Merve Çömelek ile ilk kitabı Sana Hikâyemi Anlattım’dan yola çıkarak yazarlık serüvenini, öykücülük anlayışını, aileyi, hafızayı ve toplumsal meseleleri konuştuk.
Metinlerarası Yayınevi’nden çıkan ilk öykü kitabınız “Sana Hikâyemi Anlattım” içerisinde on öykü barındırıyor. Bu kitabı yazmanızın en önemli sebebi ve hikâyelerinizin ortak noktası nedir?
Sana Hikâyemi Anlattım, yıllar içinde biriktirdiğim öykülerden oluşuyor. Kitapta iki bölüm var. İlk bölümde yer alan Evin İlk Ölüsü Seyhan Livaneli 2023 Mansiyon Ödülü’ne, diğer bölümdeki Mezbaha 2025 Çukurova Öykü Yarışması’nda birinciliğe uygun görülmüştü.
Öykülerin kahramanları, yaşadıkları dönemler ve karşılaştıkları sorunlar birbirinden farklı olsa da hepsinin ortaknoktası, kendilerinden önce kurulmuş bir düzenin içinde yaşamaya çalışmaları ve kimi zaman aileleriyle, kimi zaman toplumsal koşullarla, kimi zaman da kendi vicdanlarıyla karşı karşıya kalmaları. Öykülerde bireysel yaraları anlatırken, bu yaralara sebep olangerçekleri de ortaya çıkarmaya, bunu da bazen kadınların toplumsal rollerini kullanarak, bazen utanç veya suçluluktan bahsederek, bazen de sınıfsal hiyerarşiler, otorite gibi kavramları kurcalayarak yapmaya çalışıyorum.
Farklı hayatlar anlatılsa da okurun karakterlerde kendisinden ya da çevresinden bir parça bulabilmesini önemsiyorum.
Bu nedenle bölüm başlarındaki alıntılar yalnızca birer epigraf değil; kitabın yazılma gerekçesini anlatan iki temel bakış açısı.
Son dönem Türk Edebiyatında, roman ve öykü türlerinde yazmış olduğunuz eserlerinizle, aldığınız önemli ödüllerle adından sıkça söz ettiren bir yazarsınız. Öykülerinizde sıradan insanların hayatlarını, umutlarını, çaresizliklerini, varoluşsal sorunlarını gerçekçi ve akıcı bir üslupla, yalın bir dille okuyucuya aktarıyorsunuz. Edebiyat ve yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Edebiyat benim için anlama ve anlatma çabasıdır. Yazarken insanlığın ortak hallerine temas etmeye, bireysel hikâyeler üzerinden toplumun yaralarına yaklaşmaya çalışıyorum.
Bir derdi anlatmak için mutlaka o derdin mağduru olmak gerektiğine inanmıyorum. Bu başkalarının hayatlarını anlayabilme ve bağ kurabilme yetimizi görmezden gelmek olur. Benim için yazmak, kendime yabancı bulmadığım tümhâllerin izini sürmek demek.
Az önce bölüm başlarındaki alıntılardan bahsetmiştim. Terentius’un “İnsanım, insana dair hiçbir şeyi kendime yabancı saymam,” sözü yazarlığın benim için ne ifade ettiğini bence açıklıyor.
Ünlü Yunan filozof Epictetus “Bir insanın anavatanı çocukluğudur” der. Kitaba ismini veren “Sana Hikâyemi Anlattım” öykünüzde geçen “Zamanla fısıltılar da sustu. Başlayıp biten masalların yerini derinleşen özlemlerin açtığı boşluklar aldı. Unutulanlarla hatırlananlar karıştı. Kendime bir yaşam kurdum” cümleleriniz çok etkileyici. Öykülerinizin birçoğu anne, çocuk ve aile kavramları ekseninde ilerliyor. Aile ve çocukluk sizin için neyi temsil ediyor?
Aile toplumun en küçük yapı taşı. Birey ilk ilişkilerini burada kurar, dünyaya nasıl bakacağını, değerleri öğrenir.Öykülerimde aileyi yalnızca anne, baba ve çocuktan oluşan bir kurum olarak değil hafıza ve karakterin biçimlendiği temel alan olarak kullanmaya çalışıyorum.
Evet, ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, çocukluğun izlerini taşımaya devam ediyoruz. “Sana Hikâyemi Anlattım”daki sözler de biraz bunun altını çiziyor. Zaman geçiyor, değişiyoruz ama geçmiş tamamen kaybolmuyor.
Aile hem aidiyet duygusunu hem de içimizde taşıdığımızeksiklikleri ve özlemleri anlamak için güçlü bir kaynak.
Öyküyü oluştururken karakter, kurgu, dil ya da bir olay hangisi ilhamınızı artırır. “İyi edebiyat metni” olarak adlandırdığımız eserlerin dilsel özellikleri nelerdir, “metinde yapıtı taşıyan dilsel iskelet” sizce nasıl olmalıdır?
Benim için öykünün çıkış noktası her zaman aynı olmuyor. Bir karakter, belirli bir an, bazen de zihnime takılan küçük bir ayrıntı hikâyenin kapısını aralayabiliyor. Ancak yazma sürecinde en çok karakterlerin iç dünyasıyla ilgileniyorum. Ne yaşadıklarından çok, yaşadıklarının onlarda bıraktığı izleri merak ediyorum.
