“O Güzel Kadın”la  Buluşmak…
Yazılar

“O Güzel Kadın”la Buluşmak…

Tahsin Şimşek

İsa Küçük’ün anılar izleğindeki yapıtları art arda geliyor. “Sarışın ve Kara” ve “Geçmemiş Zaman” adlı iki romanından sonra, şimdi de “O Güzel Kadın”la buluştuk. Aslında bütün öykülerinde o güzel kadınlar var. Onlar, cumhuriyet aydınlanmasının özneleri… Anımsayalım, Halet Abla Destanı’yla çıkmıştı İsa Küçük yazın yolculuğuna; o güzel kadın Halet Çambel’le.

 

Trajedinin büyük ustası Aiskhylos (Eshilos), “Anı, tüm bilgeliğin anasıdır.”, düşün adamı Kierkegard da “Anımsamak sanattır.” dediğine göre, hiçbir yazarı anılarından koparmanın olanağı yok. Kalemi yeşerten de anılardır zaten.

 

İsa Küçük, dünün kaymakam ve valisidir; her yapıtında anılarını yeniden dokur. Kurgunun sağladığı o sınırsız olanakları, yazının her türünde kullanır; roman, öykü, şiirde… Örneğin, Sarışın ve Kara’da, Ece Ayhan’la buluşmuştuk. Ece Ayhan da bir kaymakamdır; “Devlet dersinde erken öldürülmüştür”. Geçmemiş Zaman’la İsa Küçük’ün hizmet coğrafyasında uzun yolculuğa çıkmıştık. “Stabilize Yol Havaları” da o yolculuğun türküleriydi. Bu kez de albümü, O Güzel Kadın’la çeviriyor; elbette anımsamağı sanata dönüştürerek.

 

O Güzel Kadın’da, öyküyle şiiri buluşturan o kısa ve devrik tümcelerin dinamizmine tanık oluyoruz baştan sona. Dahası somutlamanın bin bir çeşidine. İşte onlardan birkaçı: “ateşi tıraş eden kızlar, hışırtıyla geçip giden bahar yağmuru, sesteki ışığın peşine düşen gözler, havayı kırlangıç çığlığı gibi yaran ses, tanrının bile kaybettiği yer, kaderin kederi yendiği an, birbirine pusu kuranlar çağı…”

 

Şu sorgulayan tümceler ve saptamalarla da İsa Küçük’ün düşün dünyasına yelken açıyoruz: “Yitmek kaybolmak değil, yeniden doğmaktı.” tümcesindeki yoğunlukla, “İnsana karşı ne kadar kanun varsa yürürlükten kaldırılmalı.” tümcesindeki isyanla, “Devlet hep böyle sesin gibi güzel yüzyle gelse bize kızım!” tümcesindeki o derin hasretle, “Taş taşı, laf taşıma.” tümcesindeki o devrimci sırdaşlık hukukuyla, “Her ağacın kurdu içinden olur derler, darağacının kurdu yok mu?” tümcesindeki o ürpertici ironiyle…

 

Gelin, şimdi de sayfaları çevirelim; öykülere küçük pencereler açarak kalemin o yelken düşüne tanıklık edelim.

 

İlk iki öyküde aşk kutsanıyor; evliliğin unutturamadığı “O Güzel Kadın”la, “Serap”a dönüşen o ilk aşkla.

 

Geleceğin Kalbi” dört dörtlük bir Gezi sorgulaması; özellikle o Kırmızılı Kadın’la, camide içki içilmediğini söyleyerek “bir iç savaşı önlemiş” o müezzinle… Her şeyi sığaya çekip ama “hukuk devletini ortadan kaldırma”yı hiç sorgulamayan savcılarıyla… Ve “kendini devlet sanma hastalığı”na yakalanmış memuruyla, “eziyet edeni sevme” dediğimiz o Stockholm Sendromu’yla…

 

