Normal İnsanlar Üzerine: Sessiz Duyguların Gürültüsü
Yazılar

Normal İnsanlar Üzerine: Sessiz Duyguların Gürültüsü

Gülsel Ceren

Sally Rooney’nin 2018’de yayımlanan ikinci romanı Normal İnsanlar, ilk çıktığında hem konu itibariyle zengin kız-fakir erkek hikayesi olduğu hem de neredeyse Young Adult türünün sınırında olduğu için hiç ilgimi çekmemişti. Hatta o kadar önyargılıydım ki Hulu yapımı, Emmy ödüllerine aday olan uyarlamasına da bir şans vermedim. Diziyi hâlâ izlemiş değilim ama benim gibi önyargılarınız varsa kitabı geç de olsa okumanızı öneririm. Çünkü Connell ve Marianne’in birbirine yaslanarak ama bir türlü tutunamadan sürdürdükleri ilişkisi; aşkın, sınıfın, travmanın ve kimliğin çağdaş bir portresini çiziyor. Romanın sesini bu kadar güçlü kılan şey ise tam olarak bağırmaması. Normal İnsanlar; anlaşılır konuşan, dramatik zirveler yerine ince çatlaklarda dolaşan bir anlatı. İşte tam da bu yüzden bu kadar gerçek ve okunmayı, üzerine yazılmayı hak ediyor.

 

Roman, lise yıllarından başlayarak üniversiteye kadar uzanan birkaç yıllık bir dönemi kapsıyor. Rooney, bu süreci kronolojik bir anlatımla değil, zaman içinde ileri-geri sıçramalarla sunmuş. Bu yazım tekniği karakterlerin gelişimini sadece dışsal değil, içsel değişimlerle de ortaya koyuyor. Bölümler arası zaman atlamaları, okurun boşlukları doldurmasına olanak veriyor; bu boşluklar çoğu zaman karakterlerin yapmadığı konuşmalar, gitmediği yollar ya da kaçırdığı fırsatlarla dolu.

 

Bu yapısal tercih, romanın en temel teması olan iletişimsizlikle de çok örtüşmüş. Örneğin üniversitede ayrı düştükleri, duygusal olarak da uzaklaştıkları bir dönemde Marianne sigara içmeye başlıyor. Connell ona ne zamandır sigara içtiğini sorduğunda Marianne cevap vermiyor; sigara açıklanmaz şekilde kalıyor. Bu durum, Marianne’in Connell yokken değişebilme kapasitesinin somut bir temsili niteliğinde. Eser çoğu mesajını sessizce verse de değişim konusunun sürekli altı çiziliyor. Hatta bir alıntı yapayım: “Gerçekten, diye düşündü, gerçekten. İnsanlar birbirini değiştirebiliyor.”

 

Zaman atlamaları değişim temasını vermekte çok iyi bir araç olmuş. Fakat ben eserin yapısal anlamda da altını çizdiği bu mesaja tamamiyle katılmıyorum. Anlatı ilerlerken birçok olayın doğrudan anlatılmadığını, sadece sonuçlarından veya etkilerinden haberdar olduğumuzu görüyoruz. Rooney, bu anlamda boşlukları okura bırakan, okurdan aktif katılım isteyen bir yazar. Ben kendi katılımımda insanların birbirini değiştirebildiği değil, doğal olarak ve kendileri isterlerse, zamanla, yaşananlardan sebeple değişebildikleri mesajını aldım.

 

Diyaloglarda tırnak işareti kullanmaması, karakterlerin konuşmalarını düşünceleriyle iç içe geçirerek anlatıyı daha akışkan ve organik kılıyor. Bu biçimsel tercih, özellikle ilişkilerdeki belirsizliğe ve kimlik mücadelesine ayna tutuyor bence. Zaman zaman yazarın tırnak işaretlerindeki tasarruflu davranışı kimin ne söylediğini karıştırmanıza neden olsa da genel olarak akışkan bir dili var, içsel monologlara ve bilinç akışına yaslanan bir yapı sunuyor.

