Balkanlar, yemyeşil dağları, billur ırmakları ve güleryüzlü, neşeli, bizim gibi insanlarıyla nefis bir bölge. Ama bir yandan da yakın zamanın savaşlarının, siyasetinin, bölünmelerinin gerginliğini hissettiğiniz bir coğrafya. Velhasıl burası cennetten bir köşe. Ta ki cehenneme ateş taşıyanlar eliyle karışmasın.
İşte bu nefis ama zor coğrafyanın göbeğinde, hem pek genç hem de tarihi milat öncesine dayanan kadim devlet Makedonya’nın Tetovo veya Türkçe adıyla Kalkandelen şehrinde bir oluşum, LOJA, bir arada yaşama vurgusu ve sanatın gücüyle önemli işlere imza atıyor. Ben de Goethe Institute, Loja ve Kalem Ajans davetiyle bu topraklarda geçirdiğim bir aylık zamanı, gözlemlediğim güzellikleri ve söz konusu Balkanlar olunca, elbette bir miktar da tuhaflığı sizle paylaşmak istedim. Çünkü burada biraz daha uzun zaman geçirince hissedeceğiniz, “Nevi şahsına münhasır” ifadesini sonuna dek hak eden bir dolu hikaye var. Hadi öyleyse Üsküp’ten başlayalım.
Başlayalım dedim ama nereden başlasam bilmiyorum. Karışık olan benim kafam değil, sanki Üsküp’ün kafası çok karışık. İşte belki de önce bu karışıklığı anlatmalı. Üsküp çok tanıdık, bizden bir kent gibi anlatılır. Yahya Kemal’in, “Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın, bir lale bahçesiydi dökülmüş temiz kanın,” dizeleri bu benzerliği nasıl güzel aktarır. Ama durum hem biraz öyle hem de değil. O nasıl şey derseniz de şöyle ki;
Bir vadiye kurulu bu güzel kentin ortasından, bizim yine Müzeyyen Senar şarkılarından hatırladığımız Vardar Ovasına adını veren, üzerinde Osmanlı’dan kalma, nefis on gözlü taş köprüsüyle Vardar Nehri akıyor. Ve yine nehrin özellikle kuzeydoğu yakasındaki Türk çarşısı, Yahya Kemal’in dizelerini sonuna kadar doğruluyor. Asma altında kurulu dükkanlar, Arnavut kaldırımları, camiler, hanlar, şadırvanlı kahveler ve sair. Öylesine tanıdık. Ama sona nehrin diğer yakasına geçince bambaşka bir iklimle karşılaşıyorsunuz. Avrupa kentlerinin Slav dokusu sinmiş küçük bir örneği gibi o yaka. Ama orada da durum kendi içinde karışık, zira sosyalist dönemden gelen dokuyu mu korusak, yeni liberal politikaların hakimiyetini mi kabullensek, tarihi Makedon kimliğini mi yüceltsek, bilinememiş. Ve aslında bu ilginç ve kendi içinde düzene sahip karışım, hoş bir güzellik de yaratmış. Ama insan, bu güzel kent bile neden farklı dilleri, farklı inançları, farklı kökenleri bir araya getirememiş de ayrı yakalara savurmuş diye merak etmekten geri kalamıyor. Yugoslavya dağılmayıp kendini tazelese daha mı iyi olurdu acaba? Bilmiyorum. İşin bu yanı siyasetçilerin işi. Dedim ya Üsküp’ün ve biraz da benim bu konularda kafamız karışık.
Üsküp müthiş heykeller kenti. Buradaki eserleri görüp bizim bu konudaki kötü namımıza hayıflanmamak elde değil. Dev Büyük İskender heykeli başlı başına görülmeye değer. Yine onun ötesinde berisinde, at binen kahraman heykelleri var. Kim olduklarını bilmiyorum. Zaten benim onlardan çok, sanırım Yugoslavya döneminden kalma, halkı anlatan heykeller ilgimi çekiyor. Hele bir tane, davulcusuyla zurnacısıyla müzisyen heykeli vardı ki bayıldım. Bizim Trakya kentlerimize de mısır, fasulye heykelleri yerine böylesini diksek çok şık olurdu.