Tasnif Dışı”da, karşımıza çıkanların hepsi, müthiş bir ironi somutlaması, özellikle de adlarıyla; o Arzu Keklik, Kalaycı Rıza, Başkan Kostak’la… Sekmekten bıkmayan o dizginsiz arzuların rızası da kalayı da kendinden elbet. Siyaset yapmanın o kostak doyumu da cabası… Hele o kasaba hovardalıkları… Elbette bu tuzağın, sahte imzalı dilekçelerin bir de kurbanı olacak. Bütün o hali pürmelaliyle o acemi kaymakam! Peki, “Dönüşüm”de neye mi tanık oluyoruz? O ayı ile çöl bedevisinin rastlaşmasına, yani o sıra dışı hayal kırıklığına. Yalnızlığa tutsaklığın dönüşümüdür bu; gelmeyen sevgililerle, değişen aşklarla… Evet, İnsanlar, “… ‘geleceği’ mi, yoksa ‘gelmeyeni’ mi bekliyor?” Bu sorunun da bir yanıtı var elbet; çünkü “Kentler giderek daha çok kirleniyor, içinde çıkılmaz insan kuyuları, çok derin!”

 

Devlet Çocuk” kitabın en uzun ve sarsıcı öyküsü. “Devlet Baba” ya da “Devlet Ana”nın içine düştüğü durumlara ironik bir tepkinin öyküsü. Bir kasabanın kuruluşunun 1000. yılı etkinliklerinde yaşananlar… Öykünün kahramanlarından Halk Eğitim müdürü Nazım Bey ve o “İşin tarihi yanıyla kimse ilgilenmez. Konser düzenleyelim diyorlar.” tümceleri, bana, İsa Küçük’ün 1985’te başlattığı o Afrodisias etkinliklerini anımsattı her nedense. Cumhurbaşkanı etkinliklere davet edilmesiyle gündem birden değişiyor. Cumhurbaşkanının gençlik yıllarında “yetkim yok” deyip içine yara ettiği o Göktaş köyünün su sorunudur artık herkesin derdi. Suyu basacak sağlam bir motopomp bulamayan devletin içine düştüğü akla ziyan durumu… O kurnaz yerel siyasi aklın devreye girmesi… Açılışı yapılan çeşmeye, arızalanan motopomp yerine, gözlerden ırak bir yerden arozözle su basılması… Ve o tazyikli suyla cumhurbaşkanının ıslatılması… Evet, Devlet Baba ya da Devlet Ana bu hallere düşüyor / düşürülüyorsa, yazarın “Bir kere de çocuk olsun devlet!” demesi, çok da absürt karşılanmamalı değil mi?

 

Bir Yangının Külü”nde, türkülerden korkan o devlet aklı çıkıyor bi kez daha karşımıza. Otopsiye korumasız giden o doktor ve savcı hanımların direncine karşın. “Neden”de de terör bölgesindeyiz. Karlı bir kış günü, çocuğunu doktora götüren Bölge Şefi’nin öyküsüyle; kaymakamın ve karakol komutanının telaşıyla…

 

Ölüme Doğmak” müzeye dönüştürülmüş bir cezaevini ziyaretinin öyküsü. Evet, “Arkeoloji, tarih, sanat, etnografya… ‘Hangisi olursa olsun, insan gittiği her müzede kendini arıyor olmalı’ diye düşündü; eksik bıraktığı, tanımlayıp tamamlamadığı kendisini…” tümcesi, bu öykünün özeti. Peki, darağacını demir parmaklıklar arkasını hapsetmek olası mı? “Merih”te önce her genci raylar üstünde yürüten o “aşk”la buluşuyoruz. Sonra da devrimci bir eyleme katılmanın trajedisiyle… Gözaltı, nezarethane, işkence ve gözdağıyla…

 

Küs Şerbet” “hantallaşmadan ülkeyi büyütme” ülküsüyle yetişmiş bir kaymakamın hayal kırıklığının öyküsü. Herkesin kendi karanlığına gömülmesi, kütüphanelerin ardı ardına kapanması, taşımalı eğitimle köylerin boşaltılması kimin umurunda!… Dert başka. Dert, Atatürk Heykeli’ndeki atın şeyi. Dert, yaptırılacak padişah heykeli… Arkası gelmeyen gazeteci polemikleri… Tam da “Bir kentte çok sayıda bilgin varsa o kent mahvolacak, çok sayıda deli varsa kent mutlu olacaktır.” diyen o mezopotamik betimlemeye uygun bir ortam.

 

Evet, anılarından ve mesleğinden hiç kopamayan İsa Küçük, öykülerinde de o boğuk, “bulantı”lı dünyadan olabildiğince uzak. Öyküleri de öyle; Çehov gerçekçiliği ile Sait Faik, Oktay Akbal şiirselliği ve sıcaklığı buluşmuş öykülerinde.