Mor Mavi
Öykü

Mor Mavi

Selda Arslan Meçita

Yağmur yağıyordu şehre. Sararmaya yüz tutmuş yaprakları fosil insan dişleri gibi tek tük kalan bahçedeki sarı gülü dayanılmaz sarsıntılar içinde bırakıyordu damlalar. Gri bulutların koyulaştırdığı gök kubbe gibi sıkıntılıydı içi  Mavi’nin. Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı. Gece fazla içtiği şekerli çaylara bağladı midesinde hissettiği hoşnutsuzluğu. Elini yatağının sol yanında bulunan komodine uzattı. Telefonunu alıp perdeler arasından vuran sönük güneşten tahmin edemediği zamanı yokladı. Öğleyi geçiyordu. Yatağın başından destek alarak kalktı. Karşısında duran giysi dolabının aynasında siluetini gördü. Ağır ağır yaklaştı bu siluete. Aynada gördüğü yüzü oldukça solgun buldu. Yorgun gözleri aynanın gerisinde gördüğü bir boşluğa takıldı sonra. Başını iki yana salladı “Orada değil miydi?” Gözlerini kıstı, daha dikkatle baktı bu kez. Yine aynı boşluktu gördüğü. Yoktu. Mecalsiz halinden beklenemeyecek bir çeviklikle komodine koştu. Arayan gözlerine elleri destek oldu. Evet, yoktu. İki boş bardak, az önce bıraktığı telefon, güneş ve vücut kremleri, oda kokusu, boş bir fotoğraf çerçevesi, çiçek kokulu sprey gibi bir sürü ıvır zıvırın içinde her şey yerinde; bir o yoktu: Mor kozalak. Belki içine düşmüştür diye bir gayretle çekmecesini çekti komodinin. Ne yaptığını bilmiyormuş gibi telaşla arandı. Durdu bir süre sonra. En son ne zaman gördüğünü, ne zamandır onun her zamanki yerinde olmadığını anımsamaya çalıştı. Zihni kopuk görüntüler sundu ona. Kayıp giden köpük gibiydi görüntüler. Birleştirip bir sonuca varamadı. Neredeydi bilmiyordu. Yoktu ama işte yerinde. Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla “Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi” diye mırıldanmaya başladı. Sonra saçma geldi bu eylem. Yatağının ucuna oturdu.

 

On yedi yıl önceydi. Sinan Amerika’ya yapacağı yolculuğun heyecanı içinde karşısında oturuyordu. Dört küp şeker kâğıdının iki çay bardağı yanını süslediği masanın ortasına cebinden çıkardığı mor çam kozalağını bıraktı, gülümseyerek. “Bu, benden sana hatıra olsun çocuk.” dedi, “Onu iyi muhafaza et, o yanında oldukça bil ki ben de yanındayım.” Gözlerinin buğulanmasına engel olamamıştı Mavi. “Sanki bir daha görüşmeyecekmişiz gibi ne biçim sözler onlar öyle!” diye karşılamıştı onu. Tebessüm etmeye çalıştığı yüzüne huzursuzluğu sirayet ediyordu.

 

O gün “Bu son görüşmemiz mi?” diye içinde taşıdığı uğursuz sıkıntının aksine, geçen yıllar boyunca defalarca görmüştü Sinan’ı. Onlarca anı biriktirmişlerdi ama hiçbiri şimdi bu yok olan mor kozalak kadar kıymetli değildi. Çünkü o, uzun süre ayrı kalışlarının, uykusuz gecelerinin, özlemlerinin, aklı onda kalışlarının ve daha birçok şeyin ilkiydi. Ve ilkler unutulmuyordu. Mor kozalak onun için Sinan’dı ve Sinan ise onun on yedi yaşı.

 

İki ay önce acıyla inleyen telefon bozmuştu evin sessizliğini. Pelin’di karşıdaki. Sinan’ın ikizi. Sözlerini hüzün bulutları kaplamıştı. “Mavi” diye hıçkırmıştı ses. “O, gitti Mavi gitti, artık yok!” Anlayamamıştı karşısındakinin ne dediğini önce. Aslında hissetmişti telefonun çalışından kötü bir haber olduğunu ama yine de konduramamıştı. Hele ki Sinan için olsun bu. Mümkün değildi. Onun gibi yaşam sevinciyle dolu, yürüyen ansiklopedi gibi bir adam. Yenilmez bükülmez bilek. Kâbus olmalıydı bu haber. Bilinci bilinçdışına karışarak yaşlar akıtmıştı gözlerinden.

 

Hatırladıkları yaşarttı gözbebeklerini. Gidip yatağına yerleşti. Başını çevirdiğinde giysi dolabının aynasından ayaklarının gerisinde uzanan karartıyı gördü. Eğildi. Orada mıydı gerçekten? Evet, evet ta kendisiydi işte. Duruyordu. Demek iki aydır hiç fark etmemişti yokluğunu. Ya da kaçtığı için yokluğundan, görmemişti oradaki boşluğu. Pelin ile yaptığı kısa görüşme sonrasında telefonun komodine düşüşünü, komodine düşen telefonun mor kozalağa çarparak onunla birlikte zemine süzülüşünü hayal meyal anımsadı. Kolunu uzattı. Yaramazdı bu kozalak. Sahibine benziyordu. Can sıkıyor, olur olmadık zamanlarda ortaya çıkıp sonra kayboluyordu. İyice uzandı ama haylaz kozalak ileriye kadar yuvarlanmıştı bir kere. Biraz uğraştı, nihayet ulaşabildi eli ona. “Aynı şehirde, aynı ülkede olmasak da aynı gök kubbe altındayız hala çocuk.” demişti Sinan iki sene önceki buluşmalarında. Damlalar gözlerinden akıp yanağına iniyordu engel olamadığı bir şekilde. İşte şimdi aynı gök kubbe altında da değillerdi. “Gittin mi gerçekten on yedi yaşım?” diye iç geçirdi Mavi. Avucunda değerli bir taş gibi tuttuğu mor kozalak kırılmış üç parçasıyla “Buradayım” dercesine ona göz kırpıyordu.