 

Connell ve Marianne’in ilişkisi, yalnızca romantik bir bağ değil; aynı zamanda iki bireyin kendilik mücadelesinin arenası. İki karakter sürekli neyin normal olup olmadığı konusunda kendisiyle savaşıyor. Connell, duygularını ifade etmekte zorlanan, toplumun normlarına uyum sağlamaya çalışan, fakat iç dünyasında büyük bir yalnızlık barındıran bir karakter. Lisedeki popülerliğiyle var olan Connell, üniversiteye başladığında büyük bir kimlik krizi yaşıyor. Rooney, onun bu geçişini yalnızca davranışlarıyla değil, iç sesleriyle, boşlukta yankılanan düşünceleriyle vermiş. Connell’in depresyonla mücadelesi, sıradan bir “erkek kırılganlığı” anlatısı olmaktan çok daha derin bir varoluş krizine dönüşüyor. Çünkü kendinizi diğer insanların beklentilerine göre şekillendirirseniz çevreniz değiştiğinde kişiliğinizi yeniden yaratmanız gerekir. Lisede çok popüler olan Connell üniversiteye gidip de çevresi değişince tam da bu problemi yaşıyor.

 

Marianne ise bambaşka bir uçta: zeki, özgür görünümlü, entelektüel… Fakat duygusal anlamda son derece yaralı. Ailesiyle olan ilişkisi toksik bir yapıda; annesi ve erkek kardeşiyle olan bağları onun değer görmeme hissini pekiştiriyor. Bu nedenle, aşkı bir “onay aracı” olarak yaşadığı anlar oluyor. Kendini değersiz hissettikçe kontrol edici ya da aşağılayıcı ilişkilerde yer alması, bu içsel kırılganlığın dışavurumu. Herkesin içinde onu küçümseyen arkadaşlardan, yatakta onu aşağılayan cinsel partnerlere kadar her ilişkisinde bu yaşadığı (ve belki de yaşamayı kendi seçtiği) değersizlik hissini onunla birlikte hissediyoruz.

 

Rooney, karakterlerinin psikolojik derinliğini abartılı psikanalitik açıklamalara yaslanmadan, gündelik davranışlar ve küçük diyalog parçalarıyla vermiş. Kitapta depresyon kelimesi bile geçmiyor fakat karakterlerin uzun süredir farklı sebeplerle bununla mücadele ettikleri çok açık. Bu da romanın gücünü pekiştiriyor; çünkü gerçek hayatta da insanlar çoğu zaman duygularını büyük sözlerle değil, sessizliklerle, davranışlarıyla ya da kaçamak cümlelerle ifade eder. Marianne ve Connell’in ilişkilerinin başlama şekli bile bir kimlik bunalımıyla bir depresyonun birlikteliği gibi. Marianne (yaşadığı deneyimi çok küçük düşürücü ve aşağılayıcı bulmasına rağmen) Connell’in lisedeki popülerliği zarar görmesin diye cinsel ilişkilerini gizli tutmasına izin veriyor.

 

Bu açıdan cinsellik, eserde yalnızca fiziksel bir yakınlık değil; güç ilişkilerinin, utançların ve duygusal savunmasızlıkların da sahnesi olmuş. Seksin bu şekilde ele alınması özellikle Marianne üzerinden dikkat çekiyor. Onun cinsellikle kurduğu ilişki, duygusal ihmalin ve bastırılmış şefkat ihtiyacının bir göstergesi gibi.

 

Connell için ise cinsellik, bir yandan mahremiyetin ifadesiyken, diğer yandan kendi benliğiyle temas kurmanın bir yolu. Ancak iletişim eksikliği, bu mahremiyeti çoğu zaman zedeleyen bir unsur haline geliyor. Birbirlerine duygusal olarak çok bağlı olmalarına rağmen bu bağ, iletişim sorunu sebebiyle bir türlü yeterli ya da tatmin edici olmuyor. Bu da roman boyunca hissedilen büyük bir eksiklik duygusunu doğurmuş: İki insan, hem birbirine çok yakın hem de bir o kadar uzak olabilir mi? Bu “normal” mi?

 

Daha ilk bölümünden itibaren, Marianne ile Connell’in arzularının “normal” olup olmadığını sorguladıkları iç çatışmaları sürekli biçimde görüyoruz. Bu sorgulama hem ne istedikleri hem de ne istemedikleri üzerinden gelişiyor. Connell, önceki sınırlı cinsel deneyimlerinin tatsız olması nedeniyle kendisini rahatsız hissediyor; özellikle öğretmeni Miss Neary’nin derste yaptığı cinsel imalar onun midesini bulanacak kadar huzursuz olmasına yol açıyor. Marianne ise Connell’le seks yapmayı değil, onun başka biriyle seks yapmasını izlemeyi hayal etmekte bu nedenle kendisini garip ve farklı biri olarak tanımlıyor.

