NerVera, birisi 1960’larda, diğeri ondan bir kuşak sonra 80’lerde Ankara’da çocuk olmuş iki kuzenin, romana da adını verecek olan Nerim ile Vera’nın hikâyesi. Nerim, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu başarılı bir avukattır. Yaşam temposunun artık giderek yavaşladığı, kış ve bahar aylarını Ankara’da, yaz ve sonbahar dönemini Bodrum’da geçirmeye karar verip emekliliğe hazırlandığı günlerde (2019 yazı) çocukluğundan beri içinde biriktirdiği anılarla yüklü geçmişini mektuplarla, özenle tuttuğu günlüklerle, duvardaki resimlerle, albümleri süsleyen sararmış fotoğraflarla, belleğinde iz bırakan nesnelerle yazma arzusundadır. Bodrum’daki yazlığında kendi iç sesini dinlemekteyken kuzeni Vera’dan bir mektup alır. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü doktora tezlerine yeni konu başlıkları eklemeye karar vermiştir. Söz konusu konu başlıkları aslında roman boyunca alttan alta izi sürülen “derin” meselelerdir. Vera, “aile yapısının yeni çağdaki tanımını, bireylerin rollerini, duygusal ve düşünsel değişimlerini mercek altına alan” projedeki rolünü kuzeni Nerim’e anlatırken şunları söyler: “Yıllardır süregelen kabullere göre tanımlanmış ve sorgulanmadan kabul edilmiş görevler kadının kendini unuttuğu, hayallerini ertelediği ve geçmişi sorguladığı alanlar. Sizin döneme göre daha yalnız, yükü daha ağır olsa da giderek güçlenen kadın modeli ailedeki rolleri de değiştiriyor. Kariyer hedefi ile anneliğin çakışmasının en belirgin sorun olduğunu hepimiz deneyerek öğrendik. Kadının ilişkisindeki beklentilerinin adını koyabileceği, pişmanlıkları ile yüzleşebileceği veya dile gelmeyen vazgeçişlerini ifade edebileceği sosyal bir anket yapıyoruz.” (s. 33). Vera’nın burada sözünü ettiği meseleler aslında roman boyunca iki kuzeni kimi zaman kendi dönemlerinin çocukluk günlerine, kimi zaman kendi yaşanmışlıklarından hareketle kadınların iç dünyalarına götürecek kökleri derin meselelerdir.
Nerim, 2019 yılının yaz aylarının bittiği günlerde, Bodrum’daki yazlığında kuzeni Vera’nın gelmesini beklerken bir yandan bu bekleyişin heyecanıyla bir yandan da içini dolduran duygusallıkla gecenin sessizliğinde anılarla, acılarla ve kayıplarla yüklü zaman tünelinde bir gezintiye çıkar. Roman, Nerim’in derin düşüncelere daldığı gecenin içinde elindeki kitabı (acaba hangi kitabı?) bırakıp ılık ve esintili havada terasa inmesiyle başlar. Oysa hayal başkadır, gecenin ılık ve esintili havası başka…
Vera’nınki gibi değil belki ama Nerim’in de yıllardır içinde biriktirdiği bir “proje” vardır: Nerim, zaman tünelinde yolculuk yapar gibi uzak geçmişten bugüne yaşadıklarını kuzeni Vera’ya anlatacak, Vera da Nerim’in anlattıklarını belki bir biyografiye, belki de bir romana dönüştürecektir. Vera, mimarlık yerine güzel sanatlar eğitimi almış başarılı bir grafik tasarımcısıdır. Kendi bürosunda kişiye özel tasarımlar yapmaktadır. Kuzeni Nerim’in anlatacaklarını mesleki alışkanlıkla bir “proje” disiplini çerçevesinde ele alıp daha başta ortaya çıkacak kitabı hayal edip heyecanlanmaktadır. Tutkuyla yürüteceği bu projeye ileride bir de isim verecektir: NerVera…
Yazar, romanın girişinde ilkin bu iki kuzeni ve yakın çevresini okura kısaca tanıtır. Adına “konsey” dedikleri bu yakın çevre arasındaki güçlü dostluk bağı roman boyunca kendini hep duyumsatacaktır.
