Kökler, Acılar, Arayışlar
Yazılar

Kökler, Acılar, Arayışlar

Güven Tunç

Kemal Burkay’ın kitapta yer alan şiirinden bir kaç dize ile başlarsak,
“…
Sularında çakıl taşları ve güneş,
Sularında eski hikâyeler
Dersim…”
Eski hikâyelerin, Düzgün Baba’nın, Munzur Baba’nın, Ana Fatma’nın,  sayirlerin, koç başlı mezarların, Gağan’ın, Haftemallerin, vardan var olanların Hardê Dewres’i… Sır sahibi insanların yurdu…
Hardê Dewres’in; yüz yıllık acıyla, umutla, barışla, onurla yazılmış kitabı “Dersim/Tunceli’nin Yüz Yılı (1900-2000)”
614 sayfalık devasa bir albüm kitap. Hem de 24/32 ebatlarında. Normal bir kitabın boyutlarının 13/21 olduğu düşünülürse, kitap; önce adına uygun boyutu ve baskı kalitesiyle dikkati çekiyor.
Kapak zaten çok çarpıcı.
Kitap bin dokuz yüzlerin başından başlıyor, bin dokuz yüz doksan dokuza kadar, bizi alıp, Dersim/Tunceli’nin yüz yıllık zaman dilimi içinde eğitimden kültüre, sosyal, siyasal yapıya ve inanca dair yaşananları içeriden görmemizi ve anlamamızı sağlıyor.
Özgün belge ve fotoğrafların yer aldığı albüm kısmı ile, bölgedeki hayatın temel alanlarını irdeleyen makaleler oluşturuyor kitabı.
Albüm bölümünde yaklaşık altı yüz adet orjinal fotoğraf ve belgenin yanısıra zengin bir yerel basın arşivi dikkat çekiyor.
Elli civarında makale ise;
Tarih,
Kültürel Yaşam,
İnanç,
Eğitim
başlıkları altında sınıflandırılmış.
Gerek albüm bölümünden gerek makalelerden derinlemesine o denli bilgi ediniliyor ki zihnin ve kalbin sindirmesi zaman alıyor. Bu da bu çok hacimli kitabı bir başucu kaynağı haline getiriyor.  Aralıklarla okumak, üzerinde uzun uzun düşünmek ve anlamak için.
Kitaptan; görevi ile ilgili olarak Anadolu’yu dolaşan Albay Mark Sykes’in, “Bu basit ve vurdumduymaz ama akıllı komşularından daha fazlasına sahip olan insanların tarihi nedir?” sorusunun peşine düşmesindeki merak, Arap kabile ve aşiret çocukları için İstanbul, Beşiktaş Akaretler’de ortaokul ve liseyi birleştirerek açılan “Aşiret Mektepleri,”ve bu mektepte Dersimli öğrencilerin eğitim alması, okuyup yaver yüzbaşı olarak yeniden bölgeye gönderilmesi, bölge halkının beceriksiz memurlar ile karaborsacı esnaf ve tüccarlar arasında ezildiği ve eğitim yatırımının yapılmadığını içeren bir şikayet mektubu, bölgedeki ilk misyonerlerin Harput’ta 1890’larda görüldüğü üzerine bilgiler ediniyoruz.
Bu bilgileri olduğunca nesnel ve önyargısız öğreniyoruz.
Bir makalede vurgulandığı gibi, saf gerçekliğin yanısıra kendi tarihini yazma ve sağaltmayı, kolektif kimliği sevgi ile şefkat ile güçlendirmeyi sağlamaya yönelik de bir kitap bu.
Bilinmedik, gün yüzüne çıkmamış ne çok yaşanmışlığın fotoğrafı, belgesi, bilgisi var bu kitapta… Her sayfa insanı şaşırtıyor.
Bir tanesi de işçi göçü.
Mahmut Nayır’ın yazısından anladığımız üzere, Harput ve Dersim’den 1890’larda tek tük başlayıp 1905 ile 1912 yıllarında büyük kafilelerle sürüp, 1928 tamamen biten Amerika’ya bir göç dalgası var.