 

İlişkileri ilerledikçe ve her biri başkalarıyla da cinsel deneyimler yaşamaya başladıkça, bu “normal arzu” takıntıları daha da yoğunlaşıyor. Connell, lisede popüler ya da geleneksel anlamda çekici bulunmayan Marianne’e duyduğu arzunun kendisini cinsel olarak sapkın biri yapıp yapmadığını sorguluyor. Marianne ise itaatkâr rollerden ve aşağılayıcı erkeklerden hoşlanmaya başladıkça, bu durumun kendisinde doğuştan gelen bir çirkinlik ve değersizlik olduğunu düşünmeye başlıyor. Daha sonraki bir sahnede Connell, Marianne’in kendisine o kadar teslim olduğunu fark ettiğinde panik atak geçiriyor; çünkü onun fiziksel şiddeti bile sorgulamadan kabullenebileceğini sezdiği bir an yaşıyor. Romanın son cinsel sahnesi ise bu dinamiğin doruk noktası: Marianne, Connell’den onu dövmesini istiyor. Connell bu talebi reddediyor ve sahne aniden sona eriyor. Bu kesinti, romanın arzunun sınırlarını, mahremiyetin kırılgan doğasını ve sevginin istismar karşısındaki direncini tartıştığı en güçlü anlardan biri bence.

 

Eseri Young Adult türünden çıkaran tek şeyin de seks olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Cinselliği sansürlesek rahatlıkla türü değişecek bir eser. Fakat YA türünde, özellikle de Amerikalı temsilcilerinde sık görmediğimiz bir katmanı var: sınıf farkı ve bunun ele alınış şekli.

 

İrlanda edebiyatı, tarihsel olarak sınıf farklarını derinlemesine ele alan köklü bir gelenekten beslenir. James Joyce’un Dublinliler’indeki kentli yalnızlığı, Edna O’Brien’ın kırsal bastırılmışlıkla yoğrulmuş kadın karakterlerini, Roddy Doyle’un işçi sınıfı Dublin’ine dair doğrudan anlatımlarını bu çizginin başlıca örnekleri olarak verebilirim. Bu eserlerde sınıf, yalnızca bir arka plan değil; karakterlerin psikolojilerini, ilişkilerini ve kaderlerini belirleyen temel bir yapı taşı.

 

Sally Rooney ise bu geleneği, Kelt Kaplanı dönemi (1990’ların ortasından 2000’lerin sonuna kadar olan dönemdeki İrlanda ekonomisini ifade eden bir terim) sonrası İrlanda’sında, yani ekonomik patlamanın ardından gelen belirsizlik çağında yeniden şekillendiriyor. 2008 finansal krizinin ardından ortaya çıkan güvencesizlik, yükselme hayallerinin kırılması ve toplumsal aidiyetin muğlaklaşması, Rooney’nin bu romanında genç karakterler üzerinden görünür hâle gelmiş.

 

Bu konuyu biraz açmam gerekirse; Connell’in annesi, Marianne’in ailesinin evinde temizlikçi olarak çalışıyor. Bu durum, iki karakterin ilişkisini sürekli görünmez ama etkili bir güç dengesizliği içinde tutuyor hep. Connell, Marianne’in evinde sevgilisi değilmiş gibi davranmayı seçiyor; burada utandıran toplumsal farkın erkek egosuyla ilgili derin bağlantısı da gösterilmiş.

 

Marianne ve Connell üniversiteye başladıklarında, sosyal sınıfları liseye kıyasla hayatlarını daha doğrudan etkilemeye başlıyor. Marianne’inkine benzer geçmişlerden gelen insanlarla çevrili olan Connell, lisedekinin tam aksine kendini dışlanmış hissetmeye başlıyor; bunda çok haksız da sayılmaz. Yan karakterler onun yanlış kıyafetler giydiğini düşünüp açıkça ifade ediyor ya da kız arkadaşı tarafından doğduğu yerle alay ediliyor. Maddi kaygılar üzerine hiç düşünmek zorunda kalmamış olan Marianne ise (yine kendi lise deneyiminin aksine) üniversiteye sosyal olarak rahatça uyum sağlıyor. Para, “onun ve onun gibiler” için yalnızca bir sembol; bu durum, hem Marianne’in hem Connell’in kazandığı bursla en açık şekilde somutlaşmış. Üniversite yıllarındaki en kritik ayrılıkları, doğrudan herhangi birinin sosyal sınıfından değil, aralarındaki derin iletişim uçurumundan kaynaklanıyor. Connell işini kaybedip yaz boyunca Dublin’den ayrılması gerektiğini söylediğinde, Marianne onun başka kadınlara öncelik verdiğini varsayıyor; Connell ise aslında kalacak bir yere ihtiyacı olduğunu ima etmekte ama bunu doğrudan söyleyemiyor.