Roman, Nerim’in anlatmaya, Vera’nın da anlatılanları not almaya başladığı Bodrum’daki birkaç yaz günüyle başlar. Nerim’in yazlığı meyve ağaçlarının kokusuyla bezeli doğa yeşiliyle gök ve deniz mavisinin iç içe geçtiği, gün doğumunda ve batımında yaz güneşinin evin balkonlarından, geniş pencerelerinden hiç eksik olmadığı, ince bir zevkin ürünü iç ve dış mekân tasarımıyla dikkat çekmektedir. Yazar, iki kuzenin Bodrum’da geçirdikleri o uzun birkaç günü, göz önünde canlandırılmaya elverişli doğa ve mekân betimlemeleriyle, bir ressamın içinde biriktirdiği sanat coşkusuyla canlı pastel renklerle tuvale aktardığı, aynı anda hem gözü hem de ruhu dinlendiren peyzajlar gibi olanca doğallığıyla başarıyla anlatır. Böylelikle okurlar, bir yandan özlemle bir araya gelmiş bu iki yakın dostun günlere ve gecelere sığmayan doyumsuz sohbetlerine eşlik ederken, öte yandan onların gündelik yaşantısına, kahvaltı masasına, yeme içme alışkanlıklarına, dinledikleri müziklere, butiklerden, kırtasiye dükkânlarından yaptıkları alışverişlere, renk ve desen tercihlerine ve daha pek çok ince ayrıntıya da bir ölçüde ortak olurlar.
Bilge Sezer’in henüz ilk romanında klasik dönemlerin büyük anlatılarına özgü böylesine etkileyici bir girişle okuru dört yüz sayfalık uzun bir anlatıya hazırlaması roman sanatı adına oldukça sevindirici.
Bodrum’daki yazlıkta laf lafı açtıkça Nerim, Vera’yı alıp 1966 yılının Ankara’sına götürür. O yıllarda Nerim ilkokulu yeni bitirmiştir. Nerim’in roman boyunca italik harflerle anlattığı anılarla yüklü hikâyeler o günlerden başlar ve okurda sonu merakla beklenen Binbir Gece Masalları duygusu yaratır. Anlatılan her anı/hikâye bir diğerine kapı aralar. O yılarda Nerim’in gözünden anlatılanlar aslında 60’lı yılların Ankara’sında çocukluktan genç kızlığa geçişin de anlatısıdır. 70’li yılların başı Nerim’in hızlıca liseyi bitirip Ankara Hukuk Fakültesine adım attığı yıllardır. O dönemde bir yandan Ankara’nın gözde sosyal mekânlarını (Maltepe, Cebeci, Cebeci’deki Devlet Konservatuvarının karşısında daha çok sanatçıların gelip gittiği, pasta ve tatlılarıyla ünlü Kubaba Pastanesi, Cebeci Sineması vd.) tanırken öte yandan da önce Sühan ile Selim’in sonrasında da Hakan Abi ile Billur Ablanın hikâyesine tanık oluyoruz. Her iki hikâye de içinde barındırdığı derin hüzün ve yazıklanmalar bir yana, Ankara odağında mahalle kültürünün belli başlı özelliklerini keskin gözlemlerle yansıtan tam bir “dönem sosyolojisi” anlatısıdır.
İki kuzenin Bodrum’da bir araya gelmeleri ile başlayan bu ilk bölümlerde romanın zaman ve mekân bakımından iki ana ağırlık merkezi vardır. Bunlardan ilki Nerim’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarından derlediği anılar odağında yakın geçmiş zamandır. Diğeri ise başkent Ankara ve o başkentin mahallelerinde birbirine komşu apartmanlarda 60’lı yıllarda çocuk olma merakı, ardından da 70’li yılların başından ortalarına üniversitelerinde hızla genç kız olma uğraşıdır.
60’lı yıllardan itibaren 80’li yılların ortalarına değin esas itibariyle kendisiyle barışık, aidiyet duygusu yüksek, geleneksel damarı güçlü olsa da aslında yeniliklere açık, ekonomik yönden kendi kendine yeten tipik bir dışa kapalı toplum yapısının izleri o döneme dair anlatılan hikâyelerde ve iki kuzenin bakış açısıyla roman karakterlerinin analizinde belirgin bir biçimde kendini gösterir. Roman bu yönüyle özellikle kişisel gelişim yönünden yan okumalara açık verimli, zengin ayrıntılarla bezelidir.
