Şifacı Tete
Adı: Kadın Seçkisi

Şifacı Tete

Günnur Melek Girginoğlu

Takvimler 1908’i gösterirken, Yunanistan Girit’i ilhak etti. Resmo, Kandiya ve Hanya köylerindeki çiftlik sahipleri Rum çetelerin baskılarına dayanamayıp göçe başladılar. Rumların baskıları ve zulümleri artıkça Giritli Müslümanlar buldukları büyük, küçük gemilerle İzmir’e kaçmak için çare aradılar.

 

Melek, Kandiya’ya bağlı küçük bir köyde annesi Zeynep, ablası Ayten ve dedesi Pala İbram Dayı ile birlikte yaşıyordu. Genç yaşta Balkan Harbi için  çağrılan babası bir daha geri dönmemişti. Annesi Zeynep, köyün şifalı elleriyle tanınan ebe kadınıydı. Zeynep anne, ayda bir köye gelen Doktor Yannos’un yardımcılığını yapmıştı. O yüzdendir ki doğum yapan kadınların yardımına koşar, doğumu yaptırıp bebeklerin kordonlarını keserdi. Hastalananların dertlerine derman olur,  onların iyileşmesi için elinden gelen her şeyi yapardı. Melek’i de yanına alır, çayır ve meralardan ot toplardı. Topladığı otların kimisini kurutur, kimisini ispirtoya yatırır, kimisini zeytinyağına da bekletir ilaç yapardı. Ablası Ayten, Melek ‘ten dört yaş büyüktü nişanlıydı ve yakın da evlenecekti. Ev işlerinden sorumluydu kalan zamanında ya oya yapar ya da kanaviçe işler çeyizini hazırlardı. Dedesine Pala İbram Dayı denirdi. Oldukça yaşlıydı. İki büklüm tarla işleri ile uğraşır, Melek ile birlikte hayvanlarına bakardı.

 

Melek ise on dört yaşına rağmen oğlan çocuğu gibi özgür ruhluydu. Ya ağaç tepesinde ya ovada kuş peşinde ya da anasıyla ot toplamada olurdu. Bir sarıkız adında inekleri, iki de keçileri vardı. Dedesi ile hayvanları otlağa götürürdü. Tarlaya gider ekim, dikim işlerine dedesine yardım ederdi. Dedesi çok yaşlı olduğu için komşu oğlu Mustafa onlara yardıma gelir, tarlada birlikte çalışırlardı.

 

Köylerine, Rum çetelerinden Yorgi ve adamları peydah olmuştu. Gece baskınlar yapıyorlar, yakıp yıkıp köylülerin ellerinde ne varsa alıyorlardı. Köylüler bu zulümden kaçmaya başlamışlardı. Zeynep kadının içine her geçen gün büyük bir korku düşmüştü. İki kızı ve yaşlı babası vardı.” Bu çetelerle nasıl baş ederdi? Ne yaparlardı? ”diye düşünür gözleri buğulanırdı.

 

Melek, dedesi ve Mustafa birlikte tarlaya buğday ekmeye gitti. Mustafa ile Pala Dayı, tarlayı kara sabanla sürmeye çalışıyordu. Melek de çayır da bir yandan annesi için şifalı ot topluyordu.

 

Akşam olmaya durmuştu ki üçü de silah sesleri ile irkildiler. Melek hemen en yakın ağaca tırmanıp köye bakmaya çalıştı. Sanki onların evlerinden dumanlar çıkıyordu. “Dede bak hele sanki bizim ora yanıyor duman var “  diye dedesine seslendi. Üçü birden koşmaya başladılar. Sanki yol geri gidiyor, koşuyorlar ama bir türlü ulaşamıyorlardı.

 

Köye vardıklarında,  Yorgi ve çetesi Melek’in ve Mustafa’nın evlerini ateşe vermişlerdi. Evler alev alev yanıyordu. Duman göğü kaplayan kara bir bulut olmuştu. Avluda yatan cansız bedenleri gördüklerinde taş kestiler. Yorgi’nin çetesi Melek’in annesini ve ablası, Mustafa’nın da ailesini katletmişti. Mıh gibi kaldılar yerlerinde. Ne gidebiliyorlar ne de konuşabiliyorlardı. Köy alev yeriydi.

