleşirdi.
Fesat bölüm başkanının biz sefil asistanlara yaptığı eziyetleri de, hastane dedikodularımı da, bir ters bir yüz aşk hayatımı da defalarca dinledi garibim. Hep benden yana, sonsuz moral desteğiyle. Bıkmadan.
“Apla sen bi tenesin. Üzme gendini gurban oleyım.”
Gözyaşım yanağımdan süzülmeye fırsat bulmadan mendiliyle yetişirdi.
“Hadi sil yaşını aplam. Dur ben sene bi gayfe yapem de fal bakıverem.”
Temiz kalbi şifa oldu hayatıma. Teni gibi bembeyaz sabunların kokusu sindi dört yanına odaların. Yastıklar her daim kabarık, parkeler bal dök yala. Sırtımı sıvazlayan görünmez el. Kan bağsız kız kardeş. Sırdaşım. Ah be Yonca. Bıraktın beni.
Bina yöneticisi ayak üstü laflarken bahsetmese, kahve köşelerinde pişpirikten kalkmayan kocasından bihaberdim. Yonca’dan sekiz yaş büyükmüş pis herif. Babasının kumar arkadaşıymış. Borcuna karşılık muhterem peder beyi, bizim kızı daha on altı yaşındayken bu yere batasıcaya vermiş. Benim güzel yardımcım da eğmiş başını, varmış buna. N’apsın? Bir kez ağzını yoklayayım dedim. Acaba dövüyor mu, hor görüyor mu?
“Yok aplacım. Bak, beş senedir evliyiz. Elini galdırmadı bi yol. İyidir Şinasi. Aklı kıt az biraz. Okuyamamış. Gayfede ekmek parası kolluyor bütün gün. Hamallıktı, bahçe işiydi. Oraya gelip sorarlar diye bekler. Ofis gibi bir yer anleyceyin onların gayfehanesi. Beklerken canı sıkılırsa da masalara dördüncü oluveriyormuş arada. Ne yapecek bütün gün? Yoksa gumarbaz deel benim gocam.”
O ne dese ikna olmadım. Hiç görmediğim bu koca müsveddesine bilendim durdum. Daha yirmilerinin başındaydı Yonca’m. Yaşıyla bağdaşmayacak kadar olgundu. Her lafının başı şükür. İçinin iyiliği dışına vurmuş. Porselen bebek gibi yüzü. Kıvrık kirpiklerinin altında iki kara zeytin. Dolgun yanaklarının üstünde tarçın tozu çiller. Dudaklarının kenarları yer çekimine karşı. Uçları yukarı bakar. Boynu uzun. İncecik. Köylü güzeli. Genç bacakları acele eden ayaklarına yetişemiyor bazen. Takılır bir halı kenarına ya da toslayıverir kapı kollarına.
“Kızım yavaş biraz! Kaza gelecek başına. Ödümü koparıyorsun!”
“N’apayım aplam? Benim huyum da böyle. Tez canlıyım. Acımadı. Sen meraklanma.”
Şimdiden özledim. Özellikle hafta sonlarımızı. Festival tadında hazırladığı kahvaltı masasını. Silivri yakınlarındaki köyünden getirdiği sivri biberleri, cevizli salçayı, anasının yapıp yolladığı ekşi maya ekmeği. En çok da demli çay eşliğindeki sohbetlerimizi.
“Sal beni gurban olduğum. Şinasi kızacak yine nerdesin diye. Geç oldu. Gidem gayrı.”
Gidiş o gidiş. Hastalıktı, virüstü bahane. Kalakaldım Yonca’sız, iyi mi?
Biraz soluklanayım. Daha pandeminin başındayız. Bu kadar yorarsam kendimi, birkaç aya kalmaz kamburum çıkar. Koltuğumun konumunu çok seviyorum. Oturduğum yerden hem sitenin bahçesini görüyorum, hem de çocuk parkını. Bu yıl tomurcuklar erken patladı. Bizi evlerimize tıkıştıran salgın, onların sürgünlerini özgürleştirdi sanırım. İnsanlar ortalıkta olmayınca doğa kendine geldi. Dışarıda coşku, içeride endişe.
“Bakalım ne zaman bitecek?”
Çocuk oynamayan boş bir parkı izledikçe içime fenalık geliyor. Ortalığa bakınırken abonesi olduğum modern sanat dergilerinden birine gözüm ilişiyor. Okumayı unuttuğum eski bir sayısı. Derginin sayfalarını hızlı hızlı çeviriyorum. Yaşını bir hayli almış bir kadın fotoğrafıyla karşılaşıyorum. Hemen okumaya koyuluyorum ilgili yazının başlığını:
“Doksan sekizinci doğum gününü kutlayan Françoise Gilot, anlattıklarıyla sırlar odasının kapısını araladı.”
