Tren istasyonunun karşısında bir otel. Bir süre sonra geleni gideni azalıyor, karanlık ve yalnızlığa gömülüyor. Eski ama heybetli, duvarlarından rutubet sızan, saatleri durmuş, perdeleri ise yarı açık! Ve o otelin içinde yaşayan bir adam: Zebercet.
Bir memleketin yalnızlığını, bir toplumun bastırılmış arzularını, bir insanın iç çürümesini sırtlanmış bir ağır figür. Ömer Kavur’un Anayurt Oteli, sadece bir roman uyarlaması değil aynı zamanda bir ruh hâlinin sinemaya katılımı. Yusuf Atılgan’ın 1973 tarihli romanından Ömer Kavur’un uyarladığı Anayurt Oteli; en iyi Türk filmleri listelerinin her zaman ilk sıralarında yer alır. Küçük bir taşra kasabasında, tren yolunun hemen karşısında, gelen gidenin uğrak yeri bu otel hikâye ilerledikçe filmin baş karakterlerinden biri haline geliyor. Anayurt Oteli 1839 yılında konak olarak yapılıyor ve 1923 yılında ötele dönüştürülüyor. 1950 yılında dünyaya gelen Zebercet 1960 yılında annesini kaybediyor, 1971’de askerden dönüyor, babasını kaybediyor ve 1980 yılında otelin yönetimini devralıyor!
Film mekân kavramına önem verdiği kadar zamanı da kavrıyor. Film zaman, geçmiş, toplumsal tarih ve mekân arasında iç içe bir akış kuruyor. Yusuf Atılgan’ın romanında hissedilen durgunluk, yavaşlık hatta kuşku ve güvensizlik hissi burada görüntüye sirayet eden bir anlatıma dönüşüyor. Otel Zebercet’in zihni gibi, sessiz, hareket etmeden ve tozlu bir şekilde eskimeye bırakılmış. Kamerada bu ortak ruh halinin gözlemcisi gibi hareket eder, uzun planlar, neredeyse hiç kesilmeden akan planlar Zebercet’in sıkışmışlığını seyircinin bedeninde de yaşamasını sağlar…
Bir perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle kasabaya gelen ve otelde tek gece geçirdikten sonra ayrılan kadının boş odanız var mı deyişiyle başlar ve o laf film boyunca Zebercet’in ağızına dolanan, zihnini bulanıklaştıran, tutkulu bir saplantıya dönüşür. Kısa kalır ama bıraktığı etki Zebercet’in dünyasında sonsuz bir yankılanmaya dönüşür. Film boyunca Zebercet kadının geri dönmesini bekler, bu umutsuz bekleyişi onun başkalarıyla iletişimi kesip otele müşteri kabul etmemesine kadar gider. Kadın Zebercet’in arzusunun somut halinden çok, onun uyanışını simgeleyen bir kötülüğün hayaleti gibidir. Kadının geri döneceği düşüncesi Zebercet için bir varlık nedeni olurken, aynı zamanda onu ve etrafındakileri yok oluşa götüren bir çürümeyi de başlatıyor.
Filmde Zebercet’in kafasında oluşturduğu cinsel arzu, görünmez bir halde oteli dolaşıp her yere sirayet eden bekleyişe dönüşür. Bunun somut hali otelde çalışan, dayısının getirip bıraktığı, otelin tekdüzeliği karşısında uykuya sığınan Zeynep’in bedeninde son bulur! Zeynep’in Zebercet’e olan kayıtsızlığı bulanık ruh halindeki adamı iyice çileden çıkarır.
Anayurt Oteli sinemamızdaki en başarılı edebiyat uyarlamalarından biri. Onu bu denli güçlü kılan da yarattığı atmosferin derinliği, karanlığı. Loş ışıklar, sabit kadraj kullanımı, karanlığa dönüşen renk hakimiyeti filmi neredeyse taşranın ruh haline dönüştürüyor. Ömer Kavur filmde sesi neredeyse tıkıyor, Aytekin Çakmakçı’nın kamerası da bu sessizliği görünür kılan bir anlatıma hizmet ediyor. Diyalogların azlığı, sessizliği filmde birincil, aktif bir rol üstleniyor bu da her tıkırtı, nefes ve boşluğun anlam kazanmasına sebebiyet veriyor. Bu sessizlik aynı zamanda Zebercet’in iç dünyasındaki uğultuya karşılık gelen bir yankıya, sustukça daha da yırtıcı hale gelen bir çığlığa dönüşüyor!
Yine de Ömer Kavur kitapta uzun uzadıya anlatılan otelin tarihine pek girmez, Zebercet’in geçmişine dair ipuçları sunsa da izleyicinin bu iki karakter hakkında bütünlüklü bir bilgiye sahip olmasına müsaade etmez. Bu yüzden sonlara doğru hikâye netleşeceği yerde daha bulanıklaşır, açıklık kaybolur. Bu durumda kitabı okuyan izleyicinin romanda sözü edilen olayların filmde olmamasına dair eleştirisi olur, edebiyat uyarlamalarının hakkıyla yapılmadığı, eksik kaldığı şeklinde yorumlanır ama konuyu, Kavur özelinde ele alırsak, o, romanın birebir uyarlanması halinde sinemasal dilinden çok fazla şey yitireceğini düşündüğünü söyler. Filme baktığımızda eksiklik olarak addedilen, Zebercet’in geçmişinin üstünden silik bir şekilde geçen anlatımın aslında filmi güçlü kılan en önemli unsur olduğunu söyleyebiliriz. Otelin ısınmaması sorunu filmde geçiştirilen bir tarih algısı gibi dursa da film zaman ve mekân üzerinden ülkenin yakın tarihine ilişkin sözler söyler, tarihin tekerrür ettiği kavramı üzerinden aynı travmalara el uzatır, cinayetler, intiharlar, yangınlar, darbelerin birbirini izlediği ve takip ettiği imajını verir. Otelin, ülkenin ve Zebercet’in kişisel tarihi üzerinden bir ülke panoraması sunar. Örneğin 1839’da Tanzimat Ferman’ından sonra yapılan konağın, 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla otele dönüştürülmesi, 1980 darbesiyle babasının ölümü ve 10 Kasım’da intihar etmesi toplumsal ve kişisel travmaları aynı potada eriten bir algı sığınağına dönüşür. Bütün açıktan yapılan imalar, filmi 1980’lerin sessizliği içinde tezat ve farklı bir yere yerleştiriyor. O dönemde çekilen melodramların arasında felsefi tesirli bir film olarak yerini alır, popüler sinemanın çeperinin dışına çıkarak yerli sinemaya Tarkovskiyen bir iç bakış kazır, kasabada hayat ilerleyen değil bekleyen bir zaman tuzağı olarak resmedilir.

