Macaristan’ın Travmatik Hafızası ve Kapılar
Edebiyat uyarlamaları sinemanın en tartışmalı başlığı olagelmiştir. Filmler, uyarlandıkları eser güçlüyse başarısızlığa mahkûm edilir. Eser zayıf ya da geliştirilmeye açık bulunur ve uyarlama bu zayıflığı telafi ediyor görünürse seyircinin hoşgörüsü ile karşılanır. Ya da bu yazının yazılma sebebi gibi yazar ve yönetmen benzer tarihsel dertlere sahipse, her ikisinin de derdini öne çıkaran kendine özgü vurgular, uyarlamanın her zaman eserin görselliğe aktarımı olamayacağını ve belki de bunun imkânsızlığını ortaya koyar.
Bir uyarlama her zaman orijinal kaynaktan farklı bir dünyadır ve kendi içinde değerlendirilmeyi hak eder.
Magda Szabó’nun “Kapı(1987)” romanının da ortaya koyduğu gibi sadakat sorunlu bir konudur ne de olsa.
Bu yazıda hareket noktası Istvan Szabó’nun romanla aynı adı taşıyan 2012 tarihli filmini değerlendirmekse de sanırım ağırlık romanda olacak.
Magda Szabó’nun ve Emerence’in Kapıları
Romanın yazarı ve anlatıcısı Magda Szabó, üyesi olduğu “Yeni Ay” kuşağı yazarları gibi 1949-1958 yılları arasında hiçbir eseri yayınlanmayan, rejimin dışladığı bir isimdir. Szabó, Yeni Ay kuşağının iki belirgin tarihsel özelliğini, ortak bir kararla hiçbirinin çocuk sahibi olmaması ve statükoyu kabullenseler de rejimin dayattığı hiçbir anlaşmaya boyun eğmemeleri olarak ifade eder. Çocuk sahibi olmak rejime ifşa olmak, şantaja açık olmak ve rejimin sahte iktidar oyununa bulaşmak demektir Yeni Ay’cılar için.
“Kapı (Az Ajto-The Door-1987)” otobiyografik bir romandır. Romanın Budapeşte, Júlia Sokağı 3 (Magda Sazabó’nun evi) ve 7 (Emerence’in evi) numaralı evlerde geçen hikâyesi gerçek bir hikâyedir[i]. Anlatıcının (yazarın kendisi) aktardığı yaklaşık 20 yıllık bir zaman diliminde, Magduşka[ii] ve Emerence’in stabil olmayan, tanımlara sığdırılamaz ilişkisini anlatır.
Szabó’nun anlatısı, evler arası, yurtlar arası ve giderek sınıflar arası bir yapı kazanır. Yurt ve evden kasıt sadece fiziksel- coğrafi değildir. İki kadının da yurtsuzluğuna işaret eder. Magda bir ev almaz, geçici ikâmetleri, yazarlık serüveninin noktalamaları gibidir. Emerence, köyünden, toprağından, güvenliğinden sürgün edilmiştir ve ev kendi elleri ile inşa ettiği yaşamıdır. Her iki kadının da yersiz yurtsuzluğunun zemini, Macaristan’ın Stalinist dönem sonrası siyasi tarihi olduğu kadar, travmanın kökenine yani Avusturya-Macaristan İmparatorluğu -iki kıta savaşı- Holokost, Stalin ve 1960’ların Stalin sonrası “Stalin’den arındırma” başlığında kararsız ve biçimsiz komünizmi…
Roman, yazar çiftin taşındıkları yeni evlerinde kendilerine düzen ve çalışma zamanı sağlayacak bir yardımcı aramaları ile başlar. Bu arayış uzun sürmez ve karşılarına tüm nevi-i şahsına münhasır kişiliği ile Emerence çıkar.
Ancak Emerence bu ilişkiyi daha başlangıcında tersine çeviren bir tutumla belirmiştir Kapı’da.