Yorgun yüzüm aydınlanıyor. Ev temizliği bekleyebilir. Sanat dünyasının sırlarına bakayım azıcık. Eğreti oturduğum koltukta gevşeyip arkama doğru yaslanıyorum. Fotoğrafı incelemeye başlıyorum önce.
“Kim bu Gilot?”
Canlandırmak istiyorum zihnimde. Görünümüne uygun bir ses tonu eklemeliyim. Konuşurken ellerini nasıl hareket ettiriyor acaba? Ben ellerimin havada yavaşça çizdiği daireleri severim. Yonca da bilirdi bunu, güldürmek için abartarak yapardı taklidimi.
“Of ya. Yonca, geri gel!”
Dergiye gömüyorum iyice başımı. Kısa kesimli koyu renk saçlarını soldan ayırmış, küçük bir tokayla tutturmuş. Elmacık kemikleri belirgin. İnce yüzü kırış buruş. Kemerli burnuyla birbirinden ayrılıyor gözleri. Karanlık çukurlarından fışkıran afacan bakışlar. Kırmızı bir rujla renklendirmiş dudaklarını. Kendinden emin bir gülümseme. Dudak boyasıyla aynı renkte merserize bir kazak var üzerinde. Çenesinin altındaki buruşuk deri yerçekimine yenik düşmüş.
Haberin ilk sayfasındaki öyküsünü hayalimde seslendiriyorum.
“Şekerim, büyülü zamanlarını gördüm bu şehrin. Ah Paris, pek tılsımlıydı. Aşk kokardı sokakları. Çok genç ve pervasızdım. Henüz yirmi bir yaşımdaydım Pablo ile tanıştığımda. İlk görüşte aşktı. Kırk yaş büyüktü benden, biliyor musun? Sanatımızın zirvesini geçirdik birlikte. Aile olduk. Düşman olduk daha sonra. La femme-fleur’u benim için yaptığını herkes bilir. Ama yakın dostu Matisse’in de beni resmettiğini bilmezler!”
Bunları söylerken elleriyle tam da sevdiğim zarif daireleri çiziyor. Yonca olsaydı da, görseydi. Yine düştü aklıma. Döndük mü en başa! Ben sanırım bu kızı ailem yerine koymuşum. Zaten koca İstanbul’da kimsem yok. Nefes almadan ev hastane, nöbet toplantı, aşk gözyaşı girdaplarında geçti ilk iki senem burada. Şimdi de salgından kapandı herkes, her yer. İyice derinleşti yalnızlığım. Bereket, doktorlara engel yok. Bu zorunluk mahpuslukta dışarıya çıkabilmek de bir şans. Ama ne şans! Geceleri defalarca uyanıp nefes alabiliyor muyum, ateşim çıktı mı diye kendimi yokluyorum. Hastanede hepimiz aynı haldeyiz. En sevdiğim meslektaşlarımla bir kez bile sarılamadık bir aydır. Yemekhanede mesafe, eğitim toplantısında mesafe. Maske, siperlik. El yıka, alkol sür. Elim yüzüm yara içinde. Yine de hem işe yaramak iyi geliyor, hem de evde tek başıma delirmekten iyidir. Yonca gidince iyice öksüz kaldım. Adet düzenim bile bozuldu. Pandemi depresyonu diye bir tanı buldum halime. Neyse, düşünmemeliyim bunları. Kalbim yine gümbür gümbür atmaya başladı.
“Panik ataklarımızı pistten alalım lütfen.”
Derginin sayfasını çeviriyorum. Yazılara komşu yeni bir fotoğrafla karşılaşıyorum. Gilot, ortasında onlarca mumun orman yangını gibi parladığı pastaya bakıyor. Lezzetli yiyeceklerle donatılmış bir masada. Yanında beş kişi var. Sohbet ediyorlar. Fotoğrafçının kadrajına sadece Gilot bakıyor. Bir an için göz kırptığına yemin edebilirim. Ürperiyorum.
“Gördüğümü başka gören oldu mu?”
Sağıma soluma bakıyorum. Evde yalnızım! Ateşimi elimin tersiyle tekrar kontrol ediyorum. “Virüs mü kaptım yoksa?”
Keşke Yonca burada olsaydı. Bana yayla çorbası yapardı. Eli de pek lezzetlidir kızımın.
“Aplacım kızma bene, gurban olurum. Şinasi nicedir izin vermiyor işe çıkmama. Zaten yasaklar da başladı. Söylenip durur. Salgında mikrop gaparmışım senden. Hastanedeymişsin her gün. Virüsleri ona taşırmışım da, geberiverirmiş.”
“Ay gebersin bencil herif.”
