ÖLÜMDEN SONRA UNUTULMAYAN
Şiir

ÖLÜMDEN SONRA UNUTULMAYAN

 

Tek boynuzundan gökkuşağı renklerinde ışıklar çıkaran bir gök Unikorn’u vardı. Doğaüstü bir gök çocuğunun dostuydu. Göklerin muhteşem gününden gelen mucizenin kendisiydi çocuk. Kasket takıyordu. Ateş büken babası, yeryüzüne inme kararı aldığı gün ona ateş sıçramadı. Ateşi göğe büktü; yere doğru, güneşin üstüne, çünkü yeryüzü şeytanın bile kontrolünden çıkmıştı. İnsanoğlu dedikleri yaratık kötülükte şeytanı geçmişti! Irmak kenarındaki hep oturduğu ağacın altında o mucizevi altın ışıklar saçan çocuk korkunç bir veda mektubu bırakarak yeryüzüne uçtu; yeryüzünde onu bekleyenlerden habersiz, beklediklerinden habersiz, beklemediklerinden habersiz bir çöle düştü. Çölde gözünü alamadığı bir labirent ayna vardı. Aynaya baktı. Aynada yüzü parçalanmış, çoğalmıştı. Gerçek yüzünü seçmedi. Bu dünyadaki ilk günüydü. Çöldeki labirent aynada kaç gün kendini seyretti bilmiyordu. Bilemezdi. Bir laboratuvarda açtı gözünü, kalın ormancı halatlarıyla bağlanmıştı. Bu halatları tanıyordu. Gökyüzü ormancılarının da levazımıydı bu halatlar. Karşısında binlerce beyaz önlüklü adam vardı Dünyayı temsil eden ve altın ışıklar saçan mucize çocuk kuzey yarım kürede bir kentte yaşayan bir kadının rahmine düştü 1950’lerde. Daha önce de başka bir kadının rahmine düşmüştü Osmanlı’da. Şimdi hatırladı, yalnız şimdiki zamana aitti. Arnavutköy 1982, ihtiyarların “kamelya” dediği, modern İstanbul gençlerinin “çardak” dediği bir yerde, bir sıcak yaz gecesi biyolojik babasıyla karşı karşıya oturmuşlardı. Tanrı en zorundan başlatmıştı hayatı ona. babası sorumsuz serkeş, ona her ikisinin de başına gelebileceklerden habersiz bir biçimde rose şarap şişesini uzatıyordu. Büyük yudumlar alıyor, kıvançla içiyordu şarabı çocuk. Büyüdüm zannediyordu. Gerçek babası gökte acı çekiyor, gök ışığını bir yakıp bir söndürüyordu. Boynuzundan gökkuşağı ışıkları saçan Unicorn, Işık Çocuk’un başındaki meleklerin üstünde onu bekliyordu ağlayarak.

 

Doğduğu ülkenin gizli güçleri çocuğu bir laboratuvarda ikiye böldü. Birisi hiçbir şey hatırlamayan depo, ötekisiyse çift hayatlı kahraman. İçlerinden yalnız kahraman olanların farkında bu bölünmenin. Kahraman olan, dünyayı değiştirmek gibi hayati bir “suç”a bulaştı. Haliyle başka suçlar da işlediler. İkiz kardeşi de, depo olanı da bu suçun içindeydi. Kahraman olanı yeryüzüne düştüğü ilk günündeki gibi labirent aynada çoğalan yüzler gördü yeniden rüyalarında. Dünyada da çoğaltılıyordu. Rock yıldızları onun gibiydi, sinema aktörleri onun gibiydi, hatta doktorlar ve dünyanın bütün dehaları onun için çalışıyor görünüyordu. Hemen hepsi altın saçan Işık Çocuk karşısında maymuna dönüşüyorlardı. Yaratıktılar onlar, Tanrı’nın kulu bile değillerdi. Laboratuvarda çoğaltılıyorlardı. Unicorn’un gözyaşları hep yağmur olur, yağmurlar yağdırırdı Işık Çocuk’un olduğu coğrafyalara. Biyolojik kimsesi yoktu Işık Çocuk’un. Dünya rüyası için ailesi olan ailesinden başka… Küçük ablasıyla marş söyler, bilge büyük ablasıyla Shakespeare üzerine konuşur. Abisi ile siyaset tahlilleri yapar, en küçük otistik kardeşiyle sürpriz oyunlar oynardı. Mesela “Elimdeki nerede?” Otistik kardeşi her seferinde bulurdu elindekini. Depo olana hapsettiler Işık Çocuk’u. O dahiçbir şey hatırlıyor her şeyi unutuyordu. Depo olan diğer yarısı da bir otistikti. Fakat o da gerçek kızkardeşi Melek kadar zekidi. Dedim ya, “suç”a bulaşmıştı bu kobay çocuk. Dedim ya, başka bir suça da bulaşmış depo olan diğer otistik yarısı. Işık Çocuk’un omuzlarında ve başında hâlelerle gezinen üç meleği vardı. Polis istihbarat Teşkilatı onu izliyordu. Polis amirlerinden kod adı “Ökkeş” olanın Alp diye bir oğlu vardı. O da monitörün başında ışık saçan çocuğun günlük hayatını izlerdi. Polis teşkilatının Işık Çocuk’a taşıyamayacağı kadar çok çöp yüklediği bir gün, melekler bu yükün ağır geleceğini düşündüler. Polis teşkilatı derhal konuyu Çin’e iletti. Çin Akıl Takımı meleklerin öldürülmesi için sinyal gönderdi. Sinyalin geleceğini önceden bilen melekler bu ölüm sinyaline karşı Işık Çocukları yeniden doğup ağır çöpleri almaya karar verdiler. Işık Çocuk melekleri görememiş, sadece üç küçük melekle bedeninin  bütünleştiğini hissetmişti. Melekler Işık Çocuk’la bütünleşirken karanlıkta bir kutsal ışık oluştu. Ağlayan Unicorn’sa o gece yağmur yağdırmıştı. Işık Çocuk, bilemedi Unicor’un neden ağladığını ve neden sabaha kadar yağmur yağdığını. Sabah gözlerini açtığında parktan on yaşlarında bir çocuğun sesini duydu. “Öldürdüler mi?” diye sordu amirin oğlu Alp’e o çocuk… Alp’in kopuk sesini hemen tanıdı Işık Çocul. “Evet, öldürdüler” dedi Alp. “Çinliler o üç meleği hakladı, görsünler Türkiye’nin gücünü”. Altın saçan Işık Çocuk, tek boynuzundan gökkuşağı renklerinde ışık çıkaran Unicorn’un neden ağladığını ve o gece sabaha değin neden yağmur yağdığını anladı…

 

 

2 Haziran 2025, Acıbadem

(Yakında kitaplaşacak olan Hayalet Jakoben dosyasından)