Osmanlı İmparatorluğu ile Amerikan Hükümeti’nin anlaşmaları sonucu izin verilen misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde misyonerlerin tanıtımı sonucu oluyor bu işçi göçleri.
Önce yaya ve katır sırtlarında Trabzon limanına, oradan yük gemisiyle İstanbul’a, İstanbul’da bir kaç gün bekleyip Marsilya’ya, Marsilya limanından New York kıyılarına; Ellis Ada’sına…
Ellis Adası’nı hep Amerikan filmlerinden biliriz. Üçüncü mevki biletleriyle tüm yolculardan sonraya gemiden inmelerine izin verilen İtalyan göçmenleriyle biliriz.
Oysa kitaptan anlıyoruz ki belki ilk gidenler Harput ve Dersim ahalisiydi.
Yine kitaptan anlıyorum ki Ford’u Ford yapan, karşısında bir dakika bile dayanmanın mümkün olmadığı ateş fırınlarında çalışan, yedi bine yakın Anadolu göçmenidir.
Amerika’ya gidenlerden dönenler oluyor, dönmeyenler oluyor, orada hasret içinde hastalanıp ölen de çok oluyor.
Dönenler aynı meşakkatli yoldan en son Trabzon limanında gemiden inip yaya olarak Dersim’e kavuşmaya yola çıktığında, yollarını gözleyen haydutlar tarafından soyuluyor bazıları, bazıları öldürülüyor.
Ağın, Eğin, Arapgir yöresine dönen birinin hikâyesini okumuştum, Ağınlı bir emekli öğretmenden. İsmail Nazım Beydemir’in bir dergideki yazısından; Vahşenli Agopcan Usta… Gelirken harman makinesi ve klarnet getiriyor.
Kitapta; Dersimli Almancılardan, göçten, sürgünden, yerel gazetelerden, dergilerden, derneklerden ve daha birçok konudan söz eden yazılar yer almakta.
Anlatılan “Dersim/Tunceli’nin Yüz Yılı,” belki ama kitaptan Anadolu’nun yüz yılını da anlamak mümkün.
Sarıkamış’ta donan, son atı kesip çarıklarını kaynatıp  yiyen, Çanakkale’ye giden, Kore’ye gönderilen Dersimli askerler için yakılan ağıtlar kitabın en yakıcı bölümlerinden biri.
Bazen bir kısa tümce; bir koca yüz yılı, koca bir insanlık tarihini ifade edebilir. Lacan’ın da böyle bir sözü, kitapta anlatılanlara çok denk düşüyor:
“Usulünce gömülmeyen ölüler geri döner.”
Ağıtlarla, efsanelerle, masallarla, kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarla hep yanı başımızda hep sırtımızdadır usulünce gömülmeyenler.
Mesut Özcan tarafından hazırlanan “Dersim/Tunceli’nin Yüz Yılı (1900-2000)” albüm/kitabını okuduğumda ilk yaşadığım duygu/düşünce bu olmuştu…
“Usulünce gömülmeyen ölüler geri döner…”
Orijinal fotoğraflar ve belgeler, makaleler, yüz yıllık tarihe ışık tutacak araştırma içinde, büyük bir yer tutan ağıtlar bu tümcenin altını çiziyor.
Daimi Cengiz tarafından kaleme alınmış bölümde, içimizi kanatan ağıtlar yer alıyor.
Ağıtlar; vadesi gelmeden giden, usulünce gömülmeyen insanlar için değil midir?
Kitapta kimden aldığımı bulamadığım bir özgün tanımlama ile ‘Anadolu Ahalisi,’ bu yüz yılda ne yaşamışsa aynısını yaşamış Dersimliler de. Aynı acılar, yokluklar…
Yemen’de, Sarıkamış’ta, Seferberlikte, Çanakkale’de ve Kore’de düşenlerin ağıtları…
Taşıdıkları acıların katmerli ağırlığıyla, Zazaca/ Türkçe ile yer alan ağıtlar önemli bir yer tutuyor kitapta.