İki kuzenin Bodrum’dan sonraki buluşmaları salgın günlerinin öncesinde Ankara’da 2019 yılının güz ortalarına rastlar. Bu kez yalnızca iki kuzen değil sürprizlere de açık olacak şekilde tüm konsey üyeleri buluşmaya dâhil olmuştur. Buluşmanın ana teması kız öğrencilere destek olmak amacıyla kurmayı düşündükleri “Stella (Yıldız) Eğitim Vakfı”dır. Yakında herkesi evlerine hapsedecek olan salgınla birlikte hemen her şey gibi vakfın kuruluşu da bilinmez bir geleceğe ertelenecektir. Konsey üyelerinin her birinin kendince nedenlerle geleceğe dair ideallerini gerçekleştirmek bakımından özel önem verdikleri Stella (Yıldız) Eğitim Vakfının kuruluş çabalarının anlatıldığı, kurucu üyelerin tek tek tanıtıldığı, Ankara’dan İstanbul’a uzanan toplantıların görünen ve görünmeyen yönlerinin incelikli ayrıntılarla okura yansıtıldığı, çağrışımlara, yan okumalara açık paragraflarla zenginleştirilmiş bölüm (VI. Bölüm vd.), bir ölçüde romandan bağımsız özel bir anlatı olarak da okunabilir. Bağımsız bir anlatı olmanın yanında bu bölümde okur iki kuzenin bugünkü duygularına, uğraşlarına, kendilerini yıkıp yeniden yapmalarına, iç ağrılarına, yürek sancılarına da tanıklık eder.
Bu bölümde romanın ekseni Nerim’in geçmişteki günlere dair anlattıklarından günümüze kaymıştır. Geçmişin (70’li yılların) Cebeci odağındaki Ankara’sı da günümüzün Çankaya, Kavaklıdere, Kızılay arasında serbest meslek sahiplerinin mekân tuttuğu Ankara’nın yeni yüzüne kaymıştır. Okur bu bölümde Nerim’i emeklilik hazırlığı yapan başarılı bir avukat, Vera’yı da kendi bürosunda sipariş üzerine tasarımlar yapan titiz bir grafiker olarak tanımaktadır. Artık kuzenlerden birisi (Nerim) eşini amansız bir hastalıktan dolayı kaybetmiş üç çocuk annesi bir kadın, diğeri (Vera) ise eşinden boşanmış bir erkek çocuk annesidir. Her iki kuzenin de mutlulukları mutsuzlukları, sevinçleri kederleri, umutları umutsuzlukları, umarları umarsızlıkları kendilerincedir ve kendilerine göredir.
İki kuzenin günümüzdeki iç çelişkileri, bir kenara çekilip dinlemek istedikleri kendi iç sesleri, kendi içlerinde yanık bıraktıkları o “ateş”, her ikisinin de neredeyse aniden yakalandıkları “ikinci bahar”larında su yüzüne çıkar. Vera’nın karşısına Ateş, Nerim’in karşısına da Levent çıkmıştır. Ateş de Levent de tıpkı Vera ve Nerim gibi kendilerine özgüdür. Olgunluk dönemlerinde yaşanan ilişkiler gençlik çağlarındakilere benzemez.
Vera, bir süredir özel yaşamında başköşeye oturan gizemli adam Ateş’i kuzeni Nerim’e anlatmaya ya vakit bulamaz ya da anlatamaz… Ateş, İç Anadolu’nun geleneksel toplum yapısında büyümüş, üniversiteyi İstanbul’da bitirmiş, metropol kültürüne uyum sağlamak için bilim, kültür, sanat üzerine yoğunlaşmış, sosyal iletişimi güçlü, mühendisliğin gerektirdiği analitik düşünce altyapısını edinmiş biridir. Yıllar boyunca kamuda bürokrat olarak çalışmış, emeklilik sonrasında da bir süre özel sektörde üst düzey yöneticilik yapmıştır. Tüm bu süreçleri tamamladığında artık altmış yaşındadır ve artık sakin bir hayat özlemi içerisindedir. Bu duygular içerisindeyken radikal bir karar alıp şeklen sürmekte olan evliliğini bitirip eşinden ayrılır. Yıllar sonra bekârlığa geri döndüğünde, erken evlenmiş, bir kız babası (o sıralar kızı ikinci çocuğunu bekliyor) olarak ilişkilerinde artık eskisi gibi duygu fırtınalarıyla boğuşmak yerine beklentilerini sınırlandırıp kendisine yeni bir “konfor alanı” oluşturmayı tercih eder. 2019 yılı yazında Vera ile rastlantı sonucu tanıştıklarında tam da böylesi “hesaplı” duygular içerisindedir Ateş. Vera’nın durumu da aslında Ateş’ten pek farklı değildir. Eşinden ayrılmış özgür bir kadındır. Oğlu üniversiteyi bitirmiş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi hayatını kurabilecek hale gelmiştir. Hızla gelişen ilişkileri her ikisinin duygu dünyasını da kısa sürede değiştirir, dönüştürür. Belirsizlikler, hesap işi akılcı tavizler, ikilemler, duygusal karşıtlıklar, mizaç farklılıkları bir süre sonra her ikisini de bir tercihte bulunmaya, ayrılığa ve sonrasında daha çok kadınların payına düşen derin ve acımasız bir hesaplaşmaya sürükler.