Çiftin yaşamları ve evin iş koşulları hakkında gerekli araştırma ve değerlendirmeyi yaptıktan sonra çalışıp çalışmayacağına ve çalışırsa alacağı ücrete kendisi karar verecektir.
Sonunda Emerence, çiftin kendisini işe almalarına karar verdiğinde, iki kadın arasındaki gerilimli bağlanma- şefkat-çatışma süreci de başlamıştır.
Emerence, yazar çiftin kapısına her geldiğinde yanında tarihsel bellek tarafından işaretlenmiş nesneleri de taşır. Lohusa kasesi, Magda’yı sağaltan iksiri sunduğu kadeh, mahalleden topladığı kitsch nesneler. Mahallenin örgütleyici ruhu Emerence, tarihsel-sınıfsal konumunda sahip olamayacağı nesneler ile şefkatini ve sağaltıcılığını sunarken aynı zamanda süpürgesi, küreği, asker botları ve iş önlüğü ile kafa karıştırıcı bir sembole dönüşür. Lohusa kasesi, fincanları, yemek servisleri Avusturya-Macaristan (Habsburg) estetiğini barındırırken, Emerence’in günlük yaşamı düzenleyen araçları bu tarihin bastırdığı ve dışladığı emeğinin ilkel araçlarıdır.
Emerence’in radikalliği
Emerence, hem köylü, hem kadın, hem emekçi olarak dışlandığı tarihe karşı sürekliliğini ve dayanıklılığını bu nesneler dünyasının barındırdığı hafızada inşa etmiştir.
Roman Emerence’in parçalanmış, dışlanmış, bastırılmış tarihini, Kapı imgesinin çağırdığı öznel ve nesnel tarihin geriliminde kuran ve Emerence’i oluşturan durum, ilişki ve olayları işleyen vinyetlerle ilerler.
İyi insanların arasında yaşayan “şanslı” Magda 1944 yılında trenlerin kimleri, neden taşıdıklarını bilendir. Emerence ise Magda’nın sandığı gibi Yahudi mirasına konan değil, koruyan ve riskli seçimini eyleme taşıyandır. Bir yanda dil düzleminde taşınan bilgi, diğer yanda dilin ve tarihin kıyısında “olayı” yaşayan varoluşsal edim.
Dile getirilmeyen ya da “yanlış kelime seçimleri” ile anlatılaştırılan sır-tarih (Holokost), hem cellat hem de kurbanın sessizliği ile ağırlaşan bu yük, ancak yıkılarak aşılan kapıların ardında açığa çıkarılmayı ve yüzleşmeyi bekliyordur. Magda kapıyı yıkmış ancak hafızanın tozu ile yüzleşmiştir. Bilmekle yetinen “iyi insanların, doğru aklı” tarihe geç kalmış, Emerence ise kendisine düşman bu tarih içinde “acımasız şefkati” ile inisiyatif alarak karşı tarihin öznesi yapmıştır kendini.
Başlangıç ve sonda yer alan rüya sahneleri Magda ve Emerence’in trajik karşılaşmalarının asla tamama ermeyecek gerilimini yansıtıyor gibidir. Kurgunun dairesel kapanışı Magda’nın özürü, bastırdığı sır ile yüzleşerek bir tür kefaret borcu ödemesi gibidir.
İkisi de başka türlü olamayan iki kadının bağlılığını güçlü kılan imkânsızlık, sır saklama hakkına bakışı da belirliyor. Magda’nın kırılmasına sebep olduğu Kapı, Emerence’in zaman ve mekânda ödünsüzce koruduğu hanedanlığı iken romanın doruğunu oluşturan iç kapının açılması Magda’ya kalan mirasın ve hafızanın, zamanın tahta kuruları tarafından kemirilerek tuzla buz ettiği olasılıktır.