Okura bağ kurdurabilen ve sona erdikten sonra da etkisini sürdürebilen metnin iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette dilsel özellikler önemli; ancak bir metni taşıyan temel unsur benim için yalnızca dil değil. Metni taşıyan anlatılan dünyayı görünür kılabilmek ve kişileri ortaya çıkaran bir anlatıcı sesi yakalayabilmek. Benim tercihim her zaman süslü bir anlatımdansa sahici ve yalın bir anlatım.
Bu arada tabii ki nasıl yazdığımız kadar ne yazdığımız dabelirleyici. Okurun zihninde asıl kalan budur.
2025 Çukurova Öykü Ödülü’nü kazandığınız “Mezbaha” isimli öykünüz bugünün dünyasına ışık tutar nitelikte. 21. yüzyılda toplumların her alanında ciddi bir dejenerasyon gözlemliyoruz. Kutuplaşma, savaşlar, siyasal ayrımcılık, rant, rüşvet, ekonomik farklılıklar gibi faktörlerin çoğalmasıyla toplum dejenere olurken bu faktörler şiddeti ve kültürel yozlaşmayı da besliyor. Sanattaki ve toplumdaki yozlaşmayı siz nasıl yorumlarsınız?
İnsanlık tarihi boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkan sorunlar bugün daha görünür hâle geldi. Kutuplaşma, savaşlar, ekonomik eşitsizlikler ve adaletsizlikler yalnızca toplumu değil kültürel hayatı da etkiliyor. Ben edebiyatı sloganüretmek için değil, insanın bu süreçler içinden geçerken hâlini göstermek, sonrasına bakabilmek için kullanıyorum.Görmezden gelinenin altını sıradan hayatları kullanarakçizmek istiyorum. Kolektif bir damar yakalayabildiğimde mutlu oluyorum.
“Mezbaha” bir savaştan, işgalden kaçan bir aileyi ve dünyanın bu duruma körlüğünü küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor.Yozlaşmayı hikâyelerimin içinde yorumlamaya çalışıyorum. Yorumlarımın bir önemi var mı bilmiyorum ama en azından bunlar da yaşandı diyebilecek kadar yazma gayretindeyim.
Yayımlanan iki kitabınızın biri öykü biri roman. Öykü ve roman yazmanın benzerlikleri ve farklılıkları sizce nelerdir? Türk edebiyatımızda son yıllarda öykünün gelişimini nasıl görüyorsunuz?
Roman ve öyküyü birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmüyorum. İkisi de insanı ve hayatı anlatma çabasının farklı biçimleri. Ancak doğaları farklı. Romanda karakterlerle daha uzun süre birlikte yaşarsınız; onların dünyasını katman katman kurma imkânınız vardır. Öyküde ise alan daha sınırlıdır. Bu nedenle ayrıntının, sahnenin ve yoğunluğun önemi artar.
Son yıllarda Türk öykücülüğünün oldukça canlı olduğunu düşünüyorum. Çok farklı sesler ve arayışlar var. Gelenekten beslenirken yeni anlatım biçimlerini deneyen yazarlar da çoğalıyor. Bence çok seslilik her zaman güzeldir.
“Yazar, çağının tanığıdır” sözünden yola çıkarak “Sana Hikâyemi Anlattım, Bulmaca, Karalama” isimli eserleriniz diğer eserlerinizden daha farklı, toplumsal ve politik tartışmalar ekseninde ilerleyen eserler. Toplumsal konulara uzak kalmayan, eserlerinde sık sık buna değinen bir yazar olarak, sizce sanatçı bulunduğu toplumun sorunlarını, dertlerini iyi yorumlayıp bunu misyon edinerek halka öncü olmak durumunda mıdır yoksa bunlardan uzak, sadece sanatıyla mı var olmalıdır?
Sanırım az önce metni taşıyan unsurlarda nasıl yazdığımızkadar ne yazdığımızın da belirleyiciliğinden değinmiştim.Sanatçı sosyal meselelere sırtını dönemez. Tam tersi bunlarla beslenir. Olanı yazar, yazmak zorundadır. Haklıyı haksızı ayırmak açısından değilse de bu aktarım için gereklidir.
Ancak sanatın görevinin insanlara ne düşüneceklerini söylemek olduğuna da inanmıyorum.
“Sana Hikâyemi Anlattım”, “Bulmaca” ve “Karalama” gibi öykülerin kurgusu anlatıldıkları dönemin gerçekliğiyle örüldü.Çünkü hayatlarımız bunlardan bağımsız değil.
Kendi adıma, hüküm vermek yerine okura soru sordurmayıtercih ediyorum.
Bence sanatın gücü insanı düşünmeye zorlamasıdır.
Varoluşsal yolculuğunuzda etkilendiğiniz ve beslendiğiniz yazarlar, yönetmenler, müzisyenler kimlerdir?
İnsanı merkeze alan, karakterlerin iç dünyasını önemseyen eserler her zaman ilgimi çekti. Edebiyatta olduğu gibi sinemada ve müzikte de ortak duyguları görünür kılabilen, zamanın ruhunu yakalayabilen sanatçılar beni beslemeye devam ediyor. Müzisyen ve yönetmen olarak belirli isimlervermek zor, bu tercihler dönem dönem değişebiliyor.
Yazarlara gelirsek hiç düşünmeden Oya Baydar ve Füruzandiyebilirim.
Füruzan’ın sıradan hayatları anlatış şeklini çok etkileyici bulmuşumdur.
Eğer tek bir öykü kitabı okuyacak olsaydım, büyük ihtimalle bu Parasız Yatılı olurdu.
Bunlara Ferit Edgü ve Cengiz Aytmatov’u da ilave etmek isterim.