 

Geride sağ kalanlarla birlikte,  Melek ve dedesi, annesini ve ablasını kendi elleri ile kazdığı toprağa verdi. Melek taş gibiydi. Ne ağlıyor ne de konuşuyordu.

 

Dedesi kalan bir kaç eşyayı katır katinaya yükledi. Pala Dayı katırı çekmeye başlayıp yola düştü. Melek ve Mustafa, Pala Dayı’nın ardına sessiz sedasız başları önde yürümeye başladılar. İkisi de, hem yetim hem öksüz kamıştı. Ne tutunacak dalları, ne de arkalarında duracak kimseleri vardı. Gözyaşlarını içlerine akıtararak yol alıyorlardı.

 

Sabah ezanına yakın, Pala Dayı birden dizlerinin üstüne düştü. Melek, hemen dedesinin koluna girip kaldırmaya çalıştı. Pala Dayı “ Kuzum dermanım kesildi. Yüreğim daralıyor, nefes almakta zorlanıyorum” dedi. Melek katır katinadan kaptığı matarasını dedesinin ağzına dayadı. Pala Dayı’nın ağzına dökülen bir kaç damlayı zorla yuttu. Yarı hırıltılı bir sesle” Ben sizi önce Allah’a sonra birbirinize emanet ediyorum. Kendinize sahip çıkın “ dedi ve başı öne düştü. Hiç sesi çıkmayan, donup kalan Melek; ”Dede sende bizi bırakıp gitme” diye, haykırmaya, bağırmaya ve ağlamaya başladı. .Arkadan gelen köylülerin yardımı ile Pala Dayı’yı oracığa defnettiler.

 

Kandiya Limanına varmışlardı. Limanda elli silahlı askerler vardı. İki gün boyunca aç, susuz limanda beklediler. Nihayetin de bacasından kara dumanları savura savura limana bir gemi yanaştı. Limana yanaşan gemi için sırayla alım yapmaya başladılar. Askerler ellerinde silahları ile merdivende durmuştu. Oradaki, insanlara sesleniyorlardı; “Gemiye önce çocuklu kadınlar, sonra yaşlılar alınacak en son erkekler”. Melek, Mustafa ‘nın elini sımsıkı tuttu “Anca beraber, kanca beraber. Sen gelmezsen, ben de binmem gemiye. Benim sen den başka kimsem yok” dedi. Herkes yavaş yavaş gemiye alındı. Nihayetin de Melek ve Mustafa’ya sıra geldi. Asker gemiye almadan önce onların kafa kâğıtlarını istedi. Mustafa evleri ile birlikte yandığını söyledi. Asker komutanı göstererek “Geç içeri aha şuradaki komutana anlat derdini “ dedi. Mustafa, Melek ile birlikte yaşadıklarını komutana anlatıyorlardı. Yamaçlarına köylüleri Pehlivan Memet Dayı geldi .”Komutan bey bu garipler benledir. Kimseleri yok. Evleri, damları yandı. Ben onlara kefilim “ dedi. Nihayet gemiye binmişlerdi. Melek’in, yorgunluktan ve üzüntüden dermanı kesilmişti. Güverteye dizlerin üzerine düştü.

 