Ve bir de yine önündeki muazzam heykelleriyle Sanat Tiyatrosundan bahsetmeden olmaz. Üsküp’te Türkçe dahil, farklı dillerin tiyatro binaları var. Makedonca oyunların oynandığı tiyatro ise, mimarisi ve geçmişiyle harika.
Üsküp bu ilginç doku için görülmeye değer. Ama ben ufak ufak başkentten ayrılıp batıya doğru yol alıyorum. Kentin oldukça yakınındaki Matka Kanyonu ki bu sözcük dölyatağı anlamına geliyormuş, bir doğa harikası. Balkanlara gidenlerin seyahatlerini, kent merkezleriyle sınırlı tutmayıp doğaya karışmasını öneririm. Matka bir cennet. Orada kaynağından doğan sular gibi, siz de yeniden doğabilirsiniz.
Sonraki durağım, bir ayımı geçireceğim Kalkandelen. Seksen bin nüfuslu, Arnavut kökenlilerin ve Türklerin ağırlıklı olduğu şirin bir kent. Sokaklarında dolaşırken ilk izlenimim, bir Marmara ilçesinde dolanıyormuşum gibi. Sağda solda sürekli Türkçe çalınıyor kulağıma. İngilizce konuştuğum esnaf, Arnavutlar da dahil bana, neden Türkçe sormuyorsun diye, o hoş şiveleriyle tatlı tatlı fırça atıyor. Ve Kalkandelen’in gözbebeği Alaca Camii. Rengarenk bezenmiş, huzur dolu bir mabet.
Alaca Camiyi ve onun renkli dokusunu, güllerle bezeli sade bahçesini görünce, İslam’ın doğayla iç içe, sevimli, insana gönlünü açan, hoşgörülü özünü buralara emanet etmişiz de Türkiye’ye ve günümüze somurtkan, nefes aldırmayan, çok da bizle ilgisi olmayan katı ve güzelliklere kapalı tarafı kalmış diye geçiyor aklımdan. Allah sebep olanları affetsin. Ve biz yine de ağaçları koruyanlardan taraf olalım.
Kalkandelen’e yolu düşenler, aman sakın ha kent merkezinin birkaç kilometre dışındaki Harabati Tekkesini ıskalamayın. Ağaçlar içinde, dağın eteğinde, çok hoş zaman geçirebileceğiniz bir mekan karşılayacak sizi. Ve elbette bir de kırık Türkçesiyle Bektaşi Dedesi. Ben kendisiyle uzun uzadıya, futboldan siyasete, dinden insanlığa varana dek sohbet etme şansı yakaladım. Sırf Dedeyi görmek için bile Kalkandelen’e gelmeye değer.
Bu tekkeye dair ilginç bir durum daha var. Burası on yıl önceye kadar restoran olarak kullanılıyormuş. Neyse ki TİKA’nın müdahalesi ile asıl işlevine dönmüş. Buradan hareketle Kalkandelen’e dair ilginç bir gözlemimi de paylaşmak isterim. Nüfus yapısı, ilginç konumu ve tarihine bağlı olarak, tekkenin restoran olabilmesi gibi tuhaf başka hallere de rastlanabiliyor burada. Mesela burası, nüfusa oranla en çok Casino’nun yer aldığı yerleşim olabilir. Sanki her daim karışık tutulmak istenen bir bölge gibi. İlginç ve üzücü.
Kalkandelen hikayesini son bir tatlı anıyla bitirmek isterim. Burada, Arnavut kökenli İsviçreli caz sanatçısı Elina Duni’nin konserine denk geldim ve bu güzel sesi dinleme şansım oldu. “Şans” sözcüğünü laf ola beri gele kullanmadım çünkü müthiş performansına tanıklık etmek gerçekten şanstı. Elina Duni’nin Türkiye’ye yolu düşerse sakın kaçırmayın.
Kalkandelen hikayesinin sonu demiştim ama en güzel kısmı atladığımı fark ettim. O da bu bölgenin sırtını yasladığı dağlar. Matka Kanyonu için görmeden geçmeyin demiştim ya, aynısını bu bölgedeki Şar Dağları için söyleyebilirim. Vadileri, çağlayanları, göletleri, araya serpilmiş Arnavut köyleri ile özellikle dağ yürüyüşü tutkunları için olağanüstü, benzersiz ve halen bakir bir coğrafya. Ben iki günümü iki bin küsur yükseklikteki Bozovca köyünde ve yörenin kuytularında geçirdim. Buranın hemen ardı Kosova. Yürüdüğüm yollar bir zaman önce UÇK’nın mevzileriymiş. Şimdi ise doğa, yolu düşenleri tazelemek üzere bekliyor.