 

Rooney sınıf farkını çok katmanlı bir biçimde işlemiş. Özellikle mezuniyet sonrası iş bulma, konut kiralama, staj gibi meseleler karakterlerin sınıf farklılıklarını daha görünür hale getirmiş. Eserde bu fark sadece meslek ve para miktarına sıkışıp kalmıyor. Hangi kafede rahat olunur, kimin evi daha sessizdir, kim mezun olduktan sonra staj yapacak kadar maddi desteğe sahiptir, kim maddi sebeplerden dolayı terapiye gitmeye çekinir… Rooney bu farkları “büyük olaylar” üzerinden değil günlük hayattaki detaylar üzerinden işlemiş.

 

Bu yönüyle Normal İnsanlar, İrlanda edebiyatında sınıf temalı anlatılara eklemlenen yeni bir sayfa açıyor bence. Ancak Rooney, bu meseleyi nostaljik ya da didaktik biçimde değil; karakterlerinin içsel deneyimlerinden süzerek aktarmış. Sınıf burada sadece dışsal bir koşul değil, bu koşulların yarattığı duygular olarak da işlenmiş. Utanç, dışlanma, yetersizlik hissi gibi duygular, sınıfsal farkın roman içindeki asıl yansımasını oluşturuyor.

 

Normal İnsanlar; sınıf meselesi dışında da büyük olaylardan değil küçük sessizliklerden, kaçırılmış anlardan oluşuyor. Bu nedenle romanın asıl anlatıcısı karakterlerin söylemedikleri. Birbirlerine dönüp açıkça “Seni seviyorum” diyemedikleri, gitmek ya da kalmak konusunda dürüst olamadıkları, küçük bir açıklamanın her şeyi değiştirebileceği anlar…  İşte bu anlar romanın en sarsıcı bölümlerini oluşturuyor.

 

Rooney, bu sessizlikleri anlatıya dahil ederken ne dramatize etmiş ne de hızla çözümlemiş. Okuru bu boşluklarda kendi başına bırakıyor. Normal İnsanlar, sonsuz iletişim araçlarına sahip olmamıza rağmen, duygularımızı dile getirmekte hâlâ bu kadar beceriksiz oluşumuzun romanı bir yandan da.

 

Connell’in üniversite yıllarında yaşadığı depresyon ve terapi süreci, Rooney’nin modern bireyin zihinsel kırılganlıklarını nasıl büyük bir incelikle ele aldığını gösteriyor. Connell’in bir arkadaşının ani ölümü sonrası yaşadığı çöküş (ilk bakışta bir kayıp hikâyesi gibi görünse de) aslında uzun süredir birikmiş duygusal yüklerin açığa çıkması. Bu yazıyı yazmadan önce farklı bakış açılarını görmek için kitap üzerine yazılan eleştrileri okudum, bazı eleştirmenler Connell’in terapi süreçlerinin romanın ritmini bozduğunu söylemiş. Aksine bence onu tamamlıyor; çünkü genel olarak ilişkilerde söylenmeyenleri gördüğümüz eserde, bu sahneler insanın kendi kendine söylemedikleri olduğunu da gösteriyor.

 

Normal İnsanlar, bir aşk romanı değil; belki de bir anlayış arayışı romanı. Rooney, karakterlerini “birbirini seven ama bir arada olamayan” klasik formüle yerleştirirken, bu formülü klişeye düşmeden derinleştiriyor. Onların ilişkisi, tutkunun değil, çabanın ve kırılganlığın bir hikâyesi.

 

Connell ve Marianne’in ilişkisinde çözüm yok; bu anlamda roman, okura bir “rahatlama” sunmuyor. Ancak belki de tam da bu yüzden çok daha gerçek. Rooney’nin sade ama yoğun anlatımı, karakterlerin iç dünyalarını neredeyse sezgisel biçimde okura geçiriyor. Her cümle, her sahne, konuşulmayanların ağırlığıyla yüklü. Bence bu yönüyle roman, nesnel gerçeklikten çok kimliğin, sınıfın, arzunun ve aidiyetin haritasını çıkarıyor.