Mektubunda yiyecek tayını olmadığı için ağaç kabuğu kemiren ve donarak ölen askerleri değil karısının köpeğinin sağlığını soran kurmay’a isyan ediyor yüreği yanık anneler, kız kardeşler.
“Enver Paşa, Enver Paşa
Bu Rus Harbi’dir çocuk oyuncağı değil
Neden bu kadar kör ve şaşkınsın?”
Kore Savaşı’na gidip dönmeyen gençlerin, ciğeri bir tutam ot olup tutuşan annelerinden, cemse şöförü Abbas için yakılan ağıttan bir kaç dize insanın boğazına diziliyor.
“Anneciğim cemsem devrildi.
Künyemi siliverdiler
Gönderdiler mevtamı yanası Mamakiye’ye.”
38’in, 80’in ve devamının ağıtları ise daha taze… Çok taze…
Nasıl çıkıldı bu acılardan diye düşündüğünüzde, karşınıza bir inanç bir yaşam biçimi bir kültür çıkıyor.
Dersim… Hardê Dewres; yani keramet sahibi insanların yurdu. Derviş toprağı, “Jar u Diyarlar”ın, kutsal ziyaretlerin sılası.
Kadınların güneşin doğuşuna;
“Ey ümmetin Muhammed’i
Senden var rica ile minnetim
Rızkından; önce cümle aleme, ümmetine ver
Kapı komşuya ver
Yabandaki aç kurda ver
Sonra da biz naçarlarına ver,”
dilekleriyle eşlik ettiği, güneşin batışıyla da yerlerin, yer yüzünün mühürlendiği bir inanç..
Mart ayıyla birlikte, Mart ayı anlamına gelen Haftemallerin/cemrelerin başladığı, ilkinde, toprağı ateşleyip canlandırdığında evlerin dip köşe temizlendiği, nazardan korunmak için su ile efsun yapıldığı, ortancasında; suyu ateşleyip güçlendirdiği, bunun yağmurlara sebep olduğu, gözeleri coşturduğu, son olarak havayı ateşlediğinde ise vardan var olan tüm doğanın canlandığı, yoğurt mayasının yenilendiği, yayıkların yıkandığı, mezar ziyaretlerinin yapıldığı bir coğrafya.
Kırımdan önce her evin kapısının, “Hızır gelirse kapıda kalmasın” diye  açık olduğu, bir yudum sularını içenin, sofrasına oturanın, kardeş bilindiği bir kültür.
Yalnız kadınların dokunulmaz olduğu ve onlara özel bir saygı ile davranıldığı çok özel bir yer.
Leçeğini yere atan bir kadının huzurunda, tüm çatışmaların sulh olduğu, dünyada başka örneği olmayan bir medeni yaşam biçimi…
Hızır günlerinde,
“Ya Hızır!
Arsızları, nursuzları, haksızları bizden ve neslimizden uzak tut.
Bizleri namerde muhtaç etme.
Ya Hızır!
Alemin verdiği lokmaları kabul eyle.
Bizimkini de unutma,”
dileği ile tüm canlıları kendinden önce tutan, eşiti gören bir anlayışın bir yolun iyileştirici gücü görünüyor.
Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, başka ne ola ki?
Kitapta, İlhami Algör’ün yazısında, Paul James Connerton’dan alınmış, bu kitabın ne anlama geldiğini iyi anlatan bir ifade var:
“Mahal bir bellek taşıyıcısı olarak anıt, mekândan daha önemlidir, çünkü anıtın inşasında genellikle bir şeyi abideleştirmek arzusu ve bir unutma korkusuyla başlanır. Unutma tehlikesi anıtların inşa edilmesine, anıtlar ise unutkanlığa yol açar.”