Bunu içimden diyorum. Gözlerimden yaşlar boşanıyor. Belki de çok yordum kızı. Çok yüklendim. Bahane bulamayacak kadar zariftir Yonca’m. Kendi dertlerini hiç demedi. Ben kendi hikayemle bıktırdım. Pandemi onun da işine geldi sanırım. Of. Canım sıkıldı yine.
“Yaklaş,” diyor Gilot. “Az sonra söyleyeceklerimi kimseden duyamazsın! Sırlar odasının kapısı aralansın bakalım. Ben doğmadan bir yıl önce ölmüş o kızdan bahsedeceğim sana. Hazır mısın?”
Alkol şelalesinde günahkar ruhların yıkandığı gecelerden biri. Paris! Ressamlardan şairlere, hayranlarından aşıklarına, sanat camiasının uğrak yeri bir restoran. Sarhoşluğun meziyet kabul edildiği masalar. Ünleri Fransa’yı aşmış sanatçıların tatlı atışmaları. Modigliani kuytu bir masada etrafı süzüyor. Öpmekten yorduğu kadınları resmetmeye mola vermiş olmalı. Sevmiyor göz çizmeyi. Ona bakmalarından hoşlanmıyor belli ki. Uzun boyunlar seviyor. Bir de uzun parmaklı zarif eller. Picasso’yu görünce doğruluyor sandalyesinde. Masasına laf atmak üzereyken yanındaki kızla göz göze geliyorlar. Aralarındaki çekimi anlamamak için taş olmak gerek.
“Jeanne. Ne hoş isim. Memnun oldum. Sizin resminizi yapmalıyım ilk fırsatta.”
“Rüyanda görürsün!”
Kahkasını salıyor geceye Picasso.
On sekiz yaşında Jeanne. Picasso’nun genç aşığı. Çocuk mu demeliyim yoksa? Pablo umursamıyor kızı. Modigliani ise uyuyamıyor o geceden beri. Jeanne. Su yeşili gözler. İnce masum dudaklar. Upuzun boynunu tuvaline aktarmalı. Sonunda kızla bir araya gelebiliyor. Jeanne’i modeli olmaya tek şartla ikna edebiliyor. Bundan Pablo’nun haberi olmayacak!
Gilot derin bir nefes alıp bana baktı. Elindeki kadehten aldığı büyük bir yudum beyaz şarap ile boğazını temizledi.
“Şekerim sıkılmadın umarım!”
Heyecanla kafamı iki yana sallıyorum hızlı hızlı. Hayır. Sıkılmadım. Devam ediyor iştahla.
Aylar hızla geçerken Modigliani ile Jeanne sürekli buluşuyorlar. Aşk yüreklerinde büyüyor. Aşkın meyvesi de kızın rahminde. O yılın ressamlar atışmasında büyük sanatçıların eserleri sergilenecek. Pablo da orada. Modigliani’nin gebe kadın tablosundaki modelin Jeanne olduğunu hemen anlıyor. İki ressamın arasındaki fırtına o günden sonra dinmeyecek.
“Pablitom bana bunu ağlayarak anlattığında Jeanne çoktan ölmüş ve biricik aşkı Modigliani’nin mezarına gömülmüştü. Alkol ve uyuşturucudan kurtulamamış Modigliani. Veremi nüks etmiş. Jeanne ve çocuklarına bakamamış. Sokaklarda kaybolmuş. Otuz beşinde ölmüş zavallı deha. Biliyor musun, bir lanettir Jeanne’in Pablo’ya söylediği son sözleri! Artık resim yapamayacağını ve bir gün ölüm döşeğine yattığında Modigliani’yi sayıklayacağını söylemiş kız ona. Pablo hırslı ve acımasızdı. Onu bırakıp gidebilen tek kadın benim. Ardından intihar eden ya da deliren aşıklarını düşününce, büyük cesaret değil mi şekerim? Hayatı boyunca eserlerime ve başarıma engel olma çabası hep bu yüzden. Asla hırsını alamadı benden. Ama yeteneğime ve azmime engel olamadı Pablito!”
Fotoğraftaki hareket durgunlaşıp donuyor. Gilot gözlerini dikmiş bana bakıyor. Dudağında ince bir gülümseme. Sırlar odasının aralık kapısından çıkıp evimin salonuna geri geliyorum.
“Deliriyorum sanırım.”
Şimdiki zamana dönüp temizliğimi bitireyim. Yalnızlık zor. Kendi kendime homurdanmalar ürkütücü. Dergideki fotoğrafla konuştum, daha ne olsun şekerim? Bu pandemi belası aklımı başımdan alacak korkarım. Bir çare bulmalı. Hemen. Çarpıntım başladı yine.
“Alo, Yonca! Nasılsın güzelim? İyiyim ben de. Sağol. Şey diyecektim!”