Helene L’Heuıllet “Gecikmeye Övgü: Zaman Nereye Gitti? (Eloge du retard: Où le temps est-il passé? 2020)” kitabında, bilmenin mantığıyla eylemin mantığının türdeş olmayışına değinir:
“Bilme hiçbir güç üretmiyor. Başka bir şey gerekiyor: Zamanla barışık olmak.”
Zamanla barışık olmanın koşulu ise zamanı hız olarak dayatan genel uzlaşıya karşı birbirimize borçlu olduğumuz özeni göstermek için gecikmeyi göze almaktır. Söylem düzeyindeki bilgi Emerence’in failliği açısından bir değer taşımaz.
Bu iki konum arasındaki tarihsel gerilimi Magda’nın uyumlanmış dilinin seçtiği kelimelerde de görürüz. Bu dil ve kelime haznesi gözden çıkarılanlar karşısında ne denli kör olduğunu da açığa vurur. Magda’nın Macar soyunun avantajı, Emerence’in eylemselliği karşısında sorunlu hale gelmektedir.
Evinin gizemli ve kuşku çeken nesneleri ile donattığı sofrada yemeğe davet ettiği gizemli konuğu Eva Grossman’ın, sözüne, işi nedeniyle sadık kalamaması gibi, yazarlığının ilk ödülü aynı gün elinden alınan (1949’da Baumgarten Ödülü) ve 10 yıllık bir görünmezliğe hapsedilen Magda’nın erteleyemediği TV röportajı, Parlamento görevi ve ülkenin en önemli ödülü olan Kossuth’u (1978) erteleyememesi, yani şimdinin gelecekçi zamansallığı, Emerence’in sürekli kendini ertelediği zamansallığıyla ve şimdide tercih ettiği eşzamanlılığı uyumsuzdur.
Yine L’Heuıllet’in sözleriyle: “Birisine yalnızca evinde değil kendi zamanında da yer açmayı kabul eden ötekinin konukseverliğiyle karşılaşma fırsatını verir. Gecikme konukseverliğin belirtisi olabilir.”
Emerence’in şefkati dolaysızdır. Kendisini ertelediği yaşamdan beklemediği karşılığı, koşulsuz sevebildiklerinden bekler. Bu maddi bir karşılık da değildir. Göze aldıklarımızla, alabildiklerimizle ilgilidir. Yapılanı asla unutmayan ve göze alıp yaptıkları için bir bedel talep etmeyen Emerence için öfke, “şiddetle sevdiği” iki kadının (Evike ve Magduşka) göze alamadıklarında açığa çıkar.
(Magda, Evike ve Emerence’de vücut bulan) Bu iki uyumsuz zamansallık, trajedinin yıkım denklemi için uygun bir zemin sağlar, tıpkı Macaristan gibi. Dönemlerin, sınıfların, kökenlerin, halkların ve aidiyetlerin zamansallığı arasındaki tarihsel uyumsuzluğun yarattığı trajedi, Magda ve Emerence ilişkisinin geriliminde açığa çıkar: Biri başarılı, tanınır ve daha meşgul olurken, diğerinin güçsüzlüğü ve gerileyişi başlar. Beden ve zihin ikili karşıtlığını kuran aklın toplumsal yasasıdır bu ne de olsa.
Dağıtılan (Tac Mahal) anıt mezarı[iii] onun yapı bozuma uğrattığı tarihin ötelediklerini bir araya getirecek olan saygı anıtıdır. Emerence için ölümden sonrası yoktur ancak ölenler saygıyı hak ederler. Magda Szabo’nun romanı bir anlamda Emerence’in ölümünde dahi gerçekleşemeyen bütünleme çabasının telafisi yani kendi Tac Mahalidir. Hikâyenin devamında, yani Magda Szabó’nun Emerence sonrası hayatında Emerence’in Magda ve kocasının mezarına taşındığını biliyoruz. Bu yine Emerence’in değil anlatıcı-yazarın bütünlenme isteğidir ve tarihe sadakatsiz bir tercihtir.