Orjinal belgeleriyle, fotoğraflarıyla, anı ve mektuplarıyla, makaleleri ve ağıtlarıyla ve yüz yıllık bir perspektifle hazırlanmış bu kitap; başlı başına taşınabilir, seyyar ya da düşünce dünyasında bir hafıza mekânı oluşturmuş. Anıt değil, hafıza mekânı sanki…
Sayfalarında gezindiğinizde; suların fısıltılarında, dağların rüzgârında, curalardan yükselen nağmelerde, ağıtlarda, harabelerde, gözelerde, ziyaretlerde, geceleri büyüleyen masallarda bir başınıza dolaşıyorsunuz. Yaşananların içinde kaybolup kaybolup yeniden buluyorsunuz kendinizi.
İlle de fotoğraflar…
Bir fotoğraf insana kaç öykü anlatır? Kaç öykü anlatır siyah beyaz fotoğraftan bakan bir çift göz?
Alıntılanacak o denli değerli bilgi ve yaşanmışlık var ki kitapta, maalesef bir yazıya sığmıyor.
“Aynı vardan var olmak,” nasıl anlatılabilir ki Albay Mark Sykes’e…
Ana Fatma’nın bereket getiren şifalı elini… Düzgün Babayı…
Tarih öncesi köpeklerin havladığı zamanları.
Büyük acılarda adalet aramaktan vazgeçmemeyi…
Böyle devasa bir kitaptan söz ederken Mesut Özcan’dan söz etmemek olmaz!
1969 yılında Dersim’de doğmuş.
Daha küçük bir çocukken başlamış araştırma merakı.
Çocukluğunda vaktini hep yaşlılarla geçirir ve onları can kulağıyla dinlermiş.
İlk gençlik çağına kadar hiç genç arkadaşı olmamış. Tüm arkadaşları yaşlılarmış. Yaşlıların anlatacağı çok yaşanmışlık varmış. Çok efsane, çok masal, çok evliya…
Çünkü doğduğu yer Hardê Dewres, dervişlerin, evliyaların toprağı,  kutsal ziyaretlerin, kutsal söylencelerin diyarı…
Ve onları derin bir ilgiyle dinliyormuş.
Bir de ağıtlara, ağıtlara konu olan acılara ve onları söze döken Sayir’leri…
Mesut Özcan’ın Dersim’e, inancına, tarihine, kültürüne bu denli meraklı yapan, bu derin ilgisi olmuş.
Daha sonra Anadolu’nun ve daha geniş bir coğrafyanın halk inançlarına doğru merakı genişlemiş.
Ve her merakı yazınsal bir üretime dönüşmüş zamanla.
İlk olarak daha on dokuz yirmi yaşlarında Dersim’in tarihi, kültürü, dili üzerine çalışmalar yapmaya, çeşitli yayınlar oluşturmaya başlamış.
Beyninde, yüreğinde birikenleri, yirmili yaşlarının başında yazıya, yayınlara dökmüş.
Bugün bile onu, yaşlılarla oturup konuşmaktan, onları dinlemekten çok mutlu olduğunu görebilmek mümkün.
Bilmediklerini, merak ettiklerini de erbabının yazmasını sağlamaya çalışmış yayınlarında.
Dergiciliğe de soyunmuş, kitap yayımına da kitap yazmaya da.
Tunceli’de Sanat Sokağı’nda bir yer kiralayarak halkın yararlanmasına sunmuş arşivindekileri.
Zamanla sığamamış oraya, Tunceli Belediyesi ile Vecihi Timuroğlu Müze/Kütüphanesini ortaklaşa oluşturmuşlar.
İşte onun bu serüveni ona olan haklı güveni böyle sağlamlaştırmış.
Aynı güvenle nice şairler, yazarlar, akademisyenler, inanç sahipleri kitaplıklarını bağışlamış arşivine…
2024 yılı sonunda arkadaşlarıyla birlikte kurduğu, sonrasında ise yönetim kurulu başkanı olduğu SETKAV (Sanat, Edebiyat, Tarih ve Kültür Araştırmaları Vakfı) sayesinde arşivi kurumsal bir güvenceye kavuşturulmuş.
Yolu açık olsun. Okuyanı çok olsun. Değeri bilinsin isterim.
Bu devasa ve bir o kadar da kıymetli eseri dileyenler, orojiyayinlari@gmail.com adresinden temin edebilirler.