Sabaha karşı gemi, büyük bir sallantı ile hareket etmeye başladı. O koca bacasından kara kara dumanlar çıkıyordu. Güvertede genç kadının, kucağındaki küçük oğlancık nerdeyse tüm gece ağlamaktan sesi kısılmıştı. Melek yerinden kalkıp onun yanına gitti. Kadın” ne yaptıysam susmuyor” dedi. Melek oğlancığı kucağına aldığında, ateş topu olmuş gibi sımsıcaktı. Melek, annesinden öğrendiği gibi hemen çocuğun üzerindekileri çıkardı. Başına suyla ısladığı mendilini koydu. Oğlancık biraz susmuştu. Melek, annesine” Sütün var mı? Emzir çocuğunu” dedi. Bebek annesini emdikçe uyumaya başlamıştı. Melek kadına “Sakın ateşi düşmeden sarıp sarmalama çocuğu” diye tembihledi. Ara sıra gidip oğlancığa bakarak oldu. Melek, güvertede midesi bulanıp kusanlara; ateşleri çıkanlara bakarak olmaya başlamıştı. Bir onun yanına, bir bunun yanına gidip onlara yardım eder oldu. Mustafa, Melek’in kolundan çekeleyerek “ Hele az otur yoruldun. Kaç zamandır bir şey yiyip içmiyorsun. Sen de hastalanıcan “dedi. Melek söylemlere aldırış etmedi. “Onlar iyileştikçe içimdeki yaralarım, acılarım az kanıyor be Mustafa. Bırak da yardım edeyim. Ben iyiyim merak etme” dedi.

 

Bir hafta, sonrasında gemi İzmir Limanına yanaştı. Kapılar açıldığında elleri silahlı askerler sıra olmuş bekliyorlardı. Bir asker bağırdı; “ sırayla inilecek önce çocuklar, kadınlar sonra da yaşlılar ve erkekler” . Gemiden inen karantina çadırına girdi. Melek oradaki hemşireler ile birlikte hastaları bakmaya devam etti. Kırk günün sonunda komutan geldi. Çadırın kapısında “Emir geldi; Karantina da kalanları Ayvalık Limanına sevk edeceğiz. Birazdan sırayla gemilere bineceksiniz” dedi.

 

İki günün sonunda, Melek ve Mustafa Ayvalık Limanında gemiden indiler. Ama nereye gidecekler? Nerde kalacaklar? Bilmiyorlardı. Ne ellerinde paraları vardı ne de onları sahiplenecek birileri. PehlivanMemet  Dayı onları, kolları ile sarıp “Gelin hele garipler, ben gardaşımın yanına gidicem size de bir lokma düşer elbet “dedi.

 

Bir koca hafta ,Melek ev işlerine yardım etti. Mustafa da tarla işlerine. Âmâ ev sahipleri kendine anca yetiyordu. Mustafa ve Melek, Pehlivan Dayının elini öpüp helallik istediler. Hazırlanan azıkları alıp yola koyuldular. Ta ki yolları Manisa şehrine, düşene kadar dağlardan, derelerden yürüdüler.

 

Manisa’ya vardıklarında hana gittiler ama paraları olmadığı için onları almadılar. Bir evin merdivenlerine oturmuş soluklanırlarken, yolları Simon Efendi ile kesişti. Simon Efendi karısı Sofi ile konuşup tanrı misafirlerini evine buyur etti. Sofraya oturdukları vakit Simon ve Sofi onların yaşadıklarını gözyaşları içinde dinlediler. Sofi Hanım “Bizim bizden başka kimsemiz yok. Siz de öylesiniz. Biz size, siz de bize emanetsiniz artık. Burası da hepimizin evi” dedi.

 

Melek, Sofi Hanım’a ev işlerinde yardım ediyordu. Kalan zamanlarında da Sofi Hanım ile hastalara, yaşlılara dolaşıyor; onlara yardım ediyordu. Sofi Hanım, Simon ile evlenmeden önce İzmir’de hemşirelik yapıyormuş. Melek annesinden öğrendiği şifalı bitkileri, Sofi Hanım’a öğretiyordu. Sofi Hanım’da ona hemşirelikte öğrendiklerini göseriyordu. Melek, insanlara yardım ettikçe içindeki acılarda hafifliyordu ve artık yavaş yavaş gülümsüyordu. Annesi ona” iyilik insanın kendini iyileştirmesini sağlar” demişti. İyilik yaptıkça Melek’te iyileşiyor şifalanıyordu.