Ve Şar Dağının öte yanı. Balkanların en genç devleti Kosova. Sınırı geçip otoyolda ilerlemeye başladığımızda Kosova ovaları çok hoşuma gitti. Ve Priştine’ye geldiğimizde o canlılık göz alıcı. İnsanlar sanki, evet, burası bizim ülkemiz ve biz bu hayatı keyifle yaşayacağız duygusunu taşıyor. Ve o canlı duygu gelip sizi de sarmalıyor.
Kosova’dan bahsetmişken Prizren’i anmamak olmaz. Ama ne yazık ki Şar Dağının öte yanı olan bu şirin Türk ilçesini görme şansım olmadı. Seyahatlerde her yere koşturmak yerine, bazı şeyleri bir sonraki sefere bırakmanın hoşluğuna inanırım. Ve Prizren benim için, bu topraklara yeniden gelmenin bahanesi olacak. Bunu hissediyorum.
Makedonya’da son durağımız Ohri. Sahili, cıvıl cıvıl restoranları, taş dokusuyla Ege kasabasından neyi farklı derseniz tek bir fark söyleyebilirim; deniz yerine göl kenarındasınız. Ohri’den söz açılmışken Durgut Paşa Camiini anmak isterim. Sanırım buraya yolu düşen Türkler çoğunca çarşıyı, sahili ve turistik bölgeyi gezip gidiyordur. Bundan böyle Ohri’ye gideceklere, biraz arkalarda kalan, tarihi 1400’lere dayanan bu hoş camiyi, etrafındaki mahallelerde Türkçe koşturup duran çocukları da görmesini öneririm. Kök salmış tarihimizin Balkanlarda her daim, tıpkı o çocukların güler yüzü ve tatlı şivesi gibi, barış içinde yaşayacağını umarım.
Hikayeyi Arnavutluk ile bitireyim. Balkanların hem Yugoslavya’dan bakiye ülkelerine hem de diğer memleketlerine daha önce gelmiştim ama Arnavutluk’u ilk kez gördüm ve beni çok şaşırttı. Enver Hoca dönemi hikayelerinden mi yoksa başka sebebi mi var bilmiyorum, nedense daha köhne, kırık dökük bir ülke bekliyordum. Oysa hem Tiran hem de yol üstü gözlemlediğim diğer yerleşimler hayli yol almış, kendine çekidüzen vermiş ve daha da güzelleşmek, toparlanmak üzere canla başla çalışıyor izlenimi bıraktı bende.
Tiran’da arka sokaklarının karmaşasını, İskender Bey meydanının güzelliğini, Ethem Bey Camiini, hoş kafelerini, komünist dönemi fevkalade nesnel bir dille aktaran, çok etkileyici “Yapraklar Müzesini” ve daha bir dolu şaşırtıcı deneyimi yaşadığım için çok mutluyum. Hani en başta, söz konusu Balkanlar olunca tuhaflıkların da güzelliklere eşlik ettiğinden bahsetmiştim ya; Tiran’da neye üzüldün derseniz, o güzelim meydanı çevreleyen ve inşaatı da devam eden gökdelenler hep gözüme battı. Demek her ülkede birileri beton seviyor. Yapacak bir şey yok. Ne olursa olsun, Balkanların belki de en Balkan ülkesi Arnavutluk’un daha alacağı yol var ama bu geçiş dönemine şahitlik etmek, dönüşümün tarihi tanığı olmak da çok hoş.
Diyeceğim o ki Makedonya, Kosova yahut Arnavutluk, en güzeli hepsine birden, bu yakın coğrafyaya yolunuzu düşürün. Ormanlarında dağlarında, kentlerinde sokaklarında dolaşın. İnsanlarının sıcaklığını hissedip mutfağının lezzetini tadın. O tat bir ömür boyu damağınızda kalacak.
