Şehrin Göğünde
Öykü

Şehrin Göğünde

Sümeyra Yılmaz

Uçmak güzel şeymiş. Bu şehre yukardan bakmak içinde yaşamaktan çok daha keyifliymiş.

 

Bu sabah evden çıkarken de çok heyecanlıydım aslında. Evimizin önündeki çiçeklenen kaysı ağacını görmek heyecanıma neşe katmıştı. Çiçeklerini sevdiğim kadar çağlalarını yemeyi de dört gözle bekliyordum.

 

Nişan için beğendiğim o kırmızı elbiseyi almaya gidiyorum. Dans kursunda tanışmıştık Ahmet’le.  Ne ara nişanlanma noktasına geldik ben de anlamadım. Nişan için birlikte alışverişe gitme fikri de onundu. “Ne istiyorsak, nasıl istiyorsak öyle olsun. Birlikte yapalım her şeyi” demişti. Birlikte karar vermiştik nişan yapmaya, düğünümüzü seneye yapacaktık. Çünkü benim bitirmem gereken bir tezim vardı. “Tezini verdikten sonrası kolay, çocuklarımıza daha fazla vakit ayırabilirsin o zaman.” deyip gülmüştü Ahmet. Utançtan yüzüm kıpkırmızı olmuştu, hoşuma da gitmişti çocuklarımın olması fikri ama serde feminizm var, ben “Yaa!! Sen çocuk mocuk diyerek beni eve mi hapsedeceksin, öyle yağma yook.” deyince, hınzırca gülerek, “Çocuklarımız olmadanönce birlikte hapsolacağız eve, çocuk olunca çıkarsın evden.” demişti beni tekrar utandırarak.

 

Metroya binip Kızılay’a ulaşmıştım. Kuğulu Park’ta buluşacaktık Ahmet’le. Otobüste tıkış tıkış gitmek yerine yürümeye karar veriyorum. Güvenpark ile Atatürk Bulvarı’nı birbirinden ayıran alçak duvarlarda oturmuş buluşma saatini ya da buluşacağı kişiyi bekleyenler, Ankara’nın en hareketli noktasına durağan bir mekân havası veriyordu.

Bir eliyle annesinin elinden çekiştiren diğer eliyle heykelin önündeki güvercinleri işaret ederek onları kovalamak isteyen sarı saçlı, renkli gözlü kız çocuğunu görünce parkın duvarına oturup bir süre insanları izlemek istedim. Metro çıkışında bekleyen, camında “3 TL” yazılı olmasına rağmen “10 tanesi 6 lira.” diye bağıran simitçiden “Ahmet’le yeriz” diye iki tane simit aldım (İki simide ne kadar ödemem gerekiyor şimdi?). Bulvardan yukarı yürüyecektim, araçla beşdakikada ulaşacağım yere yirmi dakikada ancak gideceğim. Bu şehri seviyorum ama bir yerlere ulaşmanın bu kadar zor ve yorucu olmasından nefret ediyorum.

 

Oysa bir yere ulaşmak hiç de zor değil yukardan gidince. Ah neydi o günler be! Omzuma çarpa çarpa gidenler, kaldırımlarda üçlü beşli grup halinde yürüyenler, yolun ters tarafından gelenler ve sen önlerinden çekilmeyince bir de seni tersleyenler… Öyle zamanlarda da garip şekilde tersliğin sende olduğu şüphesi dolar içine, haksızlıklarını o kadar haklı gibi savunurlar ki “Bu işte bir terslik var.” dersin demesine ama o tersliğin kimde olduğuna emin olamazsın.

 

Hele yağışlı günler… Özellikle tasarlanmış bir parkur gibi şehrin sokakları. Yoksa birkaç damla yağmurla her şeyin bu kadar zorlaşması akıl kârı değil. Dışarda kalmışsanız şemsiyeniz olsa da ıslanırsınız. Ben bu şehirde hiçbir zaman, yağmurun tepemden yağmasıyla ıslanmadım. O kadar da tedbirsiz yaşamazdım. Şemsiyem, şemsiyem yoksa bile kapüşonlu bir giysim mutlaka olurdu. Ama bu şehirde; oynak kaldırım taşı, yağmur suyunu biriktirmek üzere yapılan mühendislik harikası yollar ve o yollarda biriken suyu sana itinayla sıçratacak hızlı şoförler o kadar çoktur ki tabanından başına doğru ıslanırsın.