 

Simon Efendi, karısına” Melek’in ağzını yokla bakalım. Onu Mustafa ile nikâhlasak ne der?” dedi. “Bu iki genç bizim çatımızın altında, yarın öbür gün laf olur. Konu komşu bana kısmeti için sormaya başladılar. Ama görüyorum ki o Mustafa ‘ ya gönülden bağlı. Mustafa da ona. “Ben “ Mustafa’ ya sorayım. Sen de Melek’e sor bakalım gönlü var mı?” dedi.

 

Sofi Hanım, sofada kahvesini yudumlarken ; Melek’e sabah kocasıyla konuşulanları usulüne uygun sordu. Melek, utandı, kızardı ne diyeceğini bilemedi başını” evet” anlamında sallamakla yetindi. Simon Efendi de Mustafa ‘dan olumlu yanıt alınca, mahalle imamı Hoca İsmail camide akşam ezanından sonra nikâhlarını kıyıverdi. Düne kadar abi kardeş gibiydiler, şimdi ise karı koca.

 

Simon Efendi, hastalanınca hastalığa çare için karısı ile İstanbul’a gittiler. Evlerini ve mandırayı Melek ile Mustafa’ya emanet ettiler. Ne de olsa iyileşince geri geleceklerdi ama olmadı dönemediler. Simon Efendi vefat edince, Sofi Hanım evi ve mandırayı uygun bir fiyata onlara sattı.

 

Melek, daha yaşı yirmisinde iken üç çocuk annesi olmuştu. Çocuklarından ve evden kalan zamanda, Sofi Hanım’dan ve annesinden öğrendikleri ile insanlara yardıma koşuyordu. Mahallede hasta olanlara, otlardan yaptığı merhemlerden veya yağlardan veriyordu. Gebe kadınların doğumlarına yardım ediyor, bebeklerin kordonlarını kesiyordu. Boğazı ağrıyanların boğazını kaldırıyor, üşütenlerin sırtına kupa tutuyor ya da ağrısı olanlara sülük koyuyor veya hacamat yapıyordu. Hatta komşularının hastalanan hayvanlarına da bakıyordu.

 

Bir gün kapısını yaşlı bir kadın çaldı. Melek, kapıyı açtığında kadıncağız dizlerini ovuşturarak “Şu meretlerin ağrısından yürümez oldum. Bana bir çaren var mı?” dedi. Melek elleriyle kadının dizlerini yokladı. Şişmiş ,sıcak ve kızarmıştı. Rüzgârda kalmış, iltihaplanmış diye düşündü. Yaşlı kadına “Sen, şuraya otur hele. Ben sana bir merhem yapıp getireyim “ dedi. Mutfakta topladığı şifalı otlardan yaptığı merhemi alıp geldi. Yaşlı kadına ;“ Bacım bu merhemi sabah, akşam sür. Ağrıların azalır Allah’ın izniyle “ dedi.

 

Aradan bir kaç gün geçmişti. Kadın elinde bir çıkı ile Melek’in kapısını çaldı. Melek, kapıyı açıp kadını görünce şaşırdı. Yaşlı kadın” Şifalı ellerinle yaptığın merhem iyi geldi. Bunları sana ve çocuklarına getirirdim. Allah senden razı olsun Şifacı Tete” dedi. Melek” Şifacı Tete” kelimesini duyunca irkildi. Kadın gülümseyerek” Biz buralarda sevdiğimiz kişilere böyle deriz. Sende bizdensin artık” dedi. Bu söz Melek’e ilaç gibi geldi. Artık o da bir yere ait oluyordu. Mahallede adı “Şifacı Tete’ye” çıkmıştı. Herkes ona “Şifacı Tete”  diye seslenir oldu.

 

“Şifacı Tete”  benim anneannem Melek’in hikâyesidir. Anneannem ufak tefek minyon bir kadındı. Az konuşur, öz konuşurdu. Yüzü az gülerdi. Minyon bir kadın olmasına rağmen kaya kadar sertti. Onun kaya gibi sert olması,  hayatın ona sunduğu pastada payına düşendi. Ama elleri şifa kaynağıydı. O sert kaya görüntüsünün altında yumuşacık pamuk gibi bir kalbi vardı.