Romanın bu bölümlerinde (özellikle Bölüm VII, VIII) hem kuşak olarak hem de yaşanmışlıklar bakımından Vera’dan daha deneyimli olan Nerim’in bakış açısıyla kadın erkek ilişkileri üzerine edebiyat dünyasına mal olmuş büyük tartışma romanlarına özgü son derece verimli, ufuk açıcı, ilerici perspektifler sunulur. Bu bölümlerde romanın ağırlık merkezi kadınların gözüyle erkeklerin dünyası ve bu bağlamda kadın-erkek ilişkileridir. Herkes için, ama özellikle erkekler için öğretici olabilecek bu bölümlerden bende kalan izlenim şu: Erkekler, kadınların dünyasını, kadınların erkeklerin dünyasını tanıdığı kadar tanımıyor…
2019 yılı biterken romanın ağırlık merkezi Ankara’dan İstanbul’a kayacaktır. Bir yandan konsey üyeleri yılsonunda bir araya gelip Stella (Yıldız) Eğitim Vakfının kuruluş hazırlıklarını son bir kez gözden geçirecek öte yandan da yeni yıl kutlamalarıyla 2020’ye umutla girmeye hazırlanacaktı. Bu bölümlerde (Bölüm X ve sonrası) okur, bir yandan salgın ve karantina günlerinin tüm dünyada herkesi derin bir korku ve endişeli bekleyişe sürüklediğine tanık olurken, öte yandan da dört duvar arasına sıkışmışlıkların, umarsızlıkların insanlar arasındaki duygusal bağları giderek güçlendirdiğine tanık oluyor. Romanın son bölümünde koronavirüs salgının yıkıcı etkileri, umarsız bekleyişler, herkesi derinden yaralayan can yakıcı kayıplar, defterler dolusu pandemi günlükleri son derece etkileyici ve sahici bir dille anlatılıyor. Aynı zamanda, daha önce Vera ile Ateş’in ilişkisi üzerinden yapılan kadın-erkek ilişkileri üzerine yapılan öncü tartışmalar (buna Vera’nın psikolog desteğiyle yaptığı ağır özeleştiriyi de eklemek gerekir) bu bölümde bir başka açıdan bu kez Nerim ile Levent’in masum duygusallığı üzerinden yürütülüyor.
Romanın bitiminde, geçirdiği riskli ameliyat sonrasında yorgun düşen Vera’yı çantasında NerVera’nın baskıya hazır taslağıyla Urla’ya yalnız başına tatile çıkarken buluruz.
Bilge Sezer’in 2020-2022 yılları arasında yazdığı NerVera, mimarlık, psikoloji, edebiyat, sanat tarihi, kişisel gelişim, kentleşme ve toplumsal değişim, aşk, evlilik, aile kurumu, kadın-erkek ilişkileri gibi çok geniş bir ufku kuşatan başarılı bir ilk roman. Kimi bölümler, bağımsız anlatılar olarak da okunabilir. Dört yüz sayfalık uzun soluklu bir romanda, dinamik bir kurguyla, romanın ağırlık merkezinin tematik olarak sürekli değişiyor olması ile birlikte romanın yazım aşamasının da bir “proje” olarak aşama aşama romanın kurgusuna dâhil edilmesi okurun ilgisini baştan sona ayakta tutuyor.
———-
NerVera, Bilge Sezer, Eriken Yayınları, Haziran 2023 (2. Basım), Ankara