 

Düğünden sonra Ahmet de daha küçük ve sakin bir yere tayin isteyecekti. Kaçacaktık bu hengâmeden. Ahmet, “Zaten doğru düzgün arkadaşım da kalmadı kurumda. Bazısını görevden aldılar bazısını sürdüler. Sen de KPSS’ye çalışırsın rahat rahat.” demişti. Gidebileceğimiz yerleri araştırmaya başlamıştık bile, Ege tarafı ya da Akdeniz olabilirdi. Annem çok kızdı bu fikrimizi duyunca, “Ben o serseriye kızımı alıp uzaklara götürsün diye mi veriyorum! Buraya alışkınsınız, doğup büyüdüğün şehir nesini beğenmiyorsun?” demişti.

 

Hâlbuki doğup büyüdüğüm şehir değildi artık burası. Kalabalık yıldan yıla arttı bu şehirde, Hâlâ da Kalabalıklaşmaya devam ediyor. Büyüdüğüm şehirde çok kolay giderdim her yere. Artık öyle mi? Hele bir de ulaşım araçları macerası var. Türkçesine bu kadar uygun bir başka niteleme var mı bilmiyorum, “Toplu ulaşım”. Hakikaten topluca ulaşıyoruz her yere. Bu şehrin insanı başka hiçbir şey için bu kadar fazla bir araya gelmemiştir. Ha! Gelmek isteyenler de kısa sürede kamu idaresinin güçleri tarafından dağıtılır zaten. Türkçesiyle bu kadar çelişkili kullanılan başka sözcük de var mı bilmiyorum, “Kamu!”*.  Garip bir şehir burası, kamu güçleri kamuya karşıdır hep. Kamu malı denilen şeyleri kamu karşılıksız kullanamaz-kullandığı her şeye vergi adı altında ücret öder-, kamu görevlileri en çok kamuya zorlaştırır işleri, kamusal alan var mesela, bu şehirde kamusal alan demek yasaklı alan demek; kamusal alanda sigara içmek yasaktır, kamusal alanda öpüşemezsiniz –hatta bazı kamusal alanda el ele tutuşamazsınız-, kamusal alanda yüksek sesle konuşamazsınız, kamusal alanda fikrinizi söyleyemezsiniz, kamusal alanda alkol kullanamazsınız… Toplu taşımadan nerelere geldim ben de! Şimdi aşağıyı izlerken, aşağıdayken karıncaları izlediğim günler geliyor aklıma. Karıncalar da telaşlı telaşlı hareket ederler bizim gibi. Upuzun ahenkli sıralanışlarını bozmak için bir çöp uzatınca ortalık karışır, telaşlanan karıncalar birbirinin üzerinden geçer, bazısı yolunu şaşırır ters tarafa gider, bazısı daha çok hızlanır hedefini şaşırırdı. Peki bu şehre kim çomak soktu da bu hale geldi?

 

Ben de onlardandım.  Sürekli aynı yerlere ulaşmak için telaşlı ve zorlu bir yolculuğa çıkardım. Hep aynı yere ulaşacağımı bildiğim halde neden o kadar telaşlı ve hevesliydim? Her sabah aynı duraktan bindiğim otobüste yer bulabilmek için diğerleriyle itiş kakış yaşıyor, her gün bindiğim metroda oturacak yer bulabilmek için kapının açılacağı noktaları ezberlemiş diğerleriyle koltuk kapmaca oynuyordum. Şimdi hatırlıyorum da her gün aynı güzergâhı kullanıyordum. Kaldırımın aynı tarafında yürüyor, karşıdan karşıya yolun aynı noktasından, metroya binerken aynı bilet turnikesinden geçiyor, metroya aynı kapıdan biniyor ve hatta mümkün olursa otobüste aynı koltuğa oturuyordum. Ve düşünüyorum da şehrimin yaşamı da benimki gibiydi. Aynı sorunları sürekli yaşıyor, aynı konuları tartışıyor, aynı su boruları patlıyor, aynı köprüleri su basıyor, aynı belediye başkanını seçiyor, aynı kavgaları ediyordu. Bu kadar aynılık içinde telaşımızın amacı neydi ki, ne ki?

 

Simidin ucundan bir parça koparıp ağzıma atmıştım, 413 numaralı otobüs gelmişti o sırada .“binsem mi?” diye yeniden tereddüt ediyorum ama kapıya yığılan kalabalığı görünce yönümü bulvardan yukarı çevirip yürümeye başlıyorum. Kırmızı elbiseyi üzerimde hayal ediyordum yürürken, elimdeki susam parçaları kırmızı elbiseme bulaşacakmış gibi çırpıyorum hemen. Elbise pahalı gelir mi acaba Ahmet’e? Amaan o beni kırmaz yakışırsa mutlaka alırız.

 

İştee… Şu büyük ışıklı reklam panosuna bakın. Bu pano bana ne kadar devasa gelirdi yerdeyken. Nişan elbisemi de ilk bu panoda görmüştüm. Hıhh! Şimdi üzerinden geçiyorum ne büyük ne de yeterince aydınlık geliyor. Hadi aydınlat da beni de görsünler! Bakmak istemesem de gözüm takılırdı kırmızı ışıkta, arkadaşımı ya da otobüsü beklerken. Şehrin en kalabalık meydanını bu pano aydınlatıyordu sanki. Güler yüzlü, neşeli, rengârenk giysili insanlar olurdu genelde pano reklamlarında. “Kaçırmayın”, “Bu son fırsat”, “Hayalleriniz gerçek olsun”, “Değişim başlasın”, “Doğru Tercih”, “En Güzel”. En yaratıcı olanı bile aynı aslında, bizim için en iyisine, en güzeline, en havalısına, en zevklisine onlar karar vermiş. Bize ise alması kalmış.

 

Bağırsam mı aşağıdakilere, “Huu bi durun be, birazcık durun! Heyy ne için koşturuyorsunuz?”. Amaan öyle dediğime bakmayın hiç de içimden gelmiyor, beni duymazlar, duysalar da bir şey değişmez. Aşağıdayken öyle bağıranları hatırlıyorum. Birçok kişi duyuyor -ben de duymuştum- ama onlara “Deli” deyip geçiyorlar. Deliliği yakıştıramadıklarına da “sanat” diyorlar. Bu şehrin sokaklarında ikisi de azaldı, eskiden daha sık görürdüm ikisinden de. Bak şu kalabalık cadde var ya, şu heykelin olduğu cadde! Tam ortasında bir tanesi bağıra bağıra dolaşırdı. Ben de durup dinlememiştim “Deliydi işte” ne dinleyeceğim. Şimdi nerelere kayboldu acaba?

 

Haykıranlar çoktu, delileri değil ama sanatçıları duyup, dinleyen hiç azımsanmayacak bir kalabalık da vardı. Ama onlar da toplu taşıma kullanmıyorlardı, toplu alanlarda bulunmuyor, toplu aktivitelere pek katılmıyorlardı. Topluca yaptıkları-yapabildikleri tek şey bazı metinlerin altına imza atmaktı. Onlar da “Toplum düzenini bozmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ile suçlanınca bu kalabalıktakilerin de birçoğu kulağını kapatmayı seçti. Dedim ya, hiç değişmeyen bir dayatması var bu şehrin, “Bir şeyler ters gidiyor ama ters giden ben miyim acaba?” diye düşündürüp sizi durduruyor, susturuyor ya da doğrusu korkutuyor sanırım.

 

Telefonumu çıkarıp Ahmet’e birazdan yanında olacağımı söylüyorum. O da varmış, Kuğulu Park’ta bekliyormuş.

  • Simit aldım bize
  • İyi iyi, Kuğular da çok sever. Getir de atalım onlara da
  • Hahahahhh… Kuğulara da alayım o zaman
  • Tamam aşkım bek…..

 

Ahmet’in sesi yerine kulağımda bir çınlama beynime doldu. Gökyüzündeki ve ağaçlardaki güvercinler hızla yere düşerken ben yükseliyordum. Simidim nerde diye ellerime bakıyorum. İçimde garip bir boşluk, hiç bu kadar hafif hissetmemiştim kendimi, gittikçe yükseldiğimi hissediyordum. Uçabilecek kadar hafiflemeyi nasıl başardım? Gökyüzüne dönük başımı aşağı çeviriyorum. Aşağıda büyük bir kargaşa, günlük şehir kargaşası değil: çığlıklar, koşuşan insanlar, korkulu yüzler, ölü güvercinler, parçalanmış araçlar, 413 numaralı otobüsün kırık camları ve kanlar içinde yatan bedenim…

 

Gittikçe yükseldim, yükseldikçe hissizleştim. O an anladım; bu şehirde yerde isen ulaşmak, yaşamak çok zordu ama ölmek ne kadar kolaymış! Bu şehrin göğünde olmak… Gökyüzündeyken ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu anladım ama bu şehrin göğünde olmak, ulaşmaya çalışmanın anlamsızlığı demek. Günlerdir öyle boş boş geziyorum bu şehrin göğünde. İzliyorum yeryüzündeki yerimi. Yeryüzündekilerin yüzünde izliyorum yerimi. Görmek o kadar zor ki, kimse başını kaldırmıyor, en fazla reklam panosunun hizasına kalkıyor birçok baş. Aşağısı çok kalabalıktı yukarısı ise çok yalnız. Ama aşağıdaki yalnızlık gibi değil burası, hiç acı vermiyor. Burada başkalarına rastlar mıyım henüz bilmiyorum. Şu ana kadar kimseye denk gelmedim. Ruhlar yalnız mı olur hep? Olsun şikâyetçi değilim, öyle ferah ki burası kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorsun.

 

 

*Kamu: